İnsan hayatı boyunca biriktirir. Eşyalar biriktirir, anılar biriktirir, düşünceler biriktirir, hatta kendisine ait olmayan yükleri bile biriktirir. Oysa yaşamın en büyük bilgeliği bazen sahip olmakta değil, bırakabilmektedir.
Sadelik, eksilmek değil özüne dönmektir.
Modern dünyanın insanı sürekli daha fazlasına çağırdığı bir çağda yaşıyoruz. Daha fazla kazanmak, daha fazla tüketmek, daha fazla görünmek ve daha fazla sahip olmak… Ancak insanın sahip oldukları arttıkça huzurunun da aynı ölçüde arttığını söylemek mümkün değildir. Çünkü ruh, maddi birikimlerle değil; anlamla beslenir.
Filozof Platon’un söylediği gibi:
“Önemli olan hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır.”
Belki de gerçek özgürlük, ihtiyaçlarımızın azalmasıyla başlar.
Çoğu insan hayatını gereksiz yüklerle doldurur. Kırgınlıklar, öfkeler, korkular, kaygılar, beklentiler ve geçmişin gölgeleri… Zamanla bunlar ruhun omuzlarına görünmez taşlar gibi yerleşir. İnsan yürüdüğünü sanır; oysa taşıdığı yükler nedeniyle yerinde saymaktadır.
Sadelik, ruhun üzerindeki bu ağırlıkları fark etmeye başlamasıdır.
Çünkü insanın en büyük kalabalığı bazen yaşadığı şehirlerde değil, zihninin içinde saklıdır.
Sessizleşebilen insan bunu fark eder. Kalabalıklardan uzaklaştığında, sürekli konuşan zihnini dinlemeye başladığında, içinde yıllardır cevabını bekleyen sorularla karşılaşır. Kim olduğunu, neyi gerçekten istediğini ve neden bu kadar yorulduğunu sorgulamaya başlar.
İşte sadeleşme tam da burada başlar.
Sadeleşmek yalnızca evdeki fazla eşyalardan kurtulmak değildir. Asıl sadeleşme, insanın kendi iç dünyasında gerçekleşir. Çünkü bir evin dağınıklığını toplamak kolaydır; zor olan zihnin karmaşasını düzenlemektir.
İnsan çoğu zaman sahip olduklarının sahibi olduğunu düşünür. Oysa bazı şeyler vardır ki farkında olmadan insana sahip olur. Kibir, gösteriş, onaylanma ihtiyacı ve başkalarının gözündeki değerini ispat etme çabası bunların başında gelir.
Gösteriş, insanı özünden uzaklaştıran en sessiz tuzaklardan biridir. Çünkü gösterişin amacı sahip olmak değil, görünmektir. Oysa hakikat görünmeye değil, olmaya ihtiyaç duyar.
Bilge insanlar bu yüzden sadeliği seçmiştir.
Çünkü onlar bilir ki derin nehirler sessiz akar.
Sadeleşen insan zamanla şunu fark eder: Herkesle aynı yolda yürümek zorunda değildir. Her kalabalık dostluk değildir. Her konuşma iletişim değildir. Her yakınlık da gerçek bağ anlamına gelmez.
Bu farkındalık insanı yalnızlaştırmaz; aksine kendisiyle tanıştırır.
Çünkü insan bazen kalabalıkların içinde kaybolur, bazen de yalnızlığın içinde kendini bulur.
Ruhu olgunlaşan kişi artık yüzeysel ilişkilerden beslenemez. Dedikodular, yapay sohbetler ve çıkar üzerine kurulu ilişkiler ona ağır gelmeye başlar. Kalbi, samimiyeti ve derinliği arar.
Sadelik aynı zamanda cesarettir.
Kendine ait olmayan kimlikleri bırakabilme cesareti… Başkalarının beklentileriyle yaşamayı reddetme cesareti… Maskeleri çıkarıp olduğu gibi görünme cesareti…
Çünkü insanın en büyük özgürlüğü kendisi olabilmesidir.
Minimalist yaşamın öncülerinden Joshua Fields Millburn ve Ryan Nicodemus’un ifade ettiği gibi:
“Biz eşyalarımız değiliz. Sahip olduklarımızdan daha fazlasıyız. Hatıralarımız eşyalarımızda değil, içimizdedir.”
Gerçekten de insanı değerli kılan sahip oldukları değil, fark ettikleridir.
Sade bir çalışma masası, sade bir ev veya sade bir gardırop yalnızca başlangıçtır. Asıl mesele; sade bir zihin, sade bir kalp ve sade bir ruha ulaşabilmektir.
Çünkü zihin yaşadığı çevreden etkilenir. Dış dünyadaki karmaşa çoğu zaman iç dünyamızın da yansımasıdır. Etrafımız sadeleştikçe düşüncelerimiz de berraklaşır. Sessizlik çoğaldıkça iç sesimizi daha net duyarız.
Sadeleşmenin insana kazandırdığı en büyük şey huzurdur.
Huzur ise satın alınabilen, kazanılabilen ya da başkalarından alınabilen bir şey değildir. Huzur, insanın kendi özüyle yeniden buluşmasının ödülüdür.
Sonunda insan şunu anlar:
Hayat, daha fazlasına sahip olma yarışı değildir.
Hayat, gerçekten ihtiyaç duyduğumuz şeyleri fark edebilme sanatıdır.
Ve belki de sadelik; ruhun, dünyaya ait fazlalıklardan sıyrılarak kendi hakikatine doğru yaptığı sessiz yolculuğun adıdır.
Çünkü insan sadeleştikçe hafifler, hafifledikçe özgürleşir, özgürleştikçe kendine yaklaşır.
Unutmayalım ki sadelik, vazgeçmek değil özgürleşmektir.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Sevgili okuyucularım, bu ayki kitap paylaşımın bir bölümünün paylaşıyorum.
Dünyada bazı şeyler gücümüz dahilindedir, bazı şeyler değildir. Gücümüz dahilinde dediklerimiz düşüncelerimiz, amaçlarımız, arzularımız, öfkelerimiz, yani kısaca söylemek istersek kendimize ait olmayan şeylerdir.
Gücümüz dahilinde olan şeyler doğaları gereği özgür şeylerdir, herhangi bir şey onları engelleyemez ya da durduramaz. Gücümüz dahilinde olmayanalar ise çeşitli zayıflık, bağımlılık ve kısıtlılıklar içinde bulunurlar.
Eğer doğaları gereği bağı olanları özgür ya da başka birisine bağlı olanları sana bağlı zannediyorsan her aşamada sorunlarla karşılaşacaksın, öfkeleneceksin, kırılacaksın ve tanrıda ve insanlardan şikayetçi olacaksın. Oysaki sana ait olanları kabul eder, başkalarına ait olanların da başkasının olduğunu kabul edersen bu durumda insanlar sana istediklerini yaptıramadıkları gibi senin de istediğin gibi davranmana engel olamayacaklar. Bu sayede hiç kimsede kusur bulmayacaksın ve hiçbir şeyi isteğin dışında yapmak zorunda olmayacaksın.
Yaşamda karşılaştığın şeylerin dilediğin gibi olmasını isteme. Nasıl iseler onları öyle kabul et! Bu sayede her zaman mutlu olursun.
Yaşamı bir ziyafetteymişsin gibi düşün, önüne bir tabak uzatıldığı zaman yemekten bir parça al. Bunu da nazikçe elinin uzatarak yap. Tabak önünden kaldırıldığı zaman almaya çalışma. Yemek gelmezse sabırsızlık etme ve sıranı bekle.
Günün birinde birisinin beğenisinin kazanmak için dışsal şeylere bağlanırsan yaşam şeklini mahvettiğinden emin olabilirsin. Bu nedenle her durumda ve her zaman filozof olamaya bak. Eğer filozof olduğunu göstermek istiyorsan da o zaman kendi kendine görünmen yeterli olacaktır.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Mutluluk, birçok insana göre farklı anlamlar taşır. Bazen sabah uyandığınızda hiçbir olumsuz sebep yokken kendinizi mutsuz hissedebilirsiniz. Bazen de gün içerisinde çözmeniz gereken pek çok sorun olmasına rağmen ruhunuzun mutlu olduğunu fark edersiniz.
Aslında hep söylenen bir söz vardır: “Bardağın dolu tarafını görmek.” Bazı insanlar için bu söz polyannacılık gibi gelir, bazıları için çözüm odaklı olmanın bir göstergesidir. Bazıları ise, “Bu kadar sorunum varken bardağın dolu tarafını nasıl görebilirim?” diye düşünür.
İnsanlara şu soruyu sorsanız: “Mutlu olmak ister misiniz?” ya da “Mutlu yaşamak ister misiniz?” Elbette çoğu kişi “Evet” cevabını verecektir. Çünkü hiç kimse mutsuz yaşamak istemez. Ancak burada önemli bir noktayı vurgulamak gerekir: Mutlu yaşamak isteriz ama mutlu olmak için neler yaptığımıza da bakmamız gerekir.
Çevrenizde mutlaka hayatında büyük sorunlar olmadığı hâlde mutsuz olan insanlara rastlamışsınızdır. Ufacık bir sorunu büyütüp hayatını mutsuzluk içinde geçiren ve çevresine de mutsuzluk yayan insanlar vardır. Bunun yanında, çok büyük sorunlarla mücadele ettiği hâlde çözüm üretmeyi başaran, hem kendisine hem de çevresine mutluluk veren insanlar da vardır.
Yaşadığımız hayatı sürekli başkalarının hayatlarıyla kıyaslamak, mutsuzluğun en büyük sebeplerinden biridir. Maddi veya manevi olarak sizden daha iyi durumda olan insanlara baktığınızda; sağlık, ekonomi ya da gerçekleştirmek isteyip de yapamadığınız şeyleri onlarda gördüğünüzde mutsuz olabilirsiniz. İşte o zaman hayat boyunca mutsuz olmak için hep yeni sebepler bulursunuz. Çünkü başkalarıyla kıyaslanan bir yaşam, huzuru değil mutsuzluğu beraberinde getirir.
Bazen insanlar için “Hayat sana güzel” deriz. Oysa bu söz, çoğu zaman insanların iç dünyasını bilmeden söylenir. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda gibi görünse de herkesin kendi içinde yaşadığı mücadeleler vardır. Herkesin yükü ve sınavı kendine göredir.
Bazı insanlar ise tüm zorluklara rağmen en küçük şeylerden bile mutlu olmayı başarırlar. Sağlık sorunları olabilir ama uyandıkları ve nefes alabildikleri için şükrederler. Ekonomik sıkıntılar yaşayabilirler ama yine de mutlu olacak bir sebep bulurlar. Çünkü şükretmek, insan ruhunun en önemli mutluluk kaynaklarından biridir.
Hayatın bazı dönemlerinde gerçekten zor durumda olabilir, hatta isyan noktasına gelebilirsiniz. Ancak çoğu zaman sizi mutlu edecek pek çok şeye sahip olduğunuzun farkına varamazsınız. Çünkü dikkatiniz sadece olumsuzluklara odaklanmıştır.
Eğer ruh mutlu olmak istiyorsa, inanın ki mutluluk için birçok sebep bulabilir. Bir çiçeğe bakmak, bir ağaca sarılmak, bir insana gülümsemek, bir hayvanı sevmek, evde huzur içinde oturup bir çay içmek, kitap okumak, film seyretmek ya da müzik dinlemek… Bunların hepsi mutluluk kaynağı olabilir.
Ancak insan yalnızca sahip olamadıklarına odaklandığında, sürekli eksik olanı düşündüğünde mutsuzluk kaçınılmaz olur. Çünkü insanın istekleri hiçbir zaman bitmez.
Bir seyahatimde buna güzel bir örnek gördüm. Turda bulunan iki kişinin konuşmalarına şahit oldum. Arkadaşlarından bahsediyorlardı. Gittiği ülkeleri işaretliyor, kaç ülke kaldığını hesaplıyor ve sürekli “Şu ülkeye de gitmem gerekiyor” diyormuş. Düşünün; bulunduğu ülkenin tadını çıkarmak yerine bir sonraki seyahati planlıyor. O anın güzelliğini yaşayamıyor. Aslında seyahatte bile mutlu olamıyor, çünkü sürekli bir sonraki hedefe odaklanıyor.
Oysa mutlu olmanın yolu, içinde bulunduğunuz anın kıymetini bilmektir. Arkadaşlarınızla birlikteyseniz onların varlığından, bulunduğunuz ortamın güzelliklerinden keyif alabilmektir. Ama ruh mutsuz olmayı seçmişse, her şey yolunda gitse bile mutlaka mutsuz olacak bir sebep bulur.
Bazı insanlar, “Sevgilim olsa”, “Evlensem”, “Çocuğum olsa”, “Evim ya da arabam olsa”, “Seyahat etsem mutlu olurum ” diye düşünür. Oysa mutluluğu sadece bu şartlara bağlayan bir ruh, gerçek mutluluğa ulaşamaz. Çünkü bu istekler gerçekleştiğinde yerlerini yeni istekler alacaktır. Böylece insan, sahip olduklarının tadını çıkaramadan yeni hedeflerin peşinde koşmaya devam eder.
Mutlu bir ruha sahip olmak; derin bir iç huzura, dengeli bir yaşama ve pozitif bir bakış açısına sahip olmak demektir. Mutlu ruhların ortak özellikleri şunlardır:
Olanı olduğu gibi kabul ederler; geçmişe takılıp kalmaz, gelecek için gereksiz kaygılar taşımazlar.
Hayatın küçük ayrıntılarından ve anlarından keyif almayı bilirler.
Sadece kendilerini değil, çevrelerini de düşünür; paylaşmayı ve yardım etmeyi önemserler.
Kin, öfke ve pişmanlık gibi ruhu yoran yükleri taşımak yerine affetmeyi seçerler.
Karşılaştıkları zorluklar karşısında yıkılmak yerine çözüm odaklı hareket ederler.
Sahip olduklarıyla yetinmeyi bilirler.
Mutlu bir ruha sahip olmak için lüks bir yaşam sürmek gerekmez. Çünkü mutsuz bir ruh, en lüks yaşamın içinde bile mutsuz olacak bir sebep bulabilir. Buna karşılık mutlu bir ruh, elindekilerin değerini bilir ve onlarla huzur içinde yaşamayı başarır.
Mutsuzluk, insanı hem ruhsal hem de fiziksel olarak yıpratır. Sürekli olumsuz düşünceler içinde yaşamak, zamanla sağlığı da etkiler. Mutsuz bir insanın gülümsemesi çoğu zaman içten değildir; yalnızca öyle görünmek için ya da çevresine karşı güçlü görünmek adına gülümser. Oysa gerçek mutluluk, insanın gözlerine ve ruhuna yansır.
Unutmayalım ki mutluluk, sahip olduklarımızın miktarında değil; onlara nasıl baktığımızda gizlidir. Ruh mutlu olmayı seçtiğinde, hayatın içinde sayısız mutluluk sebebi bulabilir.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Sevgili okuyucularım, bu ayki bilge hikâyemiz ile beraberiz.
Defne, küçük bir sahil kasabasında yaşayan, kıvırcık saçlı, meraklı bir kızdı.
Ama bir sorunu vardı: Zamanı hiç yetmiyordu. Annesi derdi ki: — “Defne, ödevlerini bitirdin mi?” Defne hemen cevap verirdi: — “Ama anne, oynayacak zamanım yok ki! Ödevler hiç bitmiyor!”
Oyun oynarken de söylenirdi: — “Keşke zaman dursa, hiç bitmese!”
Bir gün, yağmurlu bir öğleden sonra, Defne dedesinin evine gitti. Dedesinin tavan arası, eski sandıklar, tozlu kitaplar ve unutulmuş eşyalarla dolu küçük bir hazine gibiydi. Dede her zaman: — “Oraya dikkatli çık, her eşyanın bir hatırası var,” derdi.
Defne, tavan arasına çıktığında gözüne köşede duran, üstü örtülü bir kutu takıldı. Kutunun üzerinde solmuş harflerle şunlar yazıyordu:
“ZAMANIN SAATİ – KIRMA, KURCALA, DİKKATLİ OL.”
Defne’nin merakı bir anda kabardı. — “Yani… Sadece içini görmek istiyorum,” dedi kendi kendine.
Kutuyu yavaşça açtı. İçinde yuvarlak, ağır, eski bir masa saati vardı. Gövdesi metaldi ama üzeri zarif yıldız motifleriyle süslenmişti. Saatin tam ortasında minik bir kum saati figürü vardı ve akrep ile yelkovan, kum taneleri gibi parlayan ışıklarla ilerliyordu.
Defne fısıldadı: — “Vaaay… Ne kadar güzel…”
Saatin arkasında küçük bir yazı daha vardı:
“ZAMANI YÖNETMEK İSTEYENE, ÖNCE SABIR ÖĞRETİR.”
Defne bu cümleyi pek anlamadı ama önemsemedi. — “Acaba biraz kurarsam daha da parlak olur mu?” diye düşündü.
Saatin yan tarafında küçük bir düğme ve uzun bir anahtar deliği vardı. Düğmeye hafifçe dokundu.
O anda saatin içinden altın renkli bir ışık fışkırdı. Tık… tık… tık… diye normal akışında ilerleyen tik-tak sesleri bir anda hızlandı:
TIKTIKTIKTIK!
Defne’nin gözleri büyüdü. Sonra… her şey bir anda durdu.
Tavan arasındaki toz zerreleri havada asılı kaldı. Pencerenin dışındaki yağmur damlaları, gökyüzünde donmuş minik kristaller gibi havada duruyordu.
Defne nefesini tuttu. — “Ne oluyor?”
Sonra zaman, aniden ters yöne doğru akmaya başladı. Yağmur damlaları yukarı çıktı, dışarıdaki kedinin miyavlaması geriye sarılmış gibi “vooom” diye tuhaf bir sese dönüştü.
Defne korkuyla saati kapatmaya çalıştı ama geç kalmıştı.
O günün akşamı kasabada garip şeyler olmaya başladı.
Bazı evlerde sabah alarmları gece yarısı çalmaya, okul zili derste değil, teneffüste ötmemeye, fırındaki poğaçalar ise pişmeden yanmış gibi çıkmaya başladı.
Kasabanın meydanındaki saat kulesi bile kafayı yemişti: Bazen 13:72 gösteriyor, bazen 00:00’da kalıyordu.
Ertesi gün okulda öğretmenleri Ayla Hanım içeri girip: — “Çocuklar, bugün hangi gündeyiz?” diye sorduğunda sınıf bir ağızdan bambaşka cevaplar verdi.
Defne panikledi. “Bu kesin o saat yüzünden…” diye düşündü. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı.
En yakın arkadaşı Efe, Defne’nin yüzündeki korkuyu fark etti: — “Ne oldu Defne? Sanki bir şey biliyorsun.”
Defne derin bir nefes aldı. — “Sana bir sır anlatacağım. Ama sakın kimseye söyleme…”
Teneffüste okul bahçesindeki büyük çam ağacının altına oturdular. Defne, tavan arasındaki saati, ışıkları ve değişen zamanı hepsini anlattı.
Efe, gözleri parlayarak dinledi: — “Yani… zamanın saati senin evde mi?!” — “Evet… sanırım… biraz bozdum.”
Efe gülümsedi: — “O zaman düzeltiriz. İkimiz de video oyunu tamir etmiş insanlarız sonuçta.”
Defne bu cümleye gülmekle ağlamak arasında kaldı. — “Bu, oyun kolundan biraz daha ciddi, Efe…”
Yine de birlikte karar verdiler: Ders biter bitmez Defne’nin dedesinin evine gidip saati bulacak, ne olmuşsa geri alacaklardı.
Okul çıkışında Defne, Efe ve her yere peşlerinden gelen sarı tekir kedi Pati, koşa koşa dedesinin evine gittiler. Dede, içeride televizyon izliyordu.
— “Dede, tavan arasına bakabilir miyiz?” diye sordu Defne. Dede, gözlüklerinin üzerinden baktı: — “Yine mi? Dikkat edin, eşyaları devirmeyin.”
Tavan arasına çıktıklarında kutu olduğu yerde duruyordu ama saat… yoktu.
Kutunun içinde sadece birkaç parlayan toz tanesi kalmıştı.
Defne’nin yüzü bembeyaz oldu. — “Gitmiş… Saat yok…”
O anda tavan arasının köşesinden ince, metalik bir ses geldi:
“Zaman bozulduğunda, Zaman Bekçisi gelir…”
Tozların arasında, ışıklardan örülmüş gibi görünen uzun cübbeli, yüzü belli belirsiz biri belirdi. Elinde parlayan kum saatli bir asa vardı.
Efe’nin ağzı açık kaldı: — “Bu… film gibi…”
Figür, yumuşak ama yankılı bir sesle konuştu: — “Ben Zaman Bekçisi Raci. Zamanın Saati’ni kurcaladın, küçük çocuk. Kasabanda sabahlar akşama, akşamlar sabaha karıştı. Ama hâlâ her şey kaybolmadı.”
Defne utançla başını eğdi: — “Özür dilerim… Sadece daha çok zamanım olsun istemiştim…”
Zaman Bekçisi ona doğru eğildi. — “Zaman çoğaltılmaz, sadece nasıl kullandığın değişir. Ama hatanı düzeltebilirsin.”
Efe hemen araya girdi: — “Nasıl düzeltebiliriz? Yardım ederiz!”
Raci gülümsedi. Asasının ucuyla havayı çizdi ve önlerinde dairesel bir portal açıldı. Portalın içi saat dişlileri, yıldızlar ve kum taneleriyle dolu dönen bir girdap gibiydi.
— “Zaman’ın Koridoru’na gitmeniz gerek,” dedi. “Orada üç kapı göreceksiniz: Geçmiş, Şimdi ve Gelecek. Her kapıda sizi bir sınav bekliyor. Üçünü de geçerseniz Zamanın Saati’ni toparlayabilir, kasabanızı eski haline döndürebilirsiniz.”
Defne korksa da gözlerindeki merak, korkudan daha güçlüydü. Efe ise her zamanki gibi heyecanlıydı: — “Macera zamanı!”
Pati “miyav” diyerek portala ilk adımı attı.
Defne gülümsedi: — “Bak, Pati bile bizden cesur.”
Ve üçü birlikte Zaman’ın Koridoru’na girdiler.
Koridor, yüzen saat dişlileriyle dolu uzun bir tünel gibiydi. Bazı dişlilerin üzerinde çocukluk fotoğrafları, bazıların üzerinde henüz yaşanmamış anlar parlıyordu.
Karşılarında üç kapı belirdi. Kapıların üzerinde altın harflerle şunlar yazıyordu:
“Geçmiş – Öğrendiğin Şeyleri Unutma”
“Şimdi – Anda Kalmayı Bil”
“Gelecek – Hayal Et, Ama Koşma”
İlk olarak Geçmiş yazan kapıya yöneldiler. Kapıdan adım attıklarında kendilerini Defne’nin daha küçük olduğu bir günde buldular.
Defne, oturma odasında puzzle yapıyordu. Annesi ona: — “Dışarıda arkadaşların oynuyor, puzzle’ı sonra bitirebilirsin,” demişti.
Ama küçük Defne sinirle: — “Hayır! Hem oyuna, hem puzzle’a, hem çizgi filme zamanım yok. Hepsini aynı anda istiyorum!” diye bağırmıştı.
Bu sahneyi görünce Defne’nin gözleri doldu. — “Ben böyle miydim…”
Zaman Bekçisi’nin sesi uzaktan duyuldu: — “Geçmişini yargılama. Ondan ne öğrendiğini söyle.”
Defne kendine baktı ve fısıldadı: — “Aslında o gün, sadece birini seçsem her şey daha kolay olurdu. Her şeyi aynı anda yapmaya çalıştım ve hiçbirine yetişemedim.”
Kapının üzerine yazılar değişti: “DERS: ZAMAN, SEÇİM YAPMAYI ÖĞRETİR.”
Altın bir ışık dalgası, Zamanın Saati’nin kırık bir parçasını Defne’nin eline getirdi.
İkinci kapı, Şimdi. Kapıdan geçtiklerinde kendilerini okul bahçesinde buldular. Defne, elinde telefon, Efe ise topu ayağında sektiriyordu.
Gerçek zamanla aynı yaşta görünüyorlardı ama “içeriden onları izliyorlardı”. Efe: — “Hadi Defne, üç pas yapıp gol atalım!” dediğinde, Defne ekrana bakıyordu. — “Bir saniye, videoyu bitireyim. Bir saniye, bir saniye…”
Top, Defne’nin yanından yuvarlanıp gitmiş, oyun da dağılmıştı.
Defne iç çekti. — “Ben hep ‘bir saniye’ deyip anı kaçırdım…”
Zaman Bekçisi’nin sesi yine yankılandı: — “ŞİMDİ, sadece bir kere yaşanır. Ona bakmazsan, fotoğraf gibi silinir.”
Defne başını salladı. — “Şu anı seçmezsem, zaman beni beklemiyor.”
Kapının üzerinde yeni bir cümle belirdi: “DERS: ŞİMDİYİ GÖR, ONUNLA OL.”
Zamanın Saati’nin ikinci kırık parçası da Defne’nin eline geldi.
Son kapı: Gelecek. Kapıyı açtıklarında, hava sisliydi. Uzakta Defne’nin büyümüş hali silik şekilde görünüyordu. Bir sürü yapılacak iş vardı: kitaplar, projeler, planlar… Büyümüş Defne endişeyle: — “Hepsine yetişemeyeceğim!” diye dolaşıp duruyordu.
Küçük Defne, kendi geleceğini izlerken içi sıkıştı. Zaman Bekçisi bu kez yanlarında belirdi.
— “Gelecek sana koşarak gelmez, sen adım adım yürürsün. Her adım bir gün, her gün bir seçim. Eğer şimdini güzel doldurursan, gelecek kendini toparlar.”
Defne, büyümüş haline seslendi: — “Her şeyi aynı anda yapmaya çalışma. Sadece bir sonraki adımı seç. Bir gün bir şey…”
Sis hafifledi. Büyümüş Defne, derin bir nefes alıp sırayla işlerini düzenlemeye başladı. Yüzü rahatladı.
Kapıda yazı değişti: “DERS: GELECEK, BUGÜNKÜ ADIMLARIN TOPLAMIDIR.”
Zamanın Saati’nin son parçası da ortaya çıkıp Defne’nin elinde birleşti. Parçalar altın ışıkla bir araya geldi ve saat yeniden oluştu.
Zamanın Koridoru yavaş yavaş silinmeye başladı. Raci, saati Defne’ye uzattı.
— “Artık Zamanın Saati’ni yönetebilirsin. Ama unutma: Daha fazla zaman vermez, sana zamanı nasıl kullanacağını hatırlatır.”
Defne, saatin yan düğmesine bu kez çok dikkatli dokundu. Saat nazikçe “tik… tak… tik… tak…” diye normal ritmine döndü.
Bir anda kendilerini yine dedesinin tavan arasında buldular. Pencereden dışarı baktıklarında yağmur artık normal şekilde aşağıya düşüyordu. Kasaba meydanındaki saat kulesi düzgün zamanı gösteriyordu; 16:05.
Efe kahkaha attı: — “Sanırım derse yetişemeyeceğiz ama olsun, dünya kurtarıldı!”
Defne gülümsedi. — “Bundan sonra zamanımı seçerek kullanacağım. Oyun zamanı, ödev zamanı, hayal zamanı…”
Pati “miyav” diyerek Defne’nin bacağına süründü. Sanki o da demek istiyordu ki: — “Bir de kedi sevme zamanı.”
Dede yukarı seslendi: — “Çocuklar, tavan arasında kaybolmayın ha, akşam çayı hazır!”
Defne, Zamanın Saati’ni kutuya dikkatlice yerleştirdi. Artık biliyordu: Zaman, kaçmaya çalışan bir düşman değil, yanında yürüyen bir dosttu. Onu dinler, anı seçerse, hem oyunlarına, hem ödevlerine, hem sevdiklerine yer açabilirdi.
O gece Defne yatağa uzandığında, ilk defa şöyle düşünmedi: “Keşke zaman dursa…”
Bu kez fısıldadı: — “Zaman, hadi birlikte yürüyelim.”
Ve gülümseyerek uykuya daldı.
Verilen Mesaj
“Zaman kaçan bir şey değil, seninle yürüyen bir dosttur. Onu akıllıca kullandığında hem oyunlarına, hem hayallerine, hem de sevdiklerine yer açabilirsin.”
Kaynak: Masal Cennetim
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Çabuk öfkelenen biri olmak istemiyorsanız bu alışkanlığınızı beslemeyin. İlk adım olarak sakin kalmayı ve içinizden, karar aldığınızdan beri sinirlenmediğiniz günleri saymayı deneyin. Eskiden her gün sinirlenirdim. Artık gün aşırır sinirleniyorum. Sonra her üç ya da dört günde bir sinirleneceğim. Eğer bunu otuz güne çıkarabilirseniz ne mutlu size! Alışkanlıklar önce zayıflatılır, sonra öldürülür. “Bugün öfkeme yenik düşmedim. Yarın da önümüzdeki üç veya dört gün de düşmeyeceğim. Tüm kışkırtmalara rağmen kendime hakim oluyorum” diyebildiğiniz zaman dah sağlıklı bir birey olduğunuzun farkına varacaksınız.
Epiktetos, Makaleler, 2.18.11b-14
Komedyen Jerry Seinfeld bir keresinde yine kendisi gibi komedyen olan genç Brad Isaac’a nasıl iyi içerikler hazırlayabileceği konusunda şu tavsiyeyi vermiştir: Kendine bir takvim al ve bir espri yazdığın her günü işaretle. Çok geçmeden bir zincir oluşturduğunu fark edeceksin. O noktandan sonra yapman gereken tek şey zinciri kırmamak. Başarılı bir devinim halidir bu. Biraz da olsa elde ettiğin anda devamını getirmek daha kolaydır.
Seinfeld, zincir metodunu pozitif bir alışkanlık geliştirmek için kullanırken Epiktetos’a göre aynı metot negatif bir alışkanlığı yok etmekte de kullanılabilir. Bu, alkolü gün gün azaltarak bırakmadan farksızdır. İster sinirine hakim olmak olsun ister dalgın olmak olsun isterse de bir şeyleri erteleme hali olsun, her güne bunları yapmayarak başla. Daha sonra ertesi gün de aynısını yap. Ve sonraki gün de. Bir zincir oluştur ve bunu kırmamaya çalış. Galibiyet serini mahvetme.
Kaynak: Stoacının Günlüğü
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
İnsan en çok hangi konuda zorlanır biliyor musunuz? Kendi vicdanına hesap vermekte… Çünkü insan, kendiyle baş başa kaldığında gerçek bir vicdan muhasebesi yaşamaya başlar. Vicdan, içimizdeki sessiz öğretmendir.
Her zaman söylediğim gibi, insanın kendisiyle yüzleşmesi ve kendine ayna tutması kadar zor bir şey yoktur. Vicdan; kişinin kendi davranışlarını, niyetlerini ve ahlaki değerlerini sorguladığı içsel bir mahkemedir. Bazen huzur verir, bazen de suçluluk duygusuyla insanı rahatsız eder.
Vicdan, bireyin doğru ile yanlışı ayırt etmesini sağlayan içsel bir denetim mekanizmasıdır. İnsanı iyiliğe yönlendiren, kötülükten uzaklaştıran bir “iç ses”tir. İnsan kendi içinde ne kadar dürüstse, vicdanı da o kadar huzurlu olur.
Vicdanlı insanlar; sorumluluk sahibi, empati duygusu güçlü, dürüst ve adaletli insanlardır. Hatalarını kabul eder, gerektiğinde özür dilemeyi bilirler. Başkalarının haklarına saygı duyar, merhametli davranırlar. Anlık çıkarlar yerine uzun vadeli doğruları düşünürler.
Vicdanlı insanların temel özellikleri şunlardır:
• Güçlü sorumluluk bilinci taşırlar. • Empati ve merhamet sahibidirler. • Kimse görmese bile adil davranırlar. • Güvenilir ve dürüsttürler. • Hatalarını kabul edip düzeltmeye çalışırlar. • Başkalarının emeğine ve hakkına saygı duyarlar.
İnsan, özgür iradesiyle iki yol seçebilir: iyi ya da kötü. Bu tamamen kişinin tercihidir. İyi olanın içinde vicdan vardır; kötülükte ise vicdanın sesi susturulur.
Bir insan size yalan söylüyorsa ve bundan rahatsızlık duymuyorsa, bu onun vicdanıyla ilgilidir. Aynı şekilde, başkasının hakkını yiyerek haksız kazanç elde eden, insanların emeğini hiçe sayarak mal ve mülk sahibi olan kişi de kendi vicdanıyla baş başadır.
Vicdan; sadece insanlara değil, bütün canlılara karşı adaletli ve merhametli davranabilmektir. Bazı insanlar hayvanlara çok iyi davranırken insanlara kötü davranabiliyor; bazıları ise insanlara iyi davranıp hayvanlara eziyet edebiliyor. Oysa gerçek vicdan, canlı ayrımı yapmadan merhamet gösterebilmektir.
Vicdansız davranışlar insanın içinde mutlaka bir huzursuzluk bırakır. Çünkü insan kendi yaptığını bilir. En büyük mahkeme bazen insanın kendi içidir.
Fırından ya da pastaneden aldığınız bir ürünün içine ne konulduğunu göremezsiniz. Orada devreye o ürünü hazırlayan kişinin vicdanı girer. İnsanlar para kazanmak uğruna insanları aldatmaya başladığında mesele artık sadece ticaret değil, vicdan meselesidir.
İhtiyaç sahibi bir insanı görmezden gelmek, “Benden bir şey ister” diye telefonuna çıkmamak, yardıma ihtiyacı olan birine duyarsız kalmak da vicdanla ilgilidir.
Mahallenizde, semtinizde ya da yaşadığınız şehirde zor durumda olan insanlar olduğunu görüp hiçbir şey yapmamak, yetkililere bildirmemek ve “Boşver” demek de vicdani bir tercihtir.
Bazen siz vicdanlı davranırsınız ama karşılığında olumsuzluk görürsünüz. Yine de bundan pişman olmayın. Çünkü vicdan rahatlığı, insanın sahip olabileceği en büyük iç huzurudur.
Toplumdaki gelir eşitsizliklerine baktığımızda da bunu görebiliriz. Kimileri kolay yoldan para kazanırken, kimileri kimsenin hakkını yemeden yaşam mücadelesi verir. Eğer insanlar vicdanlı davranabilseydi, dünyada açlık ve büyük adaletsizlikler bu kadar fazla olmazdı.
Ülkeleri yöneten liderlerin de halklarına karşı vicdanlı olması gerekir. Çünkü vicdanın içinde adalet vardır. Adaletin olmadığı yerde huzur da olmaz.
Eskilerin çok güzel bir sözü vardır: “Komşun aç yatarken sen tok yatamazsın.” İşte bu söz, vicdanın en sade anlatımlarından biridir.
Vicdan göstermelik olmaz. Vicdanlı insan yalan söylemez, kimsenin hakkını yemez, yapılan iyilikleri suistimal etmez. İnsanlara kendi menfaati için yaklaşmaz. Her olaya objektif bakar; gerektiğinde düşmanı bile haklıysa “Haklıdır” diyebilir.
Bazen insanlar: “Vicdanım ve merhametim yüzünden zarar gördüm” derler. Ama aslında vicdan, insanın iç huzurudur. Rahat bir vicdan, en zor şartlarda bile insana huzur verir. Huzursuz bir vicdan ise dünyanın en rahat ortamında bile insanı rahatsız eder.
Vicdan, insanın kendi içindeki mahkemede aklanabilmesidir. Ve unutmayalım ki; İnsanın kendisine verebileceği en büyük armağan, vicdan rahatlığıdır.
Vicdan, kalpten kalbe açılan en doğru yoldur…
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Gölgenin en önemli dinamiklerinden biri yansıtma (projection) mekanizmasıdır.
Jung’a göre, birey kendi gölgesini doğrudan kabul edemediği için, onu başkalarına
yansıtır. Yani, kendi bastırdığı yönleri başkalarında görür ve onlara karşı yoğun
tepkiler geliştirir.
“Başkalarında gördüğümüz en çok nefret ettiğimiz şeyler, genellikle kendi
gölgemizdir.”
— Jung
Örnek: Bir kişi kendi kıskançlığını kabul edemediği için, sürekli başkalarının
kendisini kıskandığını düşünür. Bu, kendi gölgesini başkasına yansıtmaktır.
Yansıtma, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde büyük etkilere sahiptir. Bireyler
arası çatışmaların, ayrımcılığın, savaşların temelinde sıklıkla gölge yansıması yatar.
Gölge sadece “kötü” yönlerden oluşmaz. Jung özellikle vurgular ki, gölge aynı
zamanda bastırılmış pozitif potansiyelleri de barındırır. Örneğin:
Yaratıcılık
Cesaret ve Cüretkarlık
Özgürlük arzusu
Duygusal derinlik
Doğallık
Bir kişi “her zaman mantıklı olmalıyım” derken duygusal yönünü bastırıyorsa, bu
‘duygusallık’ gölgede kalır. Bu durumda gölge, bir eksikliği değil, bir potansiyeli
temsil eder.
Bu nedenle Jung, gölgeyle yüzleşmenin bir “iyi-kötü” ayrımı değil, kayıp parçaları
geri kazanma süreci olduğunu ifade eder.
Jung’a göre, persona ve gölge birbirinin tamamlayıcısıdır. Persona, topluma
gösterdiğimiz yüz; gölge ise, toplumun önünde sakladığımız iç yüzümüzdür.
Ancak bu ikisi arasında aşırı bir dengesizlik olduğunda psikolojik sorunlar ortaya
çıkar:
– Aşırı gelişmiş persona: Kişi sürekli “iyi çocuk”, “başarı odaklı”, “sakin”
gibi roller üstlenirse, gerçek duyguları bastırılır. Bu durum, depresyon, anksiyete,
yorgunluk gibi semptomlara yol açabilir.
– Zayıf persona: Gölge çok güçlüyse ve kişi onu kontrol edemiyorsa,
dürtüsel davranışlar, saldırganlık, suçluluk duyguları ortaya çıkabilir.
Sağlıklı bir kişilik gelişimi için, persona ile gölge arasında bir dinamik denge
kurulmalıdır.
Jung’un kişilik gelişimi anlayışının merkezinde bireyselleşme (individuation) süreci
yer alır. Bireyselleşme (individuation) ise, bu Gölge de dahil olmak üzere tüm
bilinçdışı ve bilinçli yönlerini entegre ederek bütünlüklü, özgün bir kişilik oluşturma
sürecidir. Gölge’yi tanımak ve onunla yüzleşmek, bireyselleşmenin önemli bir
adımıdır, çünkü bastırılan bu karanlık yönler, kişinin kendisi ve çevresi için farkında
olmadan zararlı etkilere neden olabilir. Bu süreç, bilinçli benlik ile bilinçdışı yapıların
(özellikle gölge, anima/animus, self) bütünleşmesiyle oluşan bir bütünlük hâlidir.
Hiddet, kıskançlık, yalan söyleme, hınç, suçlama, açgözlülük… Bu yasak hisler ve davranışlar karanlıkta kalan ve inkâr ettiğimiz tarafımızdan yani kişisel gölgemizden ortaya çıkar. Herkesin bir gölgesi vardır…
Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN
Bazen farkında olmadan, kendimizi ya da çevremizdeki insanları dış görünüşlerine, yaşam tarzlarına ve şekilsel özelliklerine göre değerlendirebiliyoruz. Özellikle inanç söz konusu olduğunda bu eğilim daha da belirgin hâle geliyor. Oysa herkesin inancı kendine özeldir; kimsenin iç dünyasını dışarıdan bakarak ölçmek mümkün değildir.
Benim düşünceme göre önemli olan şekil değil, insanın iç dünyasıdır. Kalbi, niyeti, vicdanı… Çünkü insanın gerçeği orada saklıdır.
Ne yazık ki birçok insan, başkalarının inancını ve ibadetini dış görünüşe göre değerlendirmeye devam ediyor. Oysa görünürde yapılan her şey, içeridekiyle örtüşmeyebilir. Bunu hayatımda defalarca gözlemledim. Elbette genelleme yapmıyorum, fakat bu durumla sıkça karşılaştım.
Bana göre kalbin ve ruhun temiz olması esastır. Merhamet, dürüstlük ve adalet gibi değerler olmadan yapılan ibadetler, zamanla sadece bir alışkanlığa, bir şekle dönüşebilir. İbadetin özü, insanı dönüştürmesidir; eğer dönüştürmüyorsa, orada eksik kalan bir şey vardır.
Dürüst insan; düşünce ve duygularını açıkça ifade eden, yalan söylemeyen ve sözünün arkasında duran kişidir. Rüzgâra göre yön değiştirmez. Çünkü onun pusulası dış dünya değil, kendi vicdanıdır.
Ama hayatın içinde şunu da görüyoruz: Dedikodu yapan, yalan söyleyen, iftira atan, hak yiyen insanlar; aynı zamanda ibadetlerini yerine getirebiliyor. Zor durumda olan birine yardım etmiyor ama ahirete inandığını söylüyor. Sizi sevmiyor ama menfaati için sevmiş gibi davranıyor. Sosyal medyada yanınızda, gerçekte arkanızda…
Kendim tanık olduğum bazı örnekler: • Bir kişi, birlikte olduğu insanın arkasından konuşuyor ama yüzüne karşı dost gibi davranıyor. • Bir başkası, zor durumdaki akrabasına yardım etmiyor ama ibadetlerini aksatmıyor. • İbadet eden birinin eşini aldattığını görüyorsunuz. Oysa sevgi ve dürüstlükte aldatma olur mu? • Verdiği sözü tutmayan ama görünürde “doğru insan” olan kişiler var. • Vicdanınızla borç veriyorsunuz, sonra inkâr ediliyor. • İyilik yapıyorsunuz, karşılığı nankörlük oluyor; menfaat bitince bağ kopuyor.
Bir kişi bana şöyle demişti: “Ben yalan söylemem, çünkü ahirete inanıyorum.”
Buna gülümsedim. Çünkü eğer kalbin gerçekten temizse, dürüstlük bir korkuya ya da şartlara bağlı olmaz. İnsan, sadece bir sonuçtan korktuğu için değil; özü gereği doğru olmalıdır.
Şunu da fark ettim: İnsanlar çoğu zaman yaptıkları iyilikleri değil, kendilerine yakışanı yaşarlar. İç dünyası karmaşık olanın davranışları da karmaşık olur. Kalbi temiz olanın ise niyeti de yolu da sade olur.
Şifa ve rehberlik için bana gelen bazı kişilerde de benzer durumları gözlemledim. Emeği görmezden gelip her şeyi dışsal sebeplere bağlayabiliyorlar. “Allahın şifası”, “benim duam ve pozitif enerjim ile oldu”, “akıllı davrandı ve davrandım hedeflerime ulaştım”, “şansım açıldı”, “tesadüf oldu” “başkası yaptı”, bunu gibi benzer sözler diyerek sürecin içindeki sorumluluğu almaktan kaçabiliyorlar. Aynı kişiler “imkânım yok” derken, hayatlarında farklı önceliklere rahatça kaynak ayırabiliyor.
İş hayatında da benzer çelişkiler var: Hata yapıp suçu başkasına atan, ürününü gereğinden pahalı satan, adaletsiz davranan ama ibadet eden birçok insan gördüm.
Bu noktada şuna inanıyorum: İnsan ister inançlı olsun ister olmasın, asıl mesele kalbinin temizliği ve ahlakının sağlamlığıdır. İnançsız olup da vicdanlı, merhametli ve dürüst insanlar tanıdım. Onların içindeki sevgi, yüzlerine yansıyordu. Çünkü gerçek ışık içeriden gelir.
İbadet, ancak layıkıyla yapıldığında anlam kazanır. Bunun yolu da önce kalbi arındırmaktan geçer. Sevgi olmadan yapılan hiçbir şey tam değildir. Çünkü sevgi varsa zarar vermek olmaz; sevgi varsa adalet vardır, vicdan vardır.
Şunu da unutmamak gerekir: Ego, sadece belirli bir kesime ait değildir. Kendini aydın, laik ya da farklı bir kimlikle tanımlayan ama aynı şekilde menfaat ve çıkar peşinde koşan insanlar da vardır. Yani mesele sadece inanç ya da inançsızlık değil; mesele insan olabilmektir.
Ve belki de en önemli soru şudur: Biz gerçekten kim olduğumuzu, yalnız kaldığımızda ortaya koyabiliyor muyuz?
Çünkü insan, en çok kimse görmezken kendisidir.
Son olarak şunu söylemek isterim: İnançlı olmak ya da ibadet etmek tek başına yeterli değildir. Asıl önemli olan; güzel ahlak, temiz bir kalp ve saf bir ruhtur.
Ben hiçbir zaman insanların dış görünüşüne, inancına ya da ibadet şekline bakmadım ve bakmam. Ben insanın kalbine bakarım.
Çünkü insanın özü, hakikati orada gizlidir.
Özetle; şekiller gelip geçicidir. Ama insanın içi, onun gerçek mirasıdır.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Bazı kelimeler vardır; ağzımızdan çok kolay çıkar. Hele ki konu kendi çıkarlarımız olduğunda, bu kelimeleri daha da hızlı ve yüksek sesle dile getiririz. İşte o kelimelerin başında “adalet” gelir. Peki gerçekten adalet dediğimizde neyi kastediyoruz? Bu kavramı yalnızca talep ettiğimizde mi hatırlıyoruz, yoksa hayatımızın her alanında uygulayabiliyor muyuz?
Adalet, yalnızca bir hak arayışı değildir; aynı zamanda bir sorumluluktur. İnsanın önce kendisine, sonra çevresine karşı dürüst ve dengeli davranabilme becerisidir. Bu yüzden adaleti konuşmadan önce kendimize şu soruyu sormalıyız:
Ben gerçekten adil miyim?
Çoğu zaman insan, haksızlığa uğradığını düşündüğünde adalet ister. Ancak aynı kişi, kendi yaptığı haksızlıkları görmezden gelebilir. Çünkü aynayı kendine tutmak zordur. İnsan, kendini sorgulamaktansa başkalarını eleştirmeyi tercih eder. Oysa gerçek adalet, önce insanın kendisiyle yüzleşmesiyle başlar.
Günlük Hayattan Örnekler
Adalet kavramını daha iyi anlamak için hayatımızdan bazı örneklere bakalım:
Aile İçinde Adalet
Bir anne ya da baba, çocukları arasında ayrım yaptığında bu durum sadece o anlık bir haksızlık değildir; uzun vadede güven duygusunu zedeler. Örneğin bir çocuğun hatası sürekli görmezden gelinirken, diğerine daha sert davranılıyorsa burada adalet yoktur. Adalet, her çocuğa eşit davranmak değil; her birine hakkaniyetli yaklaşmaktır.
Arkadaşlık İlişkileri
Zor zamanınızda yanınızda olan bir arkadaşınız ile sadece işi düştüğünde sizi arayan birine aynı değeri vermek adaletli değildir. Çünkü adalet, emeği ve niyeti gözetir. Eğer siz, sizin için fedakârlık yapan birini görmezden gelip çıkarınıza göre davranıyorsanız, bu adalet değil menfaattir.
İş Hayatında Adalet
En çok adaletsizlik hissinin yaşandığı yerlerden biri iş hayatıdır.
Çok çalışan bir personelin emeği görülmezken, yönetime yakın olan birinin terfi alması
Performansa bakılmadan maaş artışı yapılması
İzin haklarının kişiye göre farklı uygulanması
Bunların hepsi adaletin zedelendiği durumlardır. Oysa gerçek adalet, objektif kriterlerle hareket etmeyi gerektirir. Başarı varsa ödül de olmalıdır; ancak bu herkes için geçerli olmalıdır.
Toplumsal ve Kamusal Alan
Bir kamu görevlisinin, tanıdığı birinin işini hızlandırıp diğerine zorluk çıkarması açık bir adaletsizliktir. Aynı şartlara sahip iki kişiye farklı muamele yapılıyorsa, orada adalet değil çıkar ilişkisi vardır.
Spor ve Taraftarlık
Futbol gibi alanlarda da adalet algısı çoğu zaman menfaatlere göre şekillenir. İnsanlar kendi takımlarına yapılan haksızlıklarda yüksek sesle “adalet” ister; ancak rakip takıma yapılan aynı haksızlık karşısında sessiz kalır. Bu durum, adaletin değil, tarafgirliğin göstergesidir. Desteklediği parti yanlış yapmışsa, kişi adaletten sapmamalı; tarafgirlik yerine hakkaniyeti gözeterek hakikatin peşinden gitmelidir.
Adalet ve Eşitlik Arasındaki Fark
Adalet çoğu zaman eşitlikle karıştırılır. Oysa adalet, herkese aynı şeyi vermek değildir; herkese hak ettiğini vermektir.
Çalışan iki kişiden biri daha fazla emek veriyorsa, aynı karşılığı almak adalet değil, eşitsizliktir.
Dürüst olan ile olmayanı aynı kefeye koymak, adalet değil haksızlıktır.
Bu nedenle adalet, eşitlikten önce hakkaniyet gerektirir.
Menfaat ve Adalet İlişkisi
İnsan çıkarının olduğu yerde çoğu zaman objektifliğini kaybeder. Çünkü menfaat, insanın bakış açısını daraltır. Kendi kazancı söz konusu olduğunda kişi, yanlış olanı bile doğru gibi görmeye başlayabilir.
Örneğin:
Haksız bir kazanç elde eden biri, bunu “fırsat” olarak görebilir
Birine ayrıcalık tanıyan kişi, bunu “iyilik” olarak adlandırabilir
Oysa gerçekte bunlar adaleti zedeleyen davranışlardır.
Menfaatin olduğu yerde adalet çoğu zaman geri planda kalır.
Toplumsal Adalet Nasıl Sağlanır?
Bir toplumda adaletin sağlanabilmesi için şu unsurların varlığı gerekir:
Hukukun üstünlüğü
Fırsat eşitliği
Gelir dağılımında denge
Şeffaf ve hesap verebilir yönetim
Güçlü bir ahlak anlayışı
Ancak bunların hiçbiri bireyden bağımsız değildir. Çünkü toplum, bireylerin toplamıdır. Birey adil değilse, toplum da adil olamaz.
Sonuç Adalet, sadece istemekle gelen bir kavram değildir. Adalet, önce insanın kendi davranışlarını sorgulamasıyla başlar. Kendimize şu soruları sormalıyız: Ben gerçekten objektif miyim? Kendi çıkarım söz konusu olduğunda da adil kalabiliyor muyum? Başkalarına gösterdiğim tepkiyi, kendime de gösterebiliyor muyum?
Unutmayalım: Suçlamak, bahane bulmak ve eleştirmek en kolay yoldur. Zor olan ise aynayı kendine tutmaktır. Adaletin olmadığı yerde güven olmaz. Güvenin olmadığı yerde ise huzur olmaz. Bu yüzden adalet, bir talep değil; bir yaşam biçimi olmalıdır.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
İnsanlara hakikati söylediğinizde çoğu zaman yüzleşmek istemezler. Çünkü bu, işlerine gelmeyen yönlerini görmelerine neden olur. Genelleme yapmıyorum; ancak birçok insan kendi derinliğine inmiyor, hatta derinliği sorgulayanların sayısı oldukça az.
Günümüzde yaşanan olumsuzlukların temelinde sevgisizlik ve bencillik olduğunu düşünüyorum. İnsanlar çoğunlukla sadece dünyevi bir yaşam sürüyor: yemek, içmek, gezmek, para kazanmak, eğlenmek, iyi giyinmek… Fakat ne yazık ki bu hayatın ötesine geçip kendi iç dünyalarına inmiyorlar. Günlük yaşayıp gidiyorlar.
Sosyal medyanın etkisiyle insanlar yön buluyor. Birinin gittiği yere gitmek, yaptığı şeyi yapmak, çoğu zaman gerçekten istemekten değil, başkalarına göstermekten ya da geri kalmama isteğinden kaynaklanıyor. Oysa asıl soru şu: Senin ruhun gerçekten bunu istiyor mu? Yoksa sadece bir boşluğu doldurmaya mı çalışıyorsun?
İnsan kendi derinliğine inmeden yaptığı hiçbir şey gerçek bir tatmin sağlamaz. Ruhsal bir açlık varsa, bu çoğu zaman yüzeysel ilişkilerle, sürekli bir şeyler tüketerek ya da dikkat dağıtarak giderilmeye çalışılır. Ama sonuç değişmez: kişi hâlâ mutsuz ve eksik hisseder.
Kendi iç derinliğini tanımak, insanın yaşam amacını ve varoluşunu anlamasına yardımcı olur. Bu, kolayca “yaşam amacım bu” diyerek geçiştirilecek bir şey değildir. Çocuklara bakmak ya da kariyer yapmak değerli olabilir, ancak bunları otomatik olarak “yaşam amacı” ilan etmek, çoğu zaman derin bir sorgulama yapılmadan verilen bir cevaptır.
İnsanların ruhsal açlığı aslında sosyal medyada ve günlük davranışlarda açıkça görülüyor. Çoğu insan kendini “iyi insanım” diyerek tanımlar; vicdanlı olduğunu, yardım ettiğini, kimseye zarar vermediğini söyler. Bunlar elbette kıymetlidir. Ancak asıl mesele şudur: Kendi ruhunun gerçekten ne durumda olduğunu biliyor musun? Doymuş mu, yoksa hâlâ bir eksiklik mi hissediyorsun?
Birçok kişi kafa karışıklığı içinde olsa da bunu sorgulamak yerine “boşver, böyle yaşayıp giderim” demeyi seçiyor. “Hayata bir kere geldim, yiyip içeyim, gezeyim, eğleneyim” düşüncesiyle hareket ediyor. Oysa insanın içsel derinliğiyle bağ kurmadan yaşadığı hiçbir şey tam anlamıyla doyurucu olmaz.
Bir arkadaşım bana “Ruhun derinliğini görmek herkese nasip olmaz” demişti. Belki bu bir nasip meselesidir. Ama şu da bir gerçek: İnsanlar çoğu zaman konfor alanlarını bozmak istemez. Peki gerçekten derinliğin ne olduğunu biliyor muyuz? Yoksa bilmekten mi kaçıyoruz?
Belki de mesele, kendimizi zorlamak değil; kendimize alan açmaktır. Herkesin kendi derinliğine ulaşma şekli ve zamanı farklıdır. Kimi erken fark eder, kimi daha geç… Kimi de hâlâ arayıştadır.
Sonuçta önemli olan, başkalarıyla kıyaslamak yerine kendi yolumuzu fark edebilmek ve o yolda dürüstçe ilerleyebilmektir. Çünkü her insanın hikâyesi kendine özgüdür ve her yolculuk kendi içinde değerlidir.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN