Gerçek sevgide hesap olmaz. O saf ve temiz enerjiyi karşı tarafa geçirmek, sevgiyi hem hissettirmek hem de hissetmek çok önemlidir. Çünkü sevgi yalnızca yazılardan ve sözlerden ibaret değildir. En önemlisi, gerçek sevgiyi davranışlarla hissettirebilmektir.
Hesaplı sevgide ise durum farklıdır. Karşı tarafın işine yaradığınız, bir ihtiyacını karşıladığınız ya da onun için bir şey yaptığınız sürece sevildiğinizi hissedersiniz. Yapılan iyiliklerin, verilen emeklerin ve söylenen sözlerin ardında çoğu zaman bir beklenti vardır. Oysa gerçek sevgide beklenti değil, içtenlik vardır.
Hesaplı sevgilerde o saf, temiz ve karşılıksız sevginin enerjisi yoktur. Çünkü gerçek sevgi, bir çıkar ilişkisine dayanmaz. Birine maddi ya da manevi bir yardımda bulunmuş olmanız, onun için bir şey yapmış olmanız ya da size bir fayda sağlaması gerekmez. Bazen hiçbir şey yapmadan, hiçbir karşılık beklemeden, yalnızca var olduğu için birini sevebilmek de mümkündür.
İşte gerçek sevgi budur: Bir insana hiçbir beklenti içinde olmadan, içtenlikle, saf ve karşılıksız bir sevgi duyabilmek; bu sevgiyi hem hissetmek hem de karşı tarafa hissettirebilmek… Çünkü gerçek sevgi hesap yapmaz, karşılık beklemez ve çıkarlara göre şekil değiştirmez. O, sadece kalpten gelir ve kalbe dokunur.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Hayatta bazı savaşlar vardır; kazanırsınız ama aslında kaybedersiniz.
Karşınızdaki insanı susturursunuz, haklı olduğunuzu kanıtlarsınız, son sözü söylersiniz… Ama bütün bunların sonunda içinizde bir yorgunluk, zihninizde bir ağırlık ve ruhunuzda huzursuzluk kalır.
İşte o zaman anlarsınız:
Bazı savaşları kazanmak, aslında kendinizden kaybetmektir.
İnsan çoğu zaman kendisini anlatmak, haklı çıkmak ve karşısındaki insanın düşüncesini değiştirmek için büyük bir mücadele verir.
“Beni anlamalı.”
“Doğruyu görmeli.”
“Yanlış düşündüğünü fark etmeli.”
“Bunu ona mutlaka anlatmalıyım.”
Derken farkında olmadan bir ego savaşının içine gireriz.
Saatlerce anlatırız, örnekler veririz, farklı bir pencereden bakmasını isteriz. Belki iyi niyetle yaparız bunu. Fakat bir süre sonra fark ederiz ki biz anlatmaktan yorulmuşuzdur, karşımızdaki ise anlamamaya devam etmektedir.
Çünkü bazı insanlar gerçeği görmek istemez.
Bazıları farklı bir bakış açısını kabul etmez.
Bazıları için önemli olan doğruyu bulmak değil, kendi bildiğinin doğru olduğunu kanıtlamaktır.
Özellikle sabit fikirli, egosu yüksek ve kendisini her konuda haklı gören insanlarla mücadele ettiğinizde bunu daha iyi anlarsınız.
Siz “Bir de buradan bak” dersiniz.
O, “Ben zaten biliyorum” der.
Siz anlatırsınız, o savunmaya geçer.
Siz örnek verirsiniz, o sizi suçlar.
Ve bir süre sonra konu artık futbol, siyaset veya başka bir mesele olmaktan çıkar.
Konu ego olur.
“Ben haklıyım.”
“Hayır, sen haksızsın.”
O anda gerçek, tartışmanın içinde kaybolur. Çünkü artık iki insan gerçeği aramıyordur; birbirini yenmeye çalışıyordur.
Peki kendimize hiç şu soruyu soruyor muyuz?
“Ben neden bu insanı mutlaka ikna etmek zorundayım?”
Neden beni anlaması bu kadar önemli?
Neden haklı olduğumu kanıtlamadan rahat edemiyorum?
Belki de asıl yüzleşmemiz gereken yer burasıdır.
Çünkü olgunluk her zaman haklı çıkmak değildir.
Olgunluk bazen susabilmektir.
Bazen geri çekilebilmektir.
Bazen “Ben düşüncemi söyledim, gerisi sana kalmış” diyebilmektir.
Herkesin sizi anlamak zorunda olmadığını kabul edebilmektir.
BAZI İNSANLAR DEĞİŞMEK İSTEMEZ
Siz bir insana ışık tutabilirsiniz ama gözlerini kapatmışsa karanlığı onun seçimidir.
Bir düşünce sunabilirsiniz ama kabul edip etmemek ona aittir.
Bu nedenle herkesi ikna etmek, herkesin yanlışını düzeltmek ve herkese kendinizi anlatmak zorunda değilsiniz.
Bazı insanlar hayatınıza size kimlerle konuşmanız gerektiğini değil, kimlerle konuşmamanız gerektiğini öğretmek için girer.
Bunu anladığınızda hayatınızda büyük bir değişim başlar.
SESSİZLİK BAZEN EN GÜÇLÜ CEVAPTIR
Bazen hiçbir şey söylememek, söyleyebileceğiniz en güçlü cümledir.
Çünkü sessizlik her zaman çaresizlik değildir.
Bazen sessizlik, kendinize duyduğunuz saygıdır.
“Ben kendimi sana kanıtlamak zorunda değilim.”
“Enerjimi bu tartışmaya harcamayacağım.”
“İç huzurumu senin egona teslim etmeyeceğim.”
İşte gerçek sessizlik budur.
Her tartışmaya cevap vermek zorunda değilsiniz.
Her suçlamayı açıklamak zorunda değilsiniz.
Her yanlış anlaşılmayı düzeltmek zorunda değilsiniz.
Çünkü hayatınızı başkalarının sizin hakkınızdaki düşüncelerini değiştirmek için yaşarsanız, bir süre sonra kendi hayatınızı yaşamayı unutursunuz.
FUTBOL, SİYASET VE EGO SAVAŞLARI
Bunu özellikle futbol takımlarında ve siyasi görüşlerde sıkça görüyoruz.
Karşınızdaki insan kendi takımını, partisini veya desteklediği siyasetçiyi öylesine sahiplenmiştir ki, yanlışları bile savunmaya başlar.
Siz ne kadar örnek verirseniz verin, ne kadar açıklarsanız açıklayın, kendi tarafını savunmaya devam eder.
İşte burada kendinizi tüketmeyin.
Bırakın kendi düşüncesinde kalsın.
Siz kendi doğrunuzu yaşayın.
Çünkü bazen en büyük özgürlük, başkasının yanlışını düzeltme görevinden vazgeçmektir.
“BEN” DİYEN İNSANLAR
Bir de hayatımızda sürekli kendisini öne çıkaran insanlar vardır.
Siz bir şey söylersiniz:
“Ben onu zaten biliyorum.”
Bir ürün alırsınız:
“Ben daha iyisini aldım.”
Bir kıyafet giyersiniz:
“Benimki daha güzel.”
Bir şey başarırsınız:
“Ben bunu yıllar önce yaptım.”
Bir fikir söylersiniz:
“Ben bunu senden daha iyi bilirim.”
Konuşmanın neresine girerseniz girin, bir şekilde karşınıza “BEN” çıkar.
Çünkü bazı insanlar konuşmaz; kendilerini ispatlamaya çalışırlar.
Sürekli üstün olduklarını göstermeye çalışırlar.
Kendi hatalarını görmek yerine başkasının hatasını ararlar.
Kendi eksiklerini kabul etmek yerine başkasını küçümseyerek kendilerini büyütmeye çalışırlar.
İşte böyle insanlarla mücadele ederken kendinize dikkat edin.
Çünkü onların egosuyla savaşırken siz de kendi huzurunuzu kaybedebilirsiniz.
Onlara kendinizi kanıtlamaya çalışırken kendi değerinizi onların onayına bağlayabilirsiniz.
Oysa sizin değerinizi onların düşüncesi belirlemez.
BIRAKIN HAKLI OLSUNLAR
Bazen karşınızdaki insanın haklı olduğunu kabul etmek değil, onun kendisini haklı sanmasına izin vermek gerekir.
Bırakın son sözü söylediğini düşünsün.
Bırakın tartışmayı kazandığını sansın.
Siz ne kazandınız?
İç huzurunuzu.
İşte asıl kazanç budur.
Çünkü bazen son sözü söylemek yerine sessizce uzaklaşmak, çok daha büyük bir güçtür.
Hayat bir savaş alanı değildir.
Her insan rakibiniz değildir.
Her farklı düşünce bir saldırı değildir.
Her yanlış, sizin tarafınızdan düzeltilmek zorunda değildir.
Bu yüzden enerjinizi seçin.
Zamanınızı seçin.
Kiminle konuşacağınızı ve kime kendinizi anlatacağınızı seçin.
Çünkü zamanınızı geri getiremezsiniz.
Enerjinizi her zaman yerine koyamazsınız.
Ve ruhunuzun huzurunu kaybetmenin bedeli, çoğu zaman bir tartışmayı kazanmanın değerinden çok daha ağırdır.
Unutmayın:
Sizi anlamayan herkese kendinizi anlatmak zorunda değilsiniz.
Sizinle aynı düşünmeyen herkesi değiştirmek zorunda değilsiniz.
Herkese haklı olduğunuzu kanıtlamak zorunda hiç değilsiniz.
Kendinizi biliyorsanız, vicdanınız rahatsa ve niyetiniz temizse, herkesin sizi anlamasına ihtiyacınız yoktur.
Çünkü gerçek özgürlük, herkes tarafından anlaşılmak değil; anlaşılmadığınız zaman bile kendi iç huzurunuzu koruyabilmektir.
Bu yüzden bazı savaşları kaybedin.
Bazı tartışmaları cevapsız bırakın.
Bazı insanların haklı olduğunu düşünmesine izin verin.
Ve gerektiğinde sessizce yolunuza devam edin.
Çünkü sonunda önemli olan kimin tartışmayı kazandığı değildir.
Önemli olan, o tartışmadan çıktıktan sonra ruhunuzda ne kaldığıdır.
Eğer içinizde huzur varsa…
Vicdanınız rahatsa…
Kendinize olan saygınızı kaybetmediyseniz…
İşte o zaman gerçekten kazanmışsınızdır.
Bazı savaşları kazanmak için değil, kendinizi kaybetmemek için terk edersiniz.
SAVAŞI KAYBET…
AMA İÇ HUZURUNU KAYBETME.
Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın !..
Nurgül AYABAKAN
Sevgili okuyucularım, bu ayki kitap paylaşımın bir bölümünün paylaşıyorum.
İnsanlar zor durumdayken umuda ihtiyaç duyarlar. Bilinç Haritası da bizlere umut vermektedir. Kendimizden nefret ettiğimizde ya da umutsuzluğa kapıldığımızda, daha yüksek bir seviyeyi hedefleyerek yaşamalarımızı tersine çevirebileceğimizi göstermektedir. Bu dönüm noktasını her gün Adsız Alkolikler gibi gruplarda, bağımlılıktan kurtulan insanlarda görüyoruz. Tamamen umutsuzluğa kapıldıkları bir yerden hayatları tersine dönmektedir. Harita’daki Cesaret seviyesine ulaştıklarında hayatları tamamen değişmektedir, çünkü başkasını suçlamak yerine kendileri hakkındaki gerçeği söyleyecek cesareti bulmaktadırlar. Bundan sonra İsteklilik seviyesi önemlidir. Bu, öğrenmeye istekli olma, başkalarına yardımcı olmaya istekli olma, büyümeye istekli olma, nazik olmaya istekli olma, bir şey üzerinde çalışmaya istekli olma seviyesidir.
En kötü günlerde bil her zaman umut vardır. Bazı günler benim için o kadar zor oluyor ki kendi kendime “Bugünü asla tekrar yaşamak istemiyorum!” diyorum. Harita, kötü bir günün hayatın sonu olmadığını bilmemize yardımcı olmaktadır. Harita hepimizin bir yolculukta olduğunu göstermektedir. Şu anda bulunduğumuz yerdeki manzarayı beğenmememiz tüm yolculuğun kötü geçeceği anlamına gelmez; sürece güvenmeye istekli olursak önümüzde güzel manzaraların da uzanacağı kesindir.
İnsanlar Bilinç Haritası’nın insanlığa karşı şefkat duymalarına yardımcı olduğunu söylüyorlar. Dünyanın büyük bir kısmının Suçluluk, Korku ve Öfke gibi daha düşük bilinç seviyelerinde yaşadığını ve bu insanların yalan söylemekten, öldürmekten ve çalmaktan başka bir şey yapamadıklarını görüyorlar. Her seviyenin kendi gerçekliği vardır. Eğer Korku veya Öfke seviyesinde yaşıyorsanız her zaman bu şekilde hareket edersiniz. Sadece bunu bilmek bile bize tuhaf gelen şekilde davrananları yargılamamamıza yardımcı olur.
Cesaret düzeyinde veya daha yüksek bir seviyede olsanız bile muhtemelen her zaman orada kalamazsınız. Sizi test edecek bir şeyler çıkabilir. Herkes daha düşük seviyelerdeki dönemlerden geçer. Örneğin, sevdiğiniz birinin ölümünden sonra sindirmeniz gereken çok fazla Keder veya bilinmeyene karşı Korku olabilir. Boşanma durumunda bir süre öfkeli olabilirsiniz; ta ki o kişi ve durum olmadan aslında daha iyi olduğunuzu anlayana kadar!
David’in bu kitapta yazdığı gibi hayat bize sınavlar sunar. Zorlukları bir amaç uğruna yaşarız. Bir mücadelenin tam ortasındayken bunun anlamını görmek zordur, bu yüzden bunun genel bir amacı olduğuna inanmamız gerekir. David bana “Bunun amacı ne?” diye sorabileceğimizi öğretmiştir. Bu konuda yalnız olmadığımızı biliyoruz; büyümemize yardımcı olmak için bizi gözeten bir Yüksek Güç vardır. Örneğin, bir şeyi gerçekten isteyip de elde edemediğimizde, daha sonra “İyi ki bunu elde etmemişim!” dediğimiz çok olmuştur.
David sık sık “Sevgi daima zıddını ortaya çıkarır,” derdi. Bu, daha sevgi dolu olmaya karar verdiğimizde hayatın bize sevilmesi zor insanlar getireceği anlamına gelmektedir.! Her eylem eşit ve zıt bir tepki doğurur. Ben de her gün insanlar ve durumlar tarafından sınanıyorum. David bana herkesi memnun edemeyeceğimi ve bunun öğrenilmesi zor bir ders olduğunu öğretti. Bazen hayır demek gerekiyor. Bazen biri sizi terslediğinde orada durup olumsuz bir insanla tartışmaktansa ondan uzaklaşmak daha iyidir. Uzaklaşırsanız bu onlara olumsuzluklarının etkisini hissetme şansı verecektir. Eğer isterlerse bu bir öğrenme anı olabilir. Hayatın tüm anlarında öğrenme gerçekleşir. Bazen öğretmen oluruz, bazen de öğrenci.
Sevgi seviyesinde (500) yaşamak harika bir hedeftir, ancak bu kolay değildir. Pek çok insan bana gelip “500’lerdeyim,” diyor. Sevgi seviyesin de yaşadıklarını düşünüyorlar, ama bu gerçek olmaktan ziyade bir hayal. Bu kitapta Sevgi seviyesinin okuduğunuzda, bu seviyede yaşayan neredeyse hiç kimse olmadığını göreceksiniz! Daha yüksek bir seviyeye göz atabilirsiniz, ancak orada yaşamak için sürekli adanmışlık gerekir ve kimse sizi oraya götüremez. Onu deneyimleyebilirsiniz ve sonra oraya ulaşmak ve orada kalmak için içsel çalışmayı yapmak zorundasınız. Daha yüksek bir seviyeye “ulaşmak” için kendinizi zorlayamazsınız; bu, egodur. O yer mutlaka isteklilikten, özden ve kalpten gelmelidir.
Dürüst olma ve herhangi bir şeyi “yüksek” veya “alçak” olarak yargılamama kapasitesine sahipseniz o zaman iyi bir öz anlayışa, Harita üzerinde nerede olduğunuza dair içsel bir duyguya sahip olursunuz. Eğer ruhsal anlamda gelişmek istiyorsanız kendinizi nerede geliştirebileceğinize bakın. Zayıf yönleriniz konusunda dürüst olun. Belki sabırsızsınız ve daha nazik olmanız gerekiyor. Belki bir şeye bağlısınız ya da bağımlısınız ve ondan vazgeçme cesaretini göstermeniz gerekiyor.
Sevgili okuyucularım, bu ay ki “ho’oponopono” adı verilen bir arınma çalışmasını paylaşıyorum. Bu ay da farklı konular için aynı şekilde yapmanız gereken bu arınma çalışmasını dört madde hâlinde paylaşıyorum. Düzenli olarak yaptığınızda gerçekten kendinizde inanılmaz bir olumlu değişiklik göreceksiniz. Özellikle zihniniz, ne kadar berraklaşırsa o kadar huzurlu olur. En önemlisi berrak bir zihin her zaman doğru karar almanızı sağlar. Çünkü zihin olumsuzluklarla dolu olduğu zaman doğru karar bile alamıyorsunuz. Disiplin ve azimle yapılan çalışmalardan her zaman olumlu karşılık alınır. Çalışmaya geçmeden önce bununla ilgili kısa bir bilgi vermek istiyorum.
Ho’oponopono yöntemi; karşımızdaki insanın yaşadığı bir sorunu duyduğumuz, öğrendiğimiz anda bizim sorunumuz olarak algılayıp kendi içimizde bundan arınarak karşımızdakini de arındırma yolunu öğretiyor. Sadece insanları değil her şeyi arındırıp temizlemenin yoludur bu. Olumsuz durumlardan kurtulmanın bir yöntemidir.
Ho’oponopono, Havai halkının kullandığı bir kendini arındırma yöntemidir. Bu yöntemi Joe Vitale’in kitabı “Zero Limit” aracılığı ile batı dünyasına tanıtan ve meşhur eden kişi Dr. Ihaleakala Hew Len oldu. Doktorasını Iowa Üniversitesi’nde yapmış olan Dr. Ihaleakala Hew Len, uzun yıllar Havai Devlet Hastanesi’nin suç işleyen akıl hastaları ile ilgilenen adli biriminde uzman psikolog olarak çalışmış. Hastalarıyla elde ettiği mucizevi sonuçlar çok ilgi çekmiş. Kullandığı yöntemler öyle etkiliymiş ki zamanla yatan hastaların tümü taburcu edilmiş, sonunda dört yıl içinde birim kapatılmış. Dr. Len’in kullandığı bu yöntem, 1982 Kasım’ından beri güncelleştirilmiş Ho’oponopono uygulaması yapan Hawaiili şaman Morrnah Nalamaku Simeona sayesinde ortaya çıkmış. Tüm dünyada bu yönteme ün kazandıran, öğrencisi Dr. Ihaleakala Hew Len ve Joe Vitale oldu.
Şimdi çalışmaya geçelim:
1) Sezgilerimin benim için mümkün olan en iyi seviyeye gelmesini ve sezgilerimi en iyi şekilde kullanmamı engelleyen içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono “
Seni Seviyorum
Özür Dilerim
Lütfen Beni Affet
Teşekkür Ederim
Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.
2) Kendimi güvende hissetmek için başka bir insana ihtiyaç duymama yol açan içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono”
Seni Seviyorum
Özür Dilerim
Lütfen Beni Affet
Teşekkür Ederim
Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.
3) Başkalarının iyi olmasından kendimi sorumlu hissetmeme yol açan içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono”
Seni Seviyorum
Özür Dilerim
Lütfen Beni Affet
Teşekkür Ederim
Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.
4) Gerektiğinde sakinleşmemi, beklememi ve hareketsiz kalmamı engelleyen içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono “
Seni Seviyorum
Özür Dilerim
Lütfen Beni Affet
Teşekkür Ederim
Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.
Bir noktadan sonra bu cümleler kulağa güzel geliyor ama içi boşalıyor. Çünkü insanın asıl ihtiyacı çoğu zaman güzel bir cümle değil; bunun hayatın içinde neye benzediğini bilmek.
Kendini sevmek, aynaya bakıp kendinle ilgili güzel şeyler söylemekten ibaret değil.
Her sabah kendinden memnun uyanmak da değil.
Kendini sevdiğin için hiç hata yapmayacağını, kendinden hiç şüphe etmeyeceğini ya da her zaman kendini doğru bulacağını düşünmek de gerçekçi değil.
Bazen kendinden hoşlanmadığın günler olacak.
Bir kararından pişman olacaksın.
Yanlış yaptığını fark edeceksin.
Yetersiz hissedeceksin.
Hatta bazen kendine bakmak bile zor gelecek.
Belki de kendini sevmek tam olarak burada başlıyor.
Kendinden memnun olmadığın bir anda bile kendini terk etmemekte.
Kendine kızabilmek ama kendine düşman olmamakta.
“Bunu yanlış yaptım” diyebilmek ama “Ben yanlış biriyim” dememekte.
Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki, en çok zorlandığı anlarda ortaya çıkıyor.
Kendini hayatından çıkarmamak
Kendini sevmek bana göre biraz da kendini hesaba katmak demek.
Herkesi düşünürken kendini unutmamak.
Birinin üzülüp üzülmeyeceğini hesaplarken kendi üzüntünü de önemsemek.
Bir ilişkinin bozulmasından korkarken o ilişkinin içinde senin ne kadar yorulduğuna da bakmak.
“Onu kırmayayım” derken,
“Peki ya ben ne hissediyorum?” diye sorabilmek.
Çünkü bazen kendimizi başkalarını sevdiğimiz kadar sevmiyoruz.
Onların ihtiyaçlarını fark ediyoruz, kendi ihtiyacımızı erteliyoruz.
Onların sınırlarına saygı duyuyoruz, kendi sınırımızı aşıyoruz.
Onların kırılmasını istemiyoruz, kendi kırgınlığımızı önemsizleştiriyoruz.
Ve bunu o kadar uzun süre yapıyoruz ki bir gün kendi hayatımızın içinde misafir gibi hissetmeye başlıyoruz.
Kendini terk etmek bazen tam olarak budur.
Hayatından fiziksel olarak gitmezsin.
Ama kendi sesinden uzaklaşırsın.
Neden hayır demek bu kadar zor?
Çünkü “hayır” çoğu zaman yalnızca bir kelime değildir.
Arkasında bir korku vardır.
“Bana kızarsa?”
“Benden uzaklaşırsa?”
“Beni bencil bulursa?”
“Beni artık sevmezse?”
Bu yüzden bazen istemediğimiz şeylere evet deriz.
Aslında sınırımızı biliriz ama o sınırı koymanın bedelinden korkarız.
Sonra da verdiğimiz tavizleri fedakârlık zannederiz.
Oysa her fedakârlık sevgi değildir.
Bazen yalnızca kaybetme korkusudur.
Kendini sevmek, her durumda hayır demek değildir.
Karşındaki insanın ihtiyaçlarını önemsememek de değildir.
Bazen gerçekten fedakârlık yaparsın.
Bazen sevdiğin biri için kendi isteğinden vazgeçersin.
Bazen özür dilersin.
Bazen geri adım atarsın.
Bunların hiçbiri kendinden vazgeçtiğin anlamına gelmez.
Asıl soru şudur:
Bunu gerçekten seçiyor muyum, yoksa korktuğum için mi yapıyorum?
Aradaki fark çok büyük.
Kendini seçmek, herkesi geride bırakmak değildir
“Kendimi seçiyorum” dediğimizde bunu bazen yanlış anlıyoruz.
Kendini seçmek, herkesin senin istediğin gibi davranmasını beklemek değil.
Her rahatsızlığı “sınırım” diye tanımlamak değil.
Canın ne istiyorsa onu yapmak hiç değil.
Kendini sevmek, başkalarının varlığını küçültmeden kendi varlığını da küçültmemektir.
Karşındaki insanın duygusu önemli olabilir.
Ama onun duygusundan sen sorumlu değilsin.
Birini hayal kırıklığına uğratabilirsin.
Bu, yanlış yaptığın anlamına gelmez.
Bazen iyi bir insan olmanın bedeli, birinin senden memnun olmamasıdır.
Ve bunu taşıyabilmek gerekir.
Çünkü sürekli herkesin hayal kırıklığını engellemeye çalışırsan, sonunda kendi hayatından vazgeçmeye başlarsın.
Kendine şefkat ne demek?
Kendine şefkat, kendini her durumda haklı çıkarmak değildir.
Hatalarını görmezden gelmek hiç değildir.
Tam tersine, kendine yeterince güvenebildiğinde kendinle ilgili hoş olmayan gerçeklere de bakabilirsin.
“Burada yanlış yaptım.”
“Burada karşı tarafı kırdım.”
“Burada kendi ihtiyacımı inkâr ettim.”
“Burada korktuğum için sustum.”
Bunları söyleyebilmek gerekir.
Ama sonra kendine şunu da söyleyebilmek:
“Evet, bunu yaptım. Şimdi neyi farklı yapabilirim?”
Çünkü suçluluk bazen insanı olduğu yerde tutar.
Sorumluluk ise hareket ettirir.
Kendine şefkat, hatanı yok saymak değil; hatanın seni bütünüyle tanımlamasına izin vermemektir.
Kendi sesini başkalarının sesinden ayırabilmek
Bazen ne istediğimizi gerçekten bilmiyoruz.
Çünkü kafamızın içinde çok fazla ses var.
Ailenin sesi.
Partnerinin sesi.
Arkadaşlarının sesi.
Toplumun sesi.
“Böyle yapılır.”
“Bunu yaparsan ayıp olur.”
“Biraz daha sabret.”
“İnsan sevdiği için katlanır.”
“Şimdi bırakırsan bunca yıl boşa gider.”
Ve bütün bu seslerin arasında kendi sesimizi duymak zorlaşıyor.
Belki de kendini tanımak biraz da şu soruyu sormak:
“Ben gerçekten ne istiyorum?”
Herkes ne düşünüyor?
Benden ne bekleniyor?
Doğru olan ne?
Bunlardan önce:
Ben ne hissediyorum?
Çünkü kendi hayatını başkalarının beklentilerine göre yaşarken dışarıdan her şey yolunda görünebilir.
Ama içeride başka bir şey olur.
İnsan yavaş yavaş kendine yabancılaşır.
Kendi sesini duyabilmek
Kendini sevmek, verdiğin her karardan emin olmak değildir.
Bazen yanlış karar vereceksin.
Bazen sonradan “Keşke böyle yapmasaydım” diyeceksin.
Bazen de herkes sana karşı çıkarken bir kararın arkasında durman gerekecek.
Buradaki mesele doğru kararı her zaman bilmek değil.
Kararlarının sorumluluğunu taşıyabilecek kadar kendine yakın olmak.
Herkesin seni onaylamasına ihtiyaç duymamak.
İçinde sürekli bir mahkeme kurmamak.
“Beni ayıplarlar mı?”
“Beni bencil bulurlar mı?”
“Yanlış mı yaptım?”
“Beni terk eder mi?”
Bu soruların hepsinin cevabını dışarıdan almaya çalıştığında, kendi hayatının kararlarını başkalarına bırakmış olursun.
Oysa bazen kendine şu soruyu sormak yeterlidir:
“Ben kendi değerlerime uygun davrandım mı?”
Cevap evetse, herkesin bunu anlaması gerekmeyebilir.
Cevap hayırsa, kendini savunmak yerine bunu kabul edebilirsin.
İnsanın kendisiyle barışması biraz da burada başlar.
Kendini sevmek hayatta nasıl görünür?
Büyük cümlelerde değil.
Yorulduğunda durabilmekte.
İstemediğin bir şeye hayır diyebilmekte.
Kırıldığında “önemli değil” demek zorunda hissetmemekte.
Birinin seni yanlış anlamasına dayanabilmekte.
Karşındaki kişinin hayal kırıklığını hemen düzeltmeye çalışmamakta.
Hata yaptığında kendini aşağılamak yerine sorumluluk almakta.
Bir ilişkide yalnızca güzel anılara değil, o ilişkinin bugün sana ne yaptığına da bakabilmekte.
Sırf yalnız kalmamak için kendine iyi gelmeyen bir yerde kalmamakta.
Ve bazen birini kaybetme ihtimalini, kendini kaybetme ihtimalinden daha korkutucu bulmamakta.
Kendine geri dönmek
Kendini sevmek bir kez karar verip tamamlayacağın bir şey değil.
Bazen yine kendini ikinci plana atacaksın.
Yine istemediğin halde evet diyeceksin.
Yine birinin sevgisini kendi huzurunun önüne koyacaksın.
Yine kendinden uzaklaşacaksın.
Ama belki mesele hiç uzaklaşmamak değil.
Uzaklaştığını fark ettiğinde geri dönebilmektir.
Kendine kızmadan.
Kendini küçümsemeden.
“Ben neden böyleyim?” diye kendine saldırmadan.
Sadece durup bakarak:
Neyi hissettim?
Neden sustum?
Neden korktum?
Neye ihtiyacım vardı?
Bir dahaki sefere kendimi nerede daha fazla hesaba katabilirim?
Belki kendini sevmek budur.
Kendini hayatın merkezine koymak değil.
Kendini hayatından çıkarmamak.
Herkesi memnun etmeye çalışırken kendini unutmamak.
Kendi sınırlarını korurken karşındakinin sınırlarını da görebilmek.
Hata yaptığında kendine sırtını dönmemek.
Ve kimse seni anlamasa bile kendi içinde kendini terk etmemek.
Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki, hayatındaki bütün ilişkilerin arasında sessizce devam eden en uzun ilişkidir.
Ve belki kendine verebileceğin en büyük şey, kendini sürekli düzeltmeye çalışmak değil.
Kendini gerçekten duymaya başlamaktır.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Hayatımızda hepimizin inişli çıkışlı dönemleri olmuştur. Özellikle hayatın zorlandığımız, kayıplar yaşadığımız ve hiçbir şeyin istediğimiz gibi gitmediği dönemlerinde kendimizi güçsüz hissedebiliriz.
Bazen “Neden bunlar benim başıma geliyor?”, “Hayat neden yüzüme gülmüyor?”, “Ben bunu hak edecek ne yaptım?” diye sorarız. Yaşadığımız zorlukları bir ceza gibi görür, hayatı, kaderi veya karşımıza çıkan insanları suçlamaya başlayabiliriz.
Oysa belki de asıl soru başka bir yerde saklıdır:
“Hayatın bana sunduğu bu deneyim, ruhumun büyümesi için bana ne öğretiyor?”
İşte insan kendine bu soruyu sormaya başladığında, ruhsal dönüşüm de yavaş yavaş başlar.
Çünkü hayat her zaman bize istediğimizi vermek için değil, bazen ihtiyacımız olanı göstermek için de karşımıza olaylar çıkarır.
Bir düşünün…
Çok güzel giden bir evliliğiniz vardır. Bir ilişkiniz, işiniz, sağlığınız, maddi imkânlarınız yerindedir. Kendinizi güvende hissedersiniz. Sonra bir gün hiç beklemediğiniz bir olay gerçekleşir. Evliliğiniz sona erer, ilişkiniz biter, işinizi kaybedersiniz, sağlığınızla ilgili bir sorun yaşarsınız ya da ailenizle maddi ve manevi sıkıntılarla karşılaşırsınız.
Bir anda hayatınızda güven duyduğunuz şeylerin değiştiğini görürsünüz.
İşte tam da böyle zamanlarda kendimize şu soruyu sormak önemlidir:
“Ben bu yaşadığım acının içinde neyi göremiyorum?”
Çünkü her acı bir ceza değildir.
Bazen acı, bize kendimizi gösteren bir aynadır.
İyi İnsan Olmak, Her Şeye Katlanmak Değildir
İyi bir insan olursunuz. İnsanlara yardım eder, onların mutlu olması için çaba gösterir, değer verir, elinizden geleni yaparsınız. Fakat karşılığında hayal kırıklığı yaşarsınız.
Size değer vermeyen, yalnızca işi düştüğünde sizi hatırlayan, kendi ihtiyaçlarını her şeyin önünde tutan insanlarla karşılaşabilirsiniz.
Böyle zamanlarda “İyi insanların yüzü gülmez.”, “İyi insan olmak insana zarar verir.” gibi düşüncelere kapılabiliriz.
Fakat burada da önemli bir ayrım vardır:
İyi olmak ile kendini yok saymak aynı şey değildir.
Ruhun büyümesi, herkese sınırsız şekilde vermek değildir. Bazen ruhun büyümesi, sınır koymayı öğrenmektir.
Size değer vermeyen bir insana karşı içinizde nefret ve öfke biriktirmeden, fakat onun davranışını da kabul etmeden yolunuza devam edebilmektir.
Eskiden çok değer verdiğiniz bir insana artık farklı bir gözle bakabilmektir.
Onu değiştirmeye çalışmak yerine, kendi davranışınızı değiştirmektir.
Çünkü ruhsal olgunluk, herkesi hayatımızda tutmak değil; kiminle nasıl bir sınır içinde ilişki kuracağımızı bilmektir.
Olumsuzluklar Bizi Kendimize Yaklaştırabilir
Hayatımızda yaşadığımız bazı olumsuzluklar bizi kendimizden uzaklaştırmak yerine, tam tersine kendimize yaklaştırabilir.
Kalbimiz kırılır.
Hayal kırıklığı yaşarız.
Verdiğimiz emeklerin bir anda yok olduğunu düşünürüz.
Ve çoğu zaman öfkemizi hayata yöneltiriz:
“Hayat neden bana bunu yaptı?”
“Karşıma neden hep kötü insanlar çıkıyor?”
“Ben bunu hak edecek ne yaptım?”
Oysa yaşadığımız olayın kendisinden çok, o olay karşısındaki tavrımız ruhsal gelişimimizi belirler.
Hayat bize bazen sessiz bir ders verir.
Bu ders yüksek sesle gelmez. Bize “Şunu öğrenmelisin.” demez.
Sadece bir olay yaşanır.
Ve o olayın içinde bize kendimizi görme fırsatı sunulur.
Belki sınır koymayı öğrenmemiz gerekir.
Belki kendi değerimizi başkalarının sevgisine bağlamaktan vazgeçmemiz gerekir.
Belki her şeyi kontrol edemeyeceğimizi kabul etmemiz gerekir.
Belki de egomuzla, korkularımızla, öfkemizle veya bağımlılıklarımızla yüzleşmemiz gerekir.
Ruhumuzun Büyümesini Engelleyen Nedir?
Kendimize şu soruları sormak önemlidir:
“Ruhumun büyümesine ne engel oluyor?”
“Neyi bırakmakta zorlanıyorum?”
“Neden hâlâ bu olaya, bu insana veya bu kayba tutunuyorum?”
Bu soruları sormadan sürekli hayatı, kaderi ve insanları suçladığımızda, yaşadığımız deneyimin bize göstermek istediği şeyi kaçırabiliriz.
Örneğin çevrenizde sürekli bencil insanların olduğunu düşünüyorsanız ve insanlar yalnızca işleri düştüğünde sizi hatırlıyorsa, belki hayat size “Sen neden kendini bu kadar geri plana atıyorsun?” diye soruyordur.
Belki de vermeyi biliyorsunuz ama sınır koymayı bilmiyorsunuzdur.
Belki sevilmek uğruna kendinizden fazla ödün veriyorsunuzdur.
Belki kendi değerinizi, başkalarının size verdiği değer üzerinden ölçüyorsunuzdur.
İşte farkındalık tam burada başlar.
Kendimizi suçlamak için değil, kendimizi anlamak için içimize dönmemiz gerekir.
Maddi Kayıpların Sessiz Dersi
Bazen hayatımızda maddi kayıplar yaşarız.
Para, mal, mülk veya yıllarca emek vererek oluşturduğumuz bir düzen elimizden gidebilir.
Böyle zamanlarda yalnızca kaybettiğimiz şeye bakarsak, yaşadığımız acının içinde sıkışıp kalabiliriz.
Fakat bir an durup kendimize sorabiliriz:
“Ben gücümü neye bağlıyordum?”
“Parayı yalnızca bir araç olarak mı görüyordum, yoksa güvenliğimin ve değerimin kaynağı hâline mi getirmiştim?”
Çünkü insan bazen sahip olduklarıyla kendisini güvende hisseder.
Parası vardır, güçlüdür.
Maddi imkânları vardır, kendisini değerli hisseder.
Her istediğine ulaşabiliyordur, hayatını kontrol ettiğini düşünür.
Fakat hayatın şartları değiştiğinde ve sahip oldukları azaldığında, kendisini de güçsüz hissetmeye başlayabilir.
İşte burada hayatın sessiz dersi şudur:
“Sen sahip oldukların mısın, yoksa sahip olduklarından bağımsız olarak da kendi gücünü bulabilir misin?”
Belki daha önce hiç çalışmamış, hayatı boyunca hazır gelen imkânlarla yaşamış bir insan, bir gün kendi ayakları üzerinde durmak zorunda kalabilir.
Bu durum yalnızca bir kayıp değildir.
Aynı zamanda emek vermeyi, sabretmeyi, üretmeyi, sorumluluk almayı ve sahip olduklarının değerini bilmeyi öğrenme fırsatı da olabilir.
Burada amaç yaşanan kaybı romantikleştirmek değildir. Maddi kayıplar gerçekten zordur ve insanın hayatını derinden etkileyebilir.
Ancak yaşadığımız zorluğun içinde kendimizi yeniden inşa etme gücünü bulabiliriz.
Ego ile Yüzleşmek
Ruhun büyümesinin önündeki en büyük engellerden biri, insanın kendi içindeki karanlığı görmek istememesidir.
Kibir, öfke, kin, nefret, aşırı kontrol isteği, sürekli haklı olma arzusu, başkalarını suçlama ve kendini başkalarının üzerinde veya altında görme hâli…
Bunlarla yüzleşmek kolay değildir.
Çünkü insan başkasının hatasını görmekte, kendi hatasını görmekten daha başarılı olabilir.
Bir başkasının kibirli olduğunu kolayca fark ederiz.
Ama kendi kibrimizi görmek istemeyebiliriz.
Bir başkasının bencil olduğunu söyleriz.
Fakat kendi ihtiyaçlarımızı sürekli öne koyduğumuzu fark etmeyebiliriz.
Bir başkasının bizi kırdığını anlatırız.
Fakat o kırgınlığın içinde yıllardır taşıdığımız öfkeyi fark etmeyebiliriz.
Çünkü içimizdeki karanlığı görmek, karanlık olmak değildir.
Tam tersine, onu fark etmek aydınlanmanın başlangıcıdır.
Sabır Sadece Beklemek Değildir
Bazı insanlar “Çok sabrettim.” der.
Fakat sabrın içinde sürekli isyan, suçlama, öfke ve “Neden hâlâ olmadı?” düşüncesi varsa, bu gerçekten sabır mıdır?
Sabır yalnızca beklemek değildir.
Sabır; beklerken içimizde olanlarla da yüzleşebilmektir.
Sakin kalabilmektir.
Her şeyi hemen çözmek zorunda olmadığımızı kabul edebilmektir.
Kontrolümüz dışında olan şeyleri zorla değiştirmeye çalışmaktan vazgeçebilmektir.
Ve bazen teslimiyet gösterebilmektir.
Teslimiyet, hiçbir şey yapmamak değildir.
Elimizden geleni yaptıktan sonra, elimizde olmayanı zorlamamaktır.
İşte bu hâl, ruhun olgunlaşmasına yardımcı olur.
Hayat Bazen Bizi Kendimize Getirir
Bazen kendi değerimizi bilmeyip başka insanları hayatımızın merkezine koyarız.
Sevilmek isteriz.
Yalnız kalmaktan korkarız.
Etrafımızda çok insan olsun isteriz.
Bu nedenle kendimizden sürekli ödün veririz.
Maddi ve manevi olarak hep veririz.
Herkesin ihtiyacını düşünür, kendi ihtiyacımızı erteleriz.
Sonra bir gün yalnız kalırız.
Ve hayat bize sessizce şunu gösterir:
“Kendinle nasıl bir ilişkin var?”
Belki de o yalnızlık bir ceza değildir.
Kendimizle tanışabilmemiz için açılan bir alandır.
Bazen hayatın koşturmacası içinde sahip olduğumuz şeylerin değerini unuturuz.
Yediğimiz yemeğin, içtiğimiz suyun, aldığımız nefesin, sağlığımızın, sevdiklerimizin ve sıradan sandığımız küçük mutlulukların farkına varmayız.
Ta ki bir şey eksilene kadar…
O zaman daha önce fark etmediğimiz bir şeyin değerini anlamaya başlarız.
Belki de hayatın sessiz derslerinden biri budur:
Kaybetmeden önce sahip olduklarımızın kıymetini öğrenmek.
Ruhun Büyümesi Bir Bakış Açısı Değişimidir
Bundan bir yıl önce yaşadığınız bir olayı düşünün.
O zaman o olaya nasıl bakıyordunuz?
Bugün aynı olaya baktığınızda düşünceleriniz değişmiş olabilir.
Çünkü aradan geçen zaman size sabrı öğretmiş olabilir.
Kabullenmeyi öğrenmiş olabilirsiniz.
Daha sakin olabilirsiniz.
Eskiden öfkelendiğiniz bir şeye artık daha anlayışlı yaklaşabilirsiniz.
Bir zamanlar yargıladığınız insanları bugün daha farklı değerlendirebilirsiniz.
Eskiden eleştirdiğiniz bir davranışı bugün anlamaya çalışabilirsiniz.
Haklarınıza giren bir insana karşı bile öfkeyle değil, daha sakin ve net bir şekilde sınır koyabilirsiniz.
İşte bunlar ruhsal büyümenin işaretleridir.
Ruhun büyümesi, hiç acı çekmemek değildir.
Aynı acının içinde artık aynı insan olmamaktır.
Aynı olay geldiğinde aynı tepkiyi vermemektir.
Daha önce sizi yıkan bir şeyin karşısında artık kendinizi tanıyabilmektir.
Herkes Aynı Dersi Aynı Şekilde Öğrenmez
Elbette her insan yaşadığı olaydan aynı dersi çıkarmaz.
Bazı insanlar yaşadıkları deneyimden sonra kendilerine döner.
Bazıları ise sürekli başkalarını suçlar.
Bazıları yaşadığı kaybın içinde kendisini yeniden keşfeder.
Bazıları ise aynı öfkeyi, aynı kırgınlığı ve aynı davranışları başka ilişkilerine taşır.
Hayat bazen aynı dersi farklı şekillerde karşımıza çıkarabilir.
Çünkü mesele yalnızca yaşadığımız olay değildir.
Mesele, o olaydan sonra neye dönüştüğümüzdür.
Bir kayıp bizi daha mütevazı yapabilir.
Bir yalnızlık bizi kendimize yaklaştırabilir.
Bir hayal kırıklığı sınırlarımızı öğretilebilir.
Bir maddi kayıp emeğin değerini gösterebilir.
Bir hastalık hayatın ve sağlığın kıymetini fark ettirebilir.
Bir ayrılık, kendimizi başkasında kaybetmemeyi öğretebilir.
Bunların hiçbiri yaşanan acının kolay olduğu anlamına gelmez.
Sadece acının içinde bir anlam bulabileceğimizi gösterir.
Son Söz
Hayatımız boyunca karşımıza çıkan her insanın, her olayın ve her kaybın bize bir şey gösterebileceğini unutmamalıyız.
Bazen hayat bize istediğimizi vermez.
Bazen elimizdekileri alır.
Bazen bizi yalnız bırakır.
Bazen çok güvendiğimiz insanlarla sınar.
Bazen maddi olarak zorlar.
Bazen kalbimizi kırar.
Fakat bütün bunların içinde kendimize dönme fırsatı da vardır.
Bu yüzden yaşadığımız her olumsuzlukta hemen bir suçlu aramak yerine kendimize şu soruyu sorabiliriz:
“Bu yaşadığım olay ruhuma ne öğretiyor?”
Belki sınır koymayı…
Belki sabretmeyi…
Belki affetmeyi…
Belki bırakmayı…
Belki kendimizi sevmeyi…
Belki sahip olduklarımızın kıymetini bilmeyi…
Belki egomuzla yüzleşmeyi…
Belki de hayatı her zaman kontrol edemeyeceğimizi kabul etmeyi…
Unutmayalım:
Hayatın bize sunduğu her zorluk bir ceza değildir.
Bazıları, ruhumuzun büyümesi için önümüze bırakılmış sessiz derslerdir.
Ve belki de ruhun gerçek büyümesi; hayatın hiç zorlaşmaması değil, hayat zorlaştığında bizim içimizde daha sakin, daha bilinçli, daha merhametli ve daha olgun bir insanın ortaya çıkmasıdır.
Çünkü bazen hayat bizi değiştirmek için yüksek sesle konuşmaz.
Sessizce bir ders verir.
Bizim görevimiz ise o sessizliği duyabilmektir.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Birçoğumuz hayatımız boyunca verdiğimiz emeğin, harcadığımız zamanın ve gösterdiğimiz çabanın karşılığını istemekte zorlanmışızdır.
Peki neden?
Öncelikle kendimize şu soruyu sormalıyız: “Ben neden emeğimin karşılığını istemekten çekiniyorum?”
Asıl önce bununla yüzleşmek gerekiyor. “Emeğimin karşılığını istersem karşımdaki kırılır mı?” “Ayıp olur mu?” “Beni yanlış anlar mı?” “Benimle konuşmaz mı?” “Beni sevmez mi?” “Acaba beni maddiyatçı olarak mı görür?”
Bunlar ve buna benzer birçok soru insanın zihninden geçebilir. Fakat burada unutmamamız gereken çok önemli bir şey var: Emeğinizin karşılığını istemek, karşınızdaki insandan bir iyilik istemek değildir. Hakkınız olanı istemektir.
İnsanlar bazen yardım etmeyi, iyilik yapmayı ve sürekli olarak emek vermeyi birbirine karıştırıyorlar.
Elbette ihtiyaç sahibi bir insana yardım edebilirsiniz. Bir dostunuza karşılıksız destek olabilirsiniz. Bir hatır için bir kez, iki kez, hatta üç kez bir şey yapabilirsiniz. Bunların hepsi insanlığın ve gönüllülüğün bir parçasıdır.
Fakat bunu sürekli hâle getirdiğinizde durum değişir.
Çünkü sürekli verdiğiniz emek karşılıksız bırakılıyor, görmezden geliniyor veya alışkanlık hâline getiriliyorsa, burada artık sizin iyi niyetinizin suiistimal edilmesi söz konusu olabilir.
İnsanların sahip olduğu en büyük sermaye zamandır.
Bir düşünün; bir çiftçi sabahın erken saatlerinde kalkıyor, tarlasına gidiyor, toprağı işliyor, tohum ekiyor, suluyor, ürününü yetiştiriyor. Sonra o ürünü topluyor, pazara götürüyor ve satıyor. Bunun karşılığında kazandığı para ile geçimini sağlıyor, ailesinin ihtiyaçlarını karşılıyor, traktörüne mazot alıyor, yeniden tohum ve gübre alıyor ve bir sonraki ürün için tekrar emek veriyor.
Şimdi bu çiftçi yetiştirdiği bütün ürünleri sürekli olarak ücretsiz dağıtsa, bir süre sonra nasıl yeniden üretim yapacak?
Elbette maddi durumu olmayan bir insana yardım edebilir. Bir ihtiyaç sahibine ürününü ücretsiz verebilir. Bir hatır için ikram edebilir. Fakat maddi durumu iyi olan bir insana sürekli olarak ücretsiz vermek zorunda değildir.
Bir kez ikram edersiniz, iki kez edersiniz; fakat bunu sürekli hâle getirdiğinizde karşı taraf zamanla bunu bir hak gibi görmeye başlayabilir.
İşte o zaman iyi niyetiniz, başkasının alışkanlığına dönüşür.
İyi niyet ile kendini kullandırmak arasında çok ince bir çizgi vardır.
Bazen insanlar parayı o kadar çok önemserler ki karşılarındaki insanın verdiği emeği düşünmek akıllarına bile gelmez. Bazen de uyanıklığa kaçar, kendilerine bir bahane bulurlar. “Nasıl olsa söylemiyor.”, “Nasıl olsa istemiyor.”, “Nasıl olsa gönüllü yapıyor.” diye düşünürler.
Özellikle siz iyi niyetliyseniz, vicdanlıysanız ve “hayır” demekte zorlanıyorsanız, bazı insanlar bu özelliğinizi çok kolay kullanabilir.
Benim gözlemlediğim ve yaşadıklarımdan öğrendiğim kadarıyla, insanların bir kısmı karşısındaki kişinin emeğini kendiliğinden düşünüp, “Bunun için sana ne borcum var?” veya “Verdiğin emek için benim yapabileceğim bir şey var mı?” diye soruyor.
Bu nedenle insan, gerektiğinde kendi emeğinin değerini kendisi hatırlatmalıdır.
Ben insanlara enerji, şifa ve rehberlik konusunda destek verdiğim zamanlarda da bunu çok az insanın kendiliğinden sorduğuna şahit oldum. “Emeğin için ne yapabilirim?” veya “Sana ne borcum var?” diye soran insan gerçekten çok azdır.
Böyle durumlarda emeğimi sormayan insanlara çekinmeden, “Benim emeğim bu kadar.” diyebiliyorum.
Çünkü emeğinizi istemek utanılacak bir şey değildir.
Tam tersine, emeğinize ve kendinize duyduğunuz saygının bir göstergesidir.
İnsan kendi sınırlarını çizmezse, başkalarının onun sınırlarını çizmesini bekleyemez.
Siz kendinize saygı göstermezseniz, başkasının size saygı göstermesini beklemek de doğru olmaz.
Bununla ilgili hayatımda yaşadığım bir örneği paylaşmak istiyorum.
Bir seyahat sırasında bir arkadaşım, Bodrum’daki yazlık evini satıp daha büyük bir ev almak istediğini söyledi ve bu konuda benim çalışmamı istedi. Ben de emeğimin karşılığını açıkça söylediğimde, bir anda “Yok, ben öylesine söyledim.” dedi.
Şimdi ben emeğimi istemeseydim ne olacaktı?
Muhtemelen çalışmaya başlayacaktım. Zamanımı ayıracaktım, enerjimi verecektim ve belki de sonunda “Ben zaten öylesine söylemiştim.” denilecekti.
İşte burada insanın kendi sınırını en başından koyması gerekiyor.
Eğer bir çalışma yapacaksanız, daha başlamadan şartları konuşun. “Bu konuda çalışmamı istiyorsanız, emeğimin karşılığı budur.” diyebilmekten çekinmeyin.
İster maddi olarak ihtiyacınız olsun, ister olmasın.
Çünkü mesele yalnızca para değildir.
Mesele emeğin görülmesi, zamanın değerinin bilinmesi ve karşılıklı saygıdır.
Siz zamanınızı veriyorsunuz. Enerjinizi veriyorsunuz. Bilginizi, tecrübenizi ve dikkatinizi veriyorsunuz. Bunların hepsinin bir değeri vardır.
Özellikle cimri davranan, başkasının emeğini küçümseyen veya iyi niyeti sürekli kullanmaya çalışan insanlara karşı sınırlarınızı en başından belirlemeniz gerekir.
Çünkü bazı insanlar size “Param yok.” derken, bir bakarsınız başkasına para harcıyorlar.
Bazıları sizin yaptığınız işi başkasının yaptığını söyleyerek emeğinizi görmezden geliyor.
Bazıları da sizin verdiğiniz desteği, kendi çabasıyla olmuş gibi anlatabiliyor.
Bunlara çok şahit oldum ve yaşadım.
İşte hayatımıza giren bazı insanların bize verdiği derslerden biri de budur.
Hep söyleriz ya; Her insan hayatımıza bir ders vermek ve bir sınavdan geçmemize vesile olmak için gelir.
Belki de bazı insanlar hayatımıza, “Kendi hakkını korumayı öğren.” demek için girer.
Çünkü hakkını istemek kavga etmek değildir.
Hakkını istemek, karşı tarafı küçümsemek değildir.
Hakkını istemek, paraya düşkün olmak hiç değildir.
Hakkını istemek, kendine verdiğin değeri göstermektir.
Bir arkadaşım bir kafe açmış ve kendi yaptığı ürünleri satıyordu. Başka bir arkadaşına bir-iki kez yaptığı ürünlerden ücret almadan ikram etmişti. Fakat ikram edilen kişi, zamanla bunu sürekli hâle getirmeye başladı. Üstelik maddi durumu iyi olmasına rağmen karşısındaki insanın iyi niyetini kullanmaya devam etti.
Oysa o ürünün arkasında ne kadar emek vardı.
Malzeme alınıyor, hazırlanıyor, pişiriliyor, paketleniyor ve müşteriye sunuluyordu. Yani ortada yalnızca bir ürün değil, zaman, emek, para ve enerji vardı.
Bir insan size gönlünden gelerek bir kez ikram etti diye bunu sürekli ücretsiz alma hakkınız olduğunu düşünemezsiniz.
İşte burada iyilik ile suiistimal arasındaki farkı görmek gerekiyor.
Bir de maddi durumu gayet iyi olduğu hâlde başkasının emeğinin karşılığını vermek istemeyen insanlar var.
Bana göre bu çok daha farklı bir durum.
Çünkü burada ihtiyaçtan değil, zihniyetten söz ediyoruz.
Karşınızdaki insanın emeğine değer veriyorsanız, zaten onun hakkını düşünürsünüz. Önce sorarsınız:
“Bunun karşılığında ne yapmam gerekiyor?”
İşte bu soru bile karşınızdaki insana verdiğiniz değeri gösterir.
Elbette herkesin emeğinin karşılığı aynı olmak zorunda değildir. Kimi zaman gönülden yapılır, kimi zaman dostluk adına yapılır, kimi zaman karşılıklı destek olur. Önemli olan bunun iki tarafın da bilgisi ve rızası içinde olmasıdır.
Siz gönüllü olarak bir şey yapıyorsanız, bu sizin seçiminizdir.
Fakat karşı taraf sizin gönüllülüğünüzü bir mecburiyet gibi görmeye başlıyorsa, orada sınır koymanız gerekir.
Çünkü sizin iyi niyetiniz, başkasının hakkı değildir.
Emeğinizin karşılığını istemek, insanlara değer vermediğiniz anlamına gelmez.
Tam tersine, sağlıklı bir ilişkinin temelinde karşılıklı değer ve saygı vardır.
Ben şuna inanıyorum:
İnsan ruhunu ve niyetini gördüğünde, kime ne kadar emek vereceğini de zamanla öğreniyor.
Herkese aynı emeği vermek zorunda değiliz.
Herkese aynı fedakârlığı yapmak zorunda değiliz.
Herkese zaman ayırmak zorunda değiliz.
Ve hiç kimseye kendimizi tüketene kadar vermek zorunda değiliz.
Bazen “Hayır, bu benim emeğim ve bunun bir karşılığı var.” diyebilmek, uzun uzun açıklama yapmaktan çok daha değerlidir.
Unutmayın; emeğiniz yalnızca yaptığınız iş değildir.
Emeğiniz; ayırdığınız zamandır. Emeğiniz; harcadığınız enerjidir. Emeğiniz; yıllar içinde kazandığınız bilgi ve tecrübedir. Emeğiniz; verdiğiniz emektir, gösterdiğiniz özendir ve ortaya koyduğunuz değerdir.
Bu nedenle emeğinizin karşılığını istemekten çekinmeyin.
Bunu yaparken de kırıcı, sert veya hesapçı olmanıza gerek yok.
Sadece açık ve net olun.
“Benim emeğimin karşılığı budur.” demeniz yeterlidir.
Karşınızdaki insan bundan dolayı kırılıyorsa, belki de sizi değil, sizin sınırınızı sevmiyordur.
Çünkü sizi gerçekten değer veren bir insan, emeğinizin karşılığını istemenizi anlayışla karşılar.
Sonuçta insanın kendisine verebileceği en büyük değerlerden biri de kendi emeğine sahip çıkmasıdır.
Siz istemediğiniz sürece herkes sizin emeğinizin değerini kendiliğinden fark etmeyebilir.
Bu yüzden emeğinizi küçümsemeyin.
Zamanınızı küçümsemeyin.
Bilginizi, tecrübenizi ve enerjinizi küçümsemeyin.
Emeğinizin karşılığını istemek ayıp değildir.
Hakkınızı istemek, hakkınızdır.
Ve unutmayın:
Siz kendi emeğinize değer verirseniz, başkalarına da emeğinize nasıl değer vermeleri gerektiğini öğretmiş olursunuz.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın! Nurgül AYABAKAN
Sevgili okuyucularım, bu ayki bilge hikâyemiz ile beraberiz.
Bir ülkede halk hükümdara karşı ayaklanır. Haklıdırlar da. Ne adalet ne düzen kalmıştır ülkede.
Hükümdar ayaklanan halkı meydandaki büyük bir havuzun etrafında toplar ve bir konuşma yapar :
– Eğer isterseniz benden çok kolay bir şekilde kurtulabilirsiniz.
– Böyle isyan etmenize hiç gerek yok.
– Şimdi ben bu havuzu boşalttıracağım üzerini de kapattıracağım.
– Sizden tek isteğim, bu havuzu süt ile doldurmanız.
– Herkes gece yarısından sonra bu havuza tek başına bir kova süt dökecek. Ama herkes.
– Kimse kimseyi görmeyecek. Güneş doğarken hepiniz burada olun.
– Havuz süt ile dolduğunda ben tahtı bırakıp gideceğim.
Ertesi gün sabah olur herkes sevinçle havuzun başına toplanır. Öyle ya artık bu düzenbaz hükümdardan kurtulacaklardır. Hükümdar da gelir ve üzeri kapalı havuz açılır.
Bir de ne görsünler?
Havuz dolmuştur. Ama sütten çok su doludur.
Çünkü, herkes aynı şeyi düşünmüştür.
– Onca sütün içinde benim döktüğüm bir kova suyu kim fark edecek …?
Hükümdar konuşur:
– Gördünüz mü?
– Siz ne iseniz, ben de oyum.
– Siz düzenbaz olduğunuz için, içinizden kimi seçerseniz seçin, sonuç hiçbir zaman değişmeyecek.
– O yüzden ben tahtımda kalıyorum.
– Siz de layık olduğunuz sistemin içinde…
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
“İnsanlar ne derse desin, ne yaparsa yapsın, ben iyiliğe mahkumum. Tıpkı zümrüt yeşilinin, altın renginin ya da morun hep söylediği gibi: “Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın, kendim olup gerçek renklerimi göstermek zorundayım.”
Macus Aurelius, Kendime Düşünceler, 7.15
Stoacılara göre evrendeki her varlığın, insanın, hayvanın ve hatta doğadaki en küçük parçanın bile büyük bütün içinde bir yeri ve işlevi vardır. İnsan, kendisini evrenden bağımsız bir varlık olarak değil; birbirine görünmez bağlarla bağlı büyük bir düzenin parçası olarak görmelidir.
Antik Yunan ve Roma Stoacıları, bugün bildiğimiz bilimsel anlamda atom kavramına sahip olmasalar da maddenin küçük parçacıklardan oluştuğuna dair düşünceler geliştirmişlerdi. Onlara göre evrende hiçbir şey bütünüyle bağımsız değildir. Her varlık ve her eylem, daha büyük bir düzenin içinde yer alır.
Bu anlayışın merkezinde Logos, yani evrene düzen veren akıl ve doğanın yasası bulunur.
Dolayısıyla insanın asıl görevi, başkalarının ne yaptığıyla uğraşmak değil, kendi payına düşen görevi en iyi şekilde yerine getirmektir.
Çünkü hayat boyunca karşımıza iyi insanlar da çıkacaktır, kötü davranan insanlar da. Haksızlık yapan, küçümseyen, kıskanan, inciten veya bizi anlamayan insanlar olacaktır.
Fakat Stoacıların bize hatırlattığı çok önemli bir gerçek vardır:
Başkalarının karakteri bizim sorumluluğumuz değildir. Kendi karakterimiz bizim sorumluluğumuzdur.
Bugün üzerine düşeni yap.
Başına ne gelirse gelsin, insanların sana nasıl davrandığı ne olursa olsun, onların ne düşündüğüne ve ne yaptığına takılıp kalma.
Sen kendi görevine bak.
Dürüst ol. Adil ol. Sakin ol. Vicdanlı ol. Elinden gelenin en iyisini yap. Ve her şeyden önce iyi bir insan ol.
Çünkü başkasının kötülüğü, senin de kötü olman için bir gerekçe değildir.
Bir insan sana haksızlık ettiğinde, onun seviyesine inmek zorunda değilsin. Birisi seni kırdığında, senin de kırıcı olman gerekmez. Birisi sana kötülük yaptığında, senin iyiliğinden vazgeçmen gerekmez.
Çünkü başkasının davranışı onun karakterini gösterir; senin vereceğin karşılık ise senin karakterini.
Marcus Aurelius’un düşüncesinde de bu anlayış çok güçlüdür. İnsanların kusurlarına öfkelenmek yerine, onların da insan olduğunu ve kendi doğalarının içinde hareket ettiklerini hatırlamak gerekir.
Ancak bu, kötülüğü kabullenmek veya haksızlığa sessiz kalmak anlamına gelmez.
Stoacı olmak, her şeye boyun eğmek değil; tepki verirken kendi aklını ve karakterini kaybetmemektir.
Kontrol edemediğin şeyler vardır:
Başkalarının düşünceleri… Başkalarının davranışları… Geçmiş… Sana yapılan haksızlıklar… Hayatın getireceği bazı olaylar…
Fakat kontrol edebileceğin çok önemli bir şey vardır:
Kendin.
Nasıl düşüneceğin… Nasıl konuşacağın… Nasıl davranacağın… Neye dönüşeceğin…
İşte gerçek özgürlük burada başlar.
GÜNÜN GÖREVİ
Her sabah kendine şunu sor:
“Bugün nasıl bir insan olmak istiyorum?”
Sonra cevabını davranışlarınla göster.
Bugün biri seni öfkelendirebilir. Planların bozulabilir. Beklemediğin bir sorun çıkabilir. Birileri seni anlayamayabilir. Hatta haksızlığa uğrayabilirsin.
Bunların hiçbirini tamamen kontrol edemeyebilirsin.
Ama bütün bunların karşısında kim olacağını sen seçebilirsin.
3. Yarın neyi daha iyi yapabilirim? Aynı durum yeniden karşıma çıkarsa nasıl daha bilinçli davranabilirim?
Amaç kendini suçlamak değildir.
Amaç, kendini tanımaktır.
İnsan kendisini yargılamak için değil, geliştirmek için kendine bakmalıdır.
MİNNETTARLIK
Hayatındaki insanları da yeniden düşün.
Sana iyilik yapanları… Sana yol gösterenleri… Seni sevenleri… Sana sabrı öğretenleri… Hatta sana zorluk çıkararak kendi gücünü fark etmeni sağlayanları bile…
Çünkü bazı insanlar hayatımıza bize mutluluk vermek için, bazıları ise bize bir şey öğretmek için girer.
Kendine sor:
“Bu insan bana ne öğretti?”
Belki sabrı… Belki sınır koymayı… Belki affetmeyi… Belki kendine güvenmeyi… Belki de kim olmak istemediğini…
Her deneyim, doğru bakıldığında insanın kendisini tanıması için bir fırsata dönüşebilir.
Ve sonunda Stoacı düşüncenin bütün bu öğretilerini tek bir cümlede toplamak mümkündür:
Başkalarının ne yaptığına değil, senin ne yaptığına bak.
Çünkü hayat boyunca herkes kendi rolünü oynayacaktır.
Kimi iyilik yapacak, kimi kötülük… Kimi seni anlayacak, kimi anlamayacak… Kimi yanında olacak, kimi yolundan ayrılacak…
Sen bütün bunların arasında kendi karakterini koru.
Çünkü senin asıl görevin dünyayı değiştirmekten önce, dünyaya rağmen kendini kaybetmemektir.
Bugün üzerine düşeni yap.
İyi ol.
Adil ol.
Vicdanını koru.
Ve hayat sana ne getirirse getirsin, kendi ruhuna ihanet etme.
Belki de insanın hayattaki en büyük başarısı budur:
Dünyanın bütün karmaşasına rağmen, iyi bir insan olarak kalabilmek.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Şifaya ihtiyaç duyan tüm hastaların ve sağlık arayanların en hayırlı şekilde şifalanmasına niyet ediyorum.
Bolluk ve bereket arayanların hayatlarına bolluk, bereket, huzur ve kolaylık akmasına niyet ediyorum. İş arayanların, kendileri için en hayırlı ve uygun işe kolaylıkla kavuşmalarına niyet ediyorum.
Hayatında sorun, sıkıntı, engel veya zorluk yaşayan herkesin yaşadığı durumların en hayırlı şekilde çözüme, kolaylığa ve olumlu sonuçlara dönüşmesine niyet ediyorum.
Şifa, sevgi, huzur, bolluk, bereket ve pozitif enerjinin ihtiyaç duyan herkese ulaşmasına; bu enerjiden faydalanmak isteyen herkesin onu sevgiyle kabul etmesine ve kendileri için en hayırlı şekilde faydalanmasına niyet ediyorum.
Şifa enerjisi aksın, ihtiyaç duyanlara ulaşsın; beden, zihin, ruh ve yaşam alanlarında hayırlı dönüşümlere vesile olsun.
Tüm niyetlerimin, herkesin en yüksek hayrına olacak şekilde, sevgi, ışık, kolaylık ve güzellikle gerçekleşmesine niyet ediyorum.