VİCDAN SESSİZ ÖĞRETMENDİR

Sevgili Okuyucularım,

İnsan en çok hangi konuda zorlanır biliyor musunuz? Kendi vicdanına hesap vermekte… Çünkü insan, kendiyle baş başa kaldığında gerçek bir vicdan muhasebesi yaşamaya başlar. Vicdan, içimizdeki sessiz öğretmendir.

Her zaman söylediğim gibi, insanın kendisiyle yüzleşmesi ve kendine ayna tutması kadar zor bir şey yoktur. Vicdan; kişinin kendi davranışlarını, niyetlerini ve ahlaki değerlerini sorguladığı içsel bir mahkemedir. Bazen huzur verir, bazen de suçluluk duygusuyla insanı rahatsız eder.

Vicdan, bireyin doğru ile yanlışı ayırt etmesini sağlayan içsel bir denetim mekanizmasıdır. İnsanı iyiliğe yönlendiren, kötülükten uzaklaştıran bir “iç ses”tir. İnsan kendi içinde ne kadar dürüstse, vicdanı da o kadar huzurlu olur.

Vicdanlı insanlar; sorumluluk sahibi, empati duygusu güçlü, dürüst ve adaletli insanlardır. Hatalarını kabul eder, gerektiğinde özür dilemeyi bilirler. Başkalarının haklarına saygı duyar, merhametli davranırlar. Anlık çıkarlar yerine uzun vadeli doğruları düşünürler.

Vicdanlı insanların temel özellikleri şunlardır:

• Güçlü sorumluluk bilinci taşırlar.
     • Empati ve merhamet sahibidirler.
     • Kimse görmese bile adil davranırlar.
     • Güvenilir ve dürüsttürler.
     • Hatalarını kabul edip düzeltmeye çalışırlar.
     • Başkalarının emeğine ve hakkına saygı duyarlar.

İnsan, özgür iradesiyle iki yol seçebilir: iyi ya da kötü. Bu tamamen kişinin tercihidir. İyi olanın içinde vicdan vardır; kötülükte ise vicdanın sesi susturulur.

Bir insan size yalan söylüyorsa ve bundan rahatsızlık duymuyorsa, bu onun vicdanıyla ilgilidir. Aynı şekilde, başkasının hakkını yiyerek haksız kazanç elde eden, insanların emeğini hiçe sayarak mal ve mülk sahibi olan kişi de kendi vicdanıyla baş başadır.

Vicdan; sadece insanlara değil, bütün canlılara karşı adaletli ve merhametli davranabilmektir. Bazı insanlar hayvanlara çok iyi davranırken insanlara kötü davranabiliyor; bazıları ise insanlara iyi davranıp hayvanlara eziyet edebiliyor. Oysa gerçek vicdan, canlı ayrımı yapmadan merhamet gösterebilmektir.

Vicdansız davranışlar insanın içinde mutlaka bir huzursuzluk bırakır. Çünkü insan kendi yaptığını bilir. En büyük mahkeme bazen insanın kendi içidir.

Fırından ya da pastaneden aldığınız bir ürünün içine ne konulduğunu göremezsiniz. Orada devreye o ürünü hazırlayan kişinin vicdanı girer. İnsanlar para kazanmak uğruna insanları aldatmaya başladığında mesele artık sadece ticaret değil, vicdan meselesidir.

İhtiyaç sahibi bir insanı görmezden gelmek, “Benden bir şey ister” diye telefonuna çıkmamak, yardıma ihtiyacı olan birine duyarsız kalmak da vicdanla ilgilidir.

Mahallenizde, semtinizde ya da yaşadığınız şehirde zor durumda olan insanlar olduğunu görüp hiçbir şey yapmamak, yetkililere bildirmemek ve “Boşver” demek de vicdani bir tercihtir.

Bazen siz vicdanlı davranırsınız ama karşılığında olumsuzluk görürsünüz. Yine de bundan pişman olmayın. Çünkü vicdan rahatlığı, insanın sahip olabileceği en büyük iç huzurudur.

Toplumdaki gelir eşitsizliklerine baktığımızda da bunu görebiliriz. Kimileri kolay yoldan para kazanırken, kimileri kimsenin hakkını yemeden yaşam mücadelesi verir. Eğer insanlar vicdanlı davranabilseydi, dünyada açlık ve büyük adaletsizlikler bu kadar fazla olmazdı.

Ülkeleri yöneten liderlerin de halklarına karşı vicdanlı olması gerekir. Çünkü vicdanın içinde adalet vardır. Adaletin olmadığı yerde huzur da olmaz.

Eskilerin çok güzel bir sözü vardır:
“Komşun aç yatarken sen tok yatamazsın.”
İşte bu söz, vicdanın en sade anlatımlarından biridir.

Vicdan göstermelik olmaz. Vicdanlı insan yalan söylemez, kimsenin hakkını yemez, yapılan iyilikleri suistimal etmez. İnsanlara kendi menfaati için yaklaşmaz. Her olaya objektif bakar; gerektiğinde düşmanı bile haklıysa “Haklıdır” diyebilir.

Bazen insanlar:
“Vicdanım ve merhametim yüzünden zarar gördüm” derler.
Ama aslında vicdan, insanın iç huzurudur. Rahat bir vicdan, en zor şartlarda bile insana huzur verir. Huzursuz bir vicdan ise dünyanın en rahat ortamında bile insanı rahatsız eder.

Vicdan, insanın kendi içindeki mahkemede aklanabilmesidir.
Ve unutmayalım ki;
İnsanın kendisine verebileceği en büyük armağan, vicdan rahatlığıdır.

Vicdan, kalpten kalbe açılan en doğru yoldur…

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÖLGEYLE BULUŞMA

 

Sevgili okuyucularım, bu ayki kitap paylaşımın bir bölümünün paylaşıyorum.

Jung’a göre insan zihninin yapısı,

– Bilinçli benlik (ego),

– Kişisel bilinçdışı ve

– Kolektif bilinçdışı

olmak üzere üç temel katmandan oluşur. Gölge, bu yapı içinde kişisel bilinçdışı ile

kolektif bilinçdışı arasında yer alan, bireyin bilinçli benlik yapısıyla uyumlu

olmayan, bastırılmış ya da inkâr edilmiş yönlerini barındıran bir arketiptir.

Jung, gölgeyi şu şekilde tanımlar:

“Gölge, kişinin kendisiyle özdeşleşmediği, farkında olmadığı ya da reddettiği tüm

yönlerinin toplamıdır. Bu yönler hem olumsuz hem de olumlu olabilir.”

— Jung, Two Essays on Analytical Psychology (1967)

Gölge, Jung’un arketip teorisinin merkezinde yer alır. Arketipler, insan zihninde

evrensel, doğuştan gelen ve kültürel olarak tekrarlanan psikolojik kalıplardır. Gölge,

bu arketipler arasında en temel ve en erken gelişenlerdendir. Diğer arketipler arasında

persona, anima/animus, kahraman, bilge yaşlı, ezeli çocuk gibi yapılar yer alır. Ancak

gölge, bu arketiplerin tümüyle etkileşim halindedir ve özellikle persona ile karşıtlık

oluşturur.

Gölgenin temelleri, çocukluk döneminde atılır. Jung’a göre, birey sosyalleşme süreci

içinde, çevresinden (özellikle aile, okul ve kültürel normlar) sürekli olarak “neyin iyi,

neyin kötü” olduğuna dair mesajlar alır. Bu süreçte, toplumun kabul ettiği davranışlar

benlik yapısına dahil edilirken, kabul edilmeyenler bilinçdışı alanlara itilir.

Bu bastırma süreci, gölgenin oluşumunun temel mekanizmasıdır . Örneğin:

“Kızgın olmak kötüdür.” → Öfke bastırılır → Öfke gölgeye itilir.

“Erkekler ağlamaz.” → Duygusal hassasiyet bastırılır → Hassasiyet gölgeye gömülür.

“Her zaman nezaketli olmalısın.” → Doğal agresiflik bastırılır → Agresiflik gölgeye

süzülür.

Bu süreçte, birey persona (maskesi) geliştirir. Persona, topluma uyum sağlamak için

takılan sosyal maske olup, genellikle toplumun beklentilerine uygun, kabul edilebilir

yönlerden oluşur. Ancak bu kabul edilemez yönler, tamamen yok olmaz; bilinçdışı

alanda gölge olarak varlığını sürdürür.

Jung, gölgenin sadece bireysel deneyimlerle değil, aynı zamanda kolektif bilinçdışı

etkilerle de beslendiğini vurgular. Toplumsal cinsiyet rolleri, dini inançlar, etik

kurallar gibi kolektif değerler, gölgenin içeriğini şekillendirir. Örneğin, bir toplumda

“korkaklık” şiddetle reddedilirse, bireyler korkularını bastırır ve bu korkular gölgeye

dahil olur.

Gölge, bilinçdışı bir yapı olduğu için doğrudan fark edilemez. Ancak etkileri dolaylı

yollarla kendini gösterir. Jung, gölgenin şu yollarla fark edilebileceğini belirtir:

 Rüyalar

Duygusal tepkiler

Davranışsal çelişkiler

Patolojik durumlar (obsesyonlar, fobiler, saplantılar)

Gölgenin en önemli dinamiklerinden biri yansıtma (projection) mekanizmasıdır.

Jung’a göre, birey kendi gölgesini doğrudan kabul edemediği için, onu başkalarına

yansıtır. Yani, kendi bastırdığı yönleri başkalarında görür ve onlara karşı yoğun

tepkiler geliştirir.

“Başkalarında gördüğümüz en çok nefret ettiğimiz şeyler, genellikle kendi

gölgemizdir.”

— Jung

Örnek: Bir kişi kendi kıskançlığını kabul edemediği için, sürekli başkalarının

kendisini kıskandığını düşünür. Bu, kendi gölgesini başkasına yansıtmaktır.

Yansıtma, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde büyük etkilere sahiptir. Bireyler

arası çatışmaların, ayrımcılığın, savaşların temelinde sıklıkla gölge yansıması yatar.

Gölge sadece “kötü” yönlerden oluşmaz. Jung özellikle vurgular ki, gölge aynı

zamanda bastırılmış pozitif potansiyelleri de barındırır. Örneğin:

Yaratıcılık

Cesaret ve Cüretkarlık

Özgürlük arzusu

Duygusal derinlik

Doğallık

Bir kişi “her zaman mantıklı olmalıyım” derken duygusal yönünü bastırıyorsa, bu

‘duygusallık’ gölgede kalır. Bu durumda gölge, bir eksikliği değil, bir potansiyeli

temsil eder.

Bu nedenle Jung, gölgeyle yüzleşmenin bir “iyi-kötü” ayrımı değil, kayıp parçaları

geri kazanma süreci olduğunu ifade eder.

Jung’a göre, persona ve gölge birbirinin tamamlayıcısıdır. Persona, topluma

gösterdiğimiz yüz; gölge ise, toplumun önünde sakladığımız iç yüzümüzdür.

Ancak bu ikisi arasında aşırı bir dengesizlik olduğunda psikolojik sorunlar ortaya

çıkar:

– Aşırı gelişmiş persona: Kişi sürekli “iyi çocuk”, “başarı odaklı”, “sakin”

gibi roller üstlenirse, gerçek duyguları bastırılır. Bu durum, depresyon, anksiyete,

yorgunluk gibi semptomlara yol açabilir.

– Zayıf persona: Gölge çok güçlüyse ve kişi onu kontrol edemiyorsa,

dürtüsel davranışlar, saldırganlık, suçluluk duyguları ortaya çıkabilir.

Sağlıklı bir kişilik gelişimi için, persona ile gölge arasında bir dinamik denge

kurulmalıdır.

Jung’un kişilik gelişimi anlayışının merkezinde bireyselleşme (individuation) süreci

yer alır. Bireyselleşme (individuation) ise, bu Gölge de dahil olmak üzere tüm

bilinçdışı ve bilinçli yönlerini entegre ederek bütünlüklü, özgün bir kişilik oluşturma

sürecidir. Gölge’yi tanımak ve onunla yüzleşmek, bireyselleşmenin önemli bir

adımıdır, çünkü bastırılan bu karanlık yönler, kişinin kendisi ve çevresi için farkında

olmadan zararlı etkilere neden olabilir. Bu süreç, bilinçli benlik ile bilinçdışı yapıların

(özellikle gölge, anima/animus, self) bütünleşmesiyle oluşan bir bütünlük hâlidir.

Hiddet, kıskançlık, yalan söyleme, hınç, suçlama, açgözlülük… Bu yasak hisler ve davranışlar karanlıkta kalan ve inkâr ettiğimiz tarafımızdan yani kişisel gölgemizden ortaya çıkar. Herkesin bir gölgesi vardır…

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

ŞEKİLCİLİĞE HİÇ BAKMAM

Sevgili okuyucularım,

Bazen farkında olmadan, kendimizi ya da çevremizdeki insanları dış görünüşlerine, yaşam tarzlarına ve şekilsel özelliklerine göre değerlendirebiliyoruz. Özellikle inanç söz konusu olduğunda bu eğilim daha da belirgin hâle geliyor. Oysa herkesin inancı kendine özeldir; kimsenin iç dünyasını dışarıdan bakarak ölçmek mümkün değildir.

Benim düşünceme göre önemli olan şekil değil, insanın iç dünyasıdır. Kalbi, niyeti, vicdanı… Çünkü insanın gerçeği orada saklıdır.

Ne yazık ki birçok insan, başkalarının inancını ve ibadetini dış görünüşe göre değerlendirmeye devam ediyor. Oysa görünürde yapılan her şey, içeridekiyle örtüşmeyebilir. Bunu hayatımda defalarca gözlemledim. Elbette genelleme yapmıyorum, fakat bu durumla sıkça karşılaştım.

Bana göre kalbin ve ruhun temiz olması esastır. Merhamet, dürüstlük ve adalet gibi değerler olmadan yapılan ibadetler, zamanla sadece bir alışkanlığa, bir şekle dönüşebilir. İbadetin özü, insanı dönüştürmesidir; eğer dönüştürmüyorsa, orada eksik kalan bir şey vardır.

Dürüst insan; düşünce ve duygularını açıkça ifade eden, yalan söylemeyen ve sözünün arkasında duran kişidir. Rüzgâra göre yön değiştirmez. Çünkü onun pusulası dış dünya değil, kendi vicdanıdır.

Ama hayatın içinde şunu da görüyoruz:
Dedikodu yapan, yalan söyleyen, iftira atan, hak yiyen insanlar; aynı zamanda ibadetlerini yerine getirebiliyor. Zor durumda olan birine yardım etmiyor ama ahirete inandığını söylüyor. Sizi sevmiyor ama menfaati için sevmiş gibi davranıyor. Sosyal medyada yanınızda, gerçekte arkanızda…

Kendim tanık olduğum bazı örnekler:
• Bir kişi, birlikte olduğu insanın arkasından konuşuyor ama yüzüne karşı dost gibi davranıyor.
• Bir başkası, zor durumdaki akrabasına yardım etmiyor ama ibadetlerini aksatmıyor.
• İbadet eden birinin eşini aldattığını görüyorsunuz. Oysa sevgi ve dürüstlükte aldatma olur mu?
• Verdiği sözü tutmayan ama görünürde “doğru insan” olan kişiler var.
• Vicdanınızla borç veriyorsunuz, sonra inkâr ediliyor.
• İyilik yapıyorsunuz, karşılığı nankörlük oluyor; menfaat bitince bağ kopuyor.

Bir kişi bana şöyle demişti:
“Ben yalan söylemem, çünkü ahirete inanıyorum.”

Buna gülümsedim. Çünkü eğer kalbin gerçekten temizse, dürüstlük bir korkuya ya da şartlara bağlı olmaz. İnsan, sadece bir sonuçtan korktuğu için değil; özü gereği doğru olmalıdır.

Şunu da fark ettim:
İnsanlar çoğu zaman yaptıkları iyilikleri değil, kendilerine yakışanı yaşarlar. İç dünyası karmaşık olanın davranışları da karmaşık olur. Kalbi temiz olanın ise niyeti de yolu da sade olur.

Şifa ve rehberlik için bana gelen bazı kişilerde de benzer durumları gözlemledim. Emeği görmezden gelip her şeyi dışsal sebeplere bağlayabiliyorlar. “Allahın şifası”, “benim duam ve pozitif enerjim ile oldu”, “akıllı davrandı ve davrandım hedeflerime ulaştım”, “şansım açıldı”, “tesadüf oldu” “başkası yaptı”, bunu gibi benzer sözler diyerek sürecin içindeki sorumluluğu almaktan kaçabiliyorlar. Aynı kişiler “imkânım yok” derken, hayatlarında farklı önceliklere rahatça kaynak ayırabiliyor.

İş hayatında da benzer çelişkiler var:
Hata yapıp suçu başkasına atan, ürününü gereğinden pahalı satan, adaletsiz davranan ama ibadet eden birçok insan gördüm.

Bu noktada şuna inanıyorum:
İnsan ister inançlı olsun ister olmasın, asıl mesele kalbinin temizliği ve ahlakının sağlamlığıdır. İnançsız olup da vicdanlı, merhametli ve dürüst insanlar tanıdım. Onların içindeki sevgi, yüzlerine yansıyordu. Çünkü gerçek ışık içeriden gelir.

İbadet, ancak layıkıyla yapıldığında anlam kazanır. Bunun yolu da önce kalbi arındırmaktan geçer. Sevgi olmadan yapılan hiçbir şey tam değildir. Çünkü sevgi varsa zarar vermek olmaz; sevgi varsa adalet vardır, vicdan vardır.

Şunu da unutmamak gerekir:
Ego, sadece belirli bir kesime ait değildir. Kendini aydın, laik ya da farklı bir kimlikle tanımlayan ama aynı şekilde menfaat ve çıkar peşinde koşan insanlar da vardır. Yani mesele sadece inanç ya da inançsızlık değil; mesele insan olabilmektir.

Ve belki de en önemli soru şudur:
Biz gerçekten kim olduğumuzu, yalnız kaldığımızda ortaya koyabiliyor muyuz?

Çünkü insan, en çok kimse görmezken kendisidir.

Son olarak şunu söylemek isterim:
İnançlı olmak ya da ibadet etmek tek başına yeterli değildir. Asıl önemli olan; güzel ahlak, temiz bir kalp ve saf bir ruhtur.

Ben hiçbir zaman insanların dış görünüşüne, inancına ya da ibadet şekline bakmadım ve bakmam.
Ben insanın kalbine bakarım.

Çünkü insanın özü, hakikati orada gizlidir.

Özetle; şekiller gelip geçicidir.
Ama insanın içi, onun gerçek mirasıdır.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN