“Kendini sev.” “Kendine değer ver.”
Ne kadar çok duyduk bu iki cümleyi.
Kendini merkeze al.
Bir noktadan sonra bu cümleler kulağa güzel geliyor ama içi boşalıyor. Çünkü insanın asıl ihtiyacı çoğu zaman güzel bir cümle değil; bunun hayatın içinde neye benzediğini bilmek.
Kendini sevmek, aynaya bakıp kendinle ilgili güzel şeyler söylemekten ibaret değil.
Her sabah kendinden memnun uyanmak da değil.
Kendini sevdiğin için hiç hata yapmayacağını, kendinden hiç şüphe etmeyeceğini ya da her zaman kendini doğru bulacağını düşünmek de gerçekçi değil.
Bazen kendinden hoşlanmadığın günler olacak.
Bir kararından pişman olacaksın.
Yanlış yaptığını fark edeceksin.
Yetersiz hissedeceksin.
Hatta bazen kendine bakmak bile zor gelecek.
Belki de kendini sevmek tam olarak burada başlıyor.
Kendinden memnun olmadığın bir anda bile kendini terk etmemekte.
Kendine kızabilmek ama kendine düşman olmamakta.
“Bunu yanlış yaptım” diyebilmek ama “Ben yanlış biriyim” dememekte.
Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki, en çok zorlandığı anlarda ortaya çıkıyor.
Kendini hayatından çıkarmamak
Kendini sevmek bana göre biraz da kendini hesaba katmak demek.
Herkesi düşünürken kendini unutmamak.
Birinin üzülüp üzülmeyeceğini hesaplarken kendi üzüntünü de önemsemek.
Bir ilişkinin bozulmasından korkarken o ilişkinin içinde senin ne kadar yorulduğuna da bakmak.
“Onu kırmayayım” derken,
“Peki ya ben ne hissediyorum?” diye sorabilmek.
Çünkü bazen kendimizi başkalarını sevdiğimiz kadar sevmiyoruz.
Onların ihtiyaçlarını fark ediyoruz, kendi ihtiyacımızı erteliyoruz.
Onların sınırlarına saygı duyuyoruz, kendi sınırımızı aşıyoruz.
Onların kırılmasını istemiyoruz, kendi kırgınlığımızı önemsizleştiriyoruz.
Ve bunu o kadar uzun süre yapıyoruz ki bir gün kendi hayatımızın içinde misafir gibi hissetmeye başlıyoruz.
Kendini terk etmek bazen tam olarak budur.
Hayatından fiziksel olarak gitmezsin.
Ama kendi sesinden uzaklaşırsın.
Neden hayır demek bu kadar zor?
Çünkü “hayır” çoğu zaman yalnızca bir kelime değildir.
Arkasında bir korku vardır.
“Bana kızarsa?”
“Benden uzaklaşırsa?”
“Beni bencil bulursa?”
“Beni artık sevmezse?”
Bu yüzden bazen istemediğimiz şeylere evet deriz.
Aslında sınırımızı biliriz ama o sınırı koymanın bedelinden korkarız.
Sonra da verdiğimiz tavizleri fedakârlık zannederiz.
Oysa her fedakârlık sevgi değildir.
Bazen yalnızca kaybetme korkusudur.
Kendini sevmek, her durumda hayır demek değildir.
Karşındaki insanın ihtiyaçlarını önemsememek de değildir.
Bazen gerçekten fedakârlık yaparsın.
Bazen sevdiğin biri için kendi isteğinden vazgeçersin.
Bazen özür dilersin.
Bazen geri adım atarsın.
Bunların hiçbiri kendinden vazgeçtiğin anlamına gelmez.
Asıl soru şudur:
Bunu gerçekten seçiyor muyum, yoksa korktuğum için mi yapıyorum?
Aradaki fark çok büyük.
Kendini seçmek, herkesi geride bırakmak değildir
“Kendimi seçiyorum” dediğimizde bunu bazen yanlış anlıyoruz.
Kendini seçmek, herkesin senin istediğin gibi davranmasını beklemek değil.
Her rahatsızlığı “sınırım” diye tanımlamak değil.
Canın ne istiyorsa onu yapmak hiç değil.
Kendini sevmek, başkalarının varlığını küçültmeden kendi varlığını da küçültmemektir.
Karşındaki insanın duygusu önemli olabilir.
Ama onun duygusundan sen sorumlu değilsin.
Birini hayal kırıklığına uğratabilirsin.
Bu, yanlış yaptığın anlamına gelmez.
Bazen iyi bir insan olmanın bedeli, birinin senden memnun olmamasıdır.
Ve bunu taşıyabilmek gerekir.
Çünkü sürekli herkesin hayal kırıklığını engellemeye çalışırsan, sonunda kendi hayatından vazgeçmeye başlarsın.
Kendine şefkat ne demek?
Kendine şefkat, kendini her durumda haklı çıkarmak değildir.
Hatalarını görmezden gelmek hiç değildir.
Tam tersine, kendine yeterince güvenebildiğinde kendinle ilgili hoş olmayan gerçeklere de bakabilirsin.
“Burada yanlış yaptım.”
“Burada karşı tarafı kırdım.”
“Burada kendi ihtiyacımı inkâr ettim.”
“Burada korktuğum için sustum.”
Bunları söyleyebilmek gerekir.
Ama sonra kendine şunu da söyleyebilmek:
“Evet, bunu yaptım. Şimdi neyi farklı yapabilirim?”
Çünkü suçluluk bazen insanı olduğu yerde tutar.
Sorumluluk ise hareket ettirir.
Kendine şefkat, hatanı yok saymak değil; hatanın seni bütünüyle tanımlamasına izin vermemektir.
Kendi sesini başkalarının sesinden ayırabilmek
Bazen ne istediğimizi gerçekten bilmiyoruz.
Çünkü kafamızın içinde çok fazla ses var.
Ailenin sesi.
Partnerinin sesi.
Arkadaşlarının sesi.
Toplumun sesi.
“Böyle yapılır.”
“Bunu yaparsan ayıp olur.”
“Biraz daha sabret.”
“İnsan sevdiği için katlanır.”
“Şimdi bırakırsan bunca yıl boşa gider.”
Ve bütün bu seslerin arasında kendi sesimizi duymak zorlaşıyor.
Belki de kendini tanımak biraz da şu soruyu sormak:
“Ben gerçekten ne istiyorum?”
Herkes ne düşünüyor?
Benden ne bekleniyor?
Doğru olan ne?
Bunlardan önce:
Ben ne hissediyorum?
Çünkü kendi hayatını başkalarının beklentilerine göre yaşarken dışarıdan her şey yolunda görünebilir.
Ama içeride başka bir şey olur.
İnsan yavaş yavaş kendine yabancılaşır.
Kendi sesini duyabilmek
Kendini sevmek, verdiğin her karardan emin olmak değildir.
Bazen yanlış karar vereceksin.
Bazen sonradan “Keşke böyle yapmasaydım” diyeceksin.
Bazen de herkes sana karşı çıkarken bir kararın arkasında durman gerekecek.
Buradaki mesele doğru kararı her zaman bilmek değil.
Kararlarının sorumluluğunu taşıyabilecek kadar kendine yakın olmak.
Herkesin seni onaylamasına ihtiyaç duymamak.
İçinde sürekli bir mahkeme kurmamak.
“Beni ayıplarlar mı?”
“Beni bencil bulurlar mı?”
“Yanlış mı yaptım?”
“Beni terk eder mi?”
Bu soruların hepsinin cevabını dışarıdan almaya çalıştığında, kendi hayatının kararlarını başkalarına bırakmış olursun.
Oysa bazen kendine şu soruyu sormak yeterlidir:
“Ben kendi değerlerime uygun davrandım mı?”
Cevap evetse, herkesin bunu anlaması gerekmeyebilir.
Cevap hayırsa, kendini savunmak yerine bunu kabul edebilirsin.
İnsanın kendisiyle barışması biraz da burada başlar.
Kendini sevmek hayatta nasıl görünür?
Büyük cümlelerde değil.
Yorulduğunda durabilmekte.
İstemediğin bir şeye hayır diyebilmekte.
Kırıldığında “önemli değil” demek zorunda hissetmemekte.
Birinin seni yanlış anlamasına dayanabilmekte.
Karşındaki kişinin hayal kırıklığını hemen düzeltmeye çalışmamakta.
Hata yaptığında kendini aşağılamak yerine sorumluluk almakta.
Bir ilişkide yalnızca güzel anılara değil, o ilişkinin bugün sana ne yaptığına da bakabilmekte.
Sırf yalnız kalmamak için kendine iyi gelmeyen bir yerde kalmamakta.
Ve bazen birini kaybetme ihtimalini, kendini kaybetme ihtimalinden daha korkutucu bulmamakta.
Kendine geri dönmek
Kendini sevmek bir kez karar verip tamamlayacağın bir şey değil.
Bazen yine kendini ikinci plana atacaksın.
Yine istemediğin halde evet diyeceksin.
Yine birinin sevgisini kendi huzurunun önüne koyacaksın.
Yine kendinden uzaklaşacaksın.
Ama belki mesele hiç uzaklaşmamak değil.
Uzaklaştığını fark ettiğinde geri dönebilmektir.
Kendine kızmadan.
Kendini küçümsemeden.
“Ben neden böyleyim?” diye kendine saldırmadan.
Sadece durup bakarak:
Neyi hissettim?
Neden sustum?
Neden korktum?
Neye ihtiyacım vardı?
Bir dahaki sefere kendimi nerede daha fazla hesaba katabilirim?
Belki kendini sevmek budur.
Kendini hayatın merkezine koymak değil.
Kendini hayatından çıkarmamak.
Herkesi memnun etmeye çalışırken kendini unutmamak.
Kendi sınırlarını korurken karşındakinin sınırlarını da görebilmek.
Hata yaptığında kendine sırtını dönmemek.
Ve kimse seni anlamasa bile kendi içinde kendini terk etmemek.
Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki, hayatındaki bütün ilişkilerin arasında sessizce devam eden en uzun ilişkidir.
Ve belki kendine verebileceğin en büyük şey, kendini sürekli düzeltmeye çalışmak değil.
Kendini gerçekten duymaya başlamaktır.
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN
Bu yazıyı tümü olmak şartıyla, değiştirilmeden, bedava olarak ve bu telif hakkı uyarısı ve internet bağlantısı (https://sevginin-isigi-sifa.com/) ile birlikte kopyalamaya ve dağıtmaya izin verilmiştir.