POZİTİF DÜŞÜNME: OLUMSUZ DÜŞÜNCELERDEN OLUMLU DÜŞÜNCELERE

Herhangi bir olaya iki farklı bakış açısıyla bakılabilir. Biri olumlu bakış açısı, diğeri ise olumsuz bakış açısıdır. Olumlu bakış açısı, her türlü durumda iyiyi bulan bir yaklaşımdır. Olumsuz bakış açısı ise, iyi koşullarda bile kusur bulma tutumunu ifade eder. Örneğin, biri bize yarım bardak çay vermişse, olumsuz bakış açısına sahip bir kişi “Sadece bu kadar mı çay?” diye kızar; oysa olumlu bakış açısına sahip bir kişi tam tersini düşünür: “Yarım bardak olması önemli değil, en azından biraz çay içtim!” Yani, olumlu düşünme olumlu bakış açısından kaynaklanır.

Olumsuzluk aklın, olumluluk ise kalbin lehinedir. Gördüğümüz gibi, dünyadaki her acı olumsuz, yani negatif bir bakış açısından kaynaklanır. Dünyadaki şiddet, yalan, hırsızlık ve zina olumsuz olarak nitelendirilir. Oysa doğruluk, şiddetsizlik, hırsızlık yapmamak ve iffet olumlu olarak nitelendirilir.

Hem kendi bakış açımızda hem de yakınımızdaki ve çevremizdekilerin bakış açısında olumlu ve olumsuz unsurlar bulunabilir. Ancak günümüz çağında çoğunlukla olumsuzlukları daha çok görüyoruz. Bakış açımız olumlu mu yoksa olumsuz mu? Bunu nasıl anlayabiliriz? Olumsuzluğa ne sebep olur? Olumsuzluk bizi ve başkalarını nasıl etkiler? Olumlu düşünmenin gücü nedir? Hayatta nasıl olumlu olunur? Olumsuzluğu olumluya çevirmenin anahtarı nedir? Burada, tüm bu soruların ayrıntılı bir analizini bulacaksınız; bu sayede olumsuz düşüncelerden olumlu düşüncelere geçebilir ve hayatta mutluluk ve huzur deneyimleyebiliriz.

Olumsuzluğu ve olumluyu nasıl ayırt edersiniz?

Olumlu ve olumsuz bakış açılarını ayırt etmenin ölçütü şudur: Başkalarına mutsuzluk veren, kendine mutsuzluk veren, başkalarını kıskanmamıza, kınamamıza veya intikam almamıza neden olan her bakış açısı olumsuzdur. Bunun tam tersi olan, yani hem kendine mutluluk getiren hem de başkalarını mutlu eden bir bakış açısı ise olumlu bir bakış açısıdır.

Dünyevi hayatta, olumsuz bir bakış açısının sürekli olarak etkili olduğunu biliyoruz, oysa olumsuz bir zihnin asla olumlu bir yaşam sağlamayacağını da biliyoruz. Olumlu bakış açısı ise neredeyse hiç kullanılmıyor. Olumlu ve olumsuzluk, aşağıdaki gibi belirli özellikler ve sonuçlar temelinde ayırt edilebilir:

Olumlu bakış açısı, olumsuzlukta iyiliği bulur.

Pozitif, iyiliğe yönelmiş bir bakış açısı, olumsuzlukta bile iyiliği bulan bir görüş demektir. Her konuda, her yerde sadece olumluyu görebilmek, Samyak Darshan veya Samyak Drashti (doğru görüş, doğru bakış açısı) olarak adlandırılır.

Dünyevi etkileşimlerde olumlu bir bakış açısına sahip olanlar, sadece küçük meselelerde değil, büyük olaylarda bile yalnızca iyiliği görebilirler. Olumlu bir vizyonun olduğu yerde, çatışma, yanma, kıskançlık, anlaşmazlık veya kavga olmaz. Olumlu bir vizyona sahip kişi kendisi mutludur. Dahası, bu olumlu titreşimler çevresindeki insanlara da ulaşır ve bu nedenle onlar da mutlu olurlar.

Olumlu bir vizyona sahip bir kişi başarısızlıkla karşılaştığında, hayal kırıklığına uğrayıp kenara çekilenlerden olmaz. Bunun yerine, “Olacak. Deneyeyim!” diyerek olumlu bir tavırla denemeye devam eder.

Olumlu bir bakış açısına sahip bir insanın kalbi duygular ve insanlıkla doludur. Eğer biri ona hakaret ederse , “Bana böyle hakaret edildiğinde canım acıyor; bu yüzden ben de kimseye böyle hakaret etmemeliyim” diye düşünerek olumlu bir sonuca varır ve yoluna devam eder. Olumlu bir bakış açısının olduğu yerde, kin, öfke, zihinsel bir not veya herhangi bir şikayet yoktur. Bu, olumlu ve olumsuzluğu ayırt etmenin önemli bir anahtarıdır.

Bakış açısı tamamen olumlu hale geldiğinde, karşıdaki kişi ne kadar olumsuz davranırsa davransın, onda olumsuzluk ortaya çıkmaz. Hayata olumlu bakış açısı dünyevi etkileşimlerle başlar ve maneviyatın basamaklarını tırmanarak bizi doğrudan Ruh’a götürür.
     Olumsuzluktan kaynaklanan acı

Birçok insanın doğası öyledir ki, yalnızca olumsuzlukları görmeye odaklanırlar. Küçük bir rahatsızlık veya acı karşısında anında olumsuz bir yön bulurlar ve sürekli bundan mustarip olurlar. Ne yazık ki, çocukluğumuzdan beri bizi yetiştirmek için ellerinden gelen her şeyi yapan anne babalarımız bile, iyiliklerini unutur ve onların muazzam olumsuz yönlerini görürüz! Olumsuz ego o kadar hassas hale gelmiştir ki, birisi en ufak bir hatamızı bile işaret ederse veya biraz acı çekmek zorunda kalırsak, ilişkiyi koparmaya hazır hale gelir. Bu olumsuzluk arttıkça, ilişkilerden uzaklaşma, evden ayrılma veya nihayetinde dünyevi hayata son verme düşüncesi akla gelir.

Bir yerde başarıya ulaşılamaması, olumsuz bakış açısının insanı büyük bir acıya sürüklemesine neden olur. Başarısızlık anında , tekrar denemek yerine, olumsuz insanlar sürekli olarak “Yapmak istiyorum ama yapamıyorum!” gibi yakınırlar ve bu da içsel olarak başarısızlıklarını savunmalarına yol açar.

Olumsuzluktan kaynaklanan çatışmalar

Uzun süre birlikte yaşamak zorunda kaldığımız yakınlarımız hakkında olumsuz düşünceler birikmeye devam eder. Özellikle dar görüşlü olanlar böyle bir durumda bütünü göremezler. Bu nedenle, gördükleri kadarıyla hızlıca fikir beyan ederler ve olumsuz bir tablo çizerler. Ardından, kişiyle aralarında mesafe oluşmaya başlar ve bu mesafe arttıkça çatışmalara, kavgalara ve hatta tartışmalara yol açar.

Eğer gelin kayınvalidesi tarafından incitilse, kayınvalidesinin bunu kendisine yaptığını hatırlamaya devam eder ve acı çeker. Sadece bu da değil, içsel olarak bir zihinsel not oluşturulur, kalbine kazınır ve ölümüne kadar bu zihinsel not silinmez. İncinen kişi bunu rahatlıkla unutmuştur, ancak incinen kişi hatırlamaya ve acı çekmeye devam edecektir. Sonuç olarak, kişi sürekli bir yük altında kalır.

Olumsuzluktan kaynaklanan şüphe

Olumsuz bakış açısına sahip insanlar çok şüpheci ve kuşkucudurlar. İçlerinde, zekâ öyle garip bir şekilde çalışır ki, kişi kendisi bile bunun farkına varamaz. Sonuç olarak, onlarla birlikte yaşayan veya onlarla temas kuran insanlar çok acı çeker. Çünkü o kişi her konuda şüphecidir ve hiçbir şeyi doğru görmez. Örneğin, koca başka bir kadınla konuşup gülüyorsa, karısı şüphelenir ve “Onda ne gördün?” diye sorar. Koca da karısı başka biriyle konuştuğunda şüphelenir. Sonuç olarak, karı kocanın hayatında çatışmalar baş gösterir.

Olumsuzluk intikamını alır.

Bu, olumlu ve olumsuzluğu ayırt etmenin açık bir anahtarıdır. Olumsuz bakış açısına sahip bir kişi birinden zarar görürse, intikamını alana kadar huzur içinde oturamaz. “Bana bunu söyledi, ben de ona şunu, bunu, bunu söyleyerek karşılık vereceğim. Onu hizaya getireceğim” gibi düşünceler sürekli içinden geçer. “Göze göz, dişe diş” ilkesini uygulamaya çalışır.

Örneğin, ofiste, eğer bir kişi meslektaşı tarafından hakarete uğramışsa veya meslektaşını kıskanıyorsa, tüm dikkati sürekli olarak sadece o meslektaşına yönelir. Meslektaş bir hata yaparsa, hemen üstüne şikayette bulunur. İş hayatında hakarete uğrarsa, gidip gelir vergisi dairesine “Bu işte çok fazla usulsüzlük var” diye şikayette bulunur. Sonra o kişi sıkıntıya düşer ve kişi bundan hayvani bir zevk alır.

Olumsuzluk, iyi olan şeylerde bile kusur bulur.

Bazı insanların son derece olumsuz bir zihniyeti vardır. Birisi onlar için olumlu bir şey yapsa bile, sadece olumsuzluk görürler. Birisi onlara iyilik yapmaya çalışsa bile, sadece olumsuzluk görürler.

Örneğin, yardım etme isteğiyle birisi onlara yüz bin rupi teklif ederse, olumsuz düşünen bir kişinin zihni tam tersini düşünecektir: “Beni aşağılamak istiyor ve sonra bu adama para verdiğim için beni küçük düşürecek. Ben bir dilenci miyim?”, oysa diğer kişinin aslında böyle kötü bir niyeti yoktur.

Olumsuzluk, kusur bulmaya ve dedikoduya yol açar.

Bu, olumlu ve olumsuzluğu ayırt etmenin en basit anahtarıdır. Kendini başkalarından üstün göstermek, sürekli olarak “Ben başkalarından daha iyiyim, diğeri ne kadar kötü” diye kanıtlamaya çalışmak, başkalarını olumsuz bir ışık altında göstermek, olumsuz düşünceli insanların en büyük kusurudur. Kusur bulmak, arkadan konuşmak ve dedikodu yapmak, bunların hepsi sadece olumsuz düşünceye sahip olanlara aittir. İki kişi karşılaştığında, üçüncü bir kişi hakkında olumlu bir şey konuşmak yerine, genellikle sadece olumsuz konuşmalar yaparlar. İçlerinde o kadar çok olumsuzluk vardır ki, sadece insanlar hakkında olumsuz konuşmalar devam eder. Ve insan, olumsuz konuşmalara katıldığının farkına bile varmaz. Dedikodu yoluyla, sürekli olarak insanların özel hayatlarına burnunu sokmak, olumsuz konuşmalar yaymak, küçük sorunları abartmak ve bundan hayvani bir zevk almak çok ciddi bir hastalıktır.
     Kaynak:Param Pujya Dada Bhagwan

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN FARKINDALIĞI

Kendini Kandırmak En Büyük Düşmanındır

“Zeno’ya göre bilgiyi sıkıca kavramanın önündeki en büyük engel kişinin kendini kandırmasıdır.”

                                                             Laertios Diogenes, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, 7.23

Kendini kandırmak ve büyüklük taslamak. Bunlar sadece rahatsız edici karakter özellikleri değildir. Ego rahatsız edici ve iğrenç bir özellikten çok daha fazlasıdır. O daha çok öğrenme ve gelişme yeteneklerimizin en azılı düşmanıdır.

Epiktetos’un da dediği gibi, “Bir kişinin halihazırsa bildiğini düşündüğü şeyi öğrenmeye başlaması imkansızdır.” Eğer bugün mükemmel, dahi ve herkes tarafından hayranlıkla izlenen biri olduğumuzu düşünürsek ne gelişebilir ne bir şeyler öğrenebilir ne de başkalarına saygı duyabiliriz. Bu açıdan bakıldığında ego ve kendini kandırmak sahip olmak istediğimiz her şeyin önündeki engellerdir. Çünkü bizi her şeye sahip olduğumuza inandırırlar.

Bu yüzden de egoyu kendi silahları olan nefret ve aşağılama ile vurmalı ve mümkünse tek bir dakika bile yanımıza yaklaşmasına izin vermemeliyiz.

Kaynak: Stoacının Günlüğü

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

ÇOK AZ İNSAN GERÇEKTEN DÜRÜST

Sevgili okuyucularım,

Bu hayatta insanın gerçekten ihtiyaç duyduğu şey ne para, ne makam, ne de kalabalıklar… İnsanın en büyük ihtiyacı dürüstlüktür. Çünkü dürüstlük yoksa, geriye kalan her şey sadece bir görüntüden ibarettir. Parlak ama içi boş bir kabuk…

Şunu açıkça söylemek gerekir: Yalanın rengi olmaz. “Pembe yalan”, “beyaz yalan” gibi ifadeler sadece vicdanı rahatlatmak için uydurulmuş bahanelerdir. Yalan, yalandır. Küçüğü de büyüğü de aynı kapıya çıkar. Ve dürüst olmayan bir insan, er ya da geç sizi de o yalanın içine çeker. Size bir şey katmaz; aksine sizden götürür. Güveninizi, huzurunuzu, zamanınızı…

Bu yüzden gerekirse yalnız kalın. Ama hayatınıza dürüst olmayan insanları almayın. Çünkü bir insanı olduğu gibi kabul etmek başka, onun yanlışlarını görmezden gelmek bambaşka bir şeydir. Yanlışı görüp susmak, o yanlışa ortak olmaktır.

Bugün herkes dürüstlükten bahsediyor. Herkes kendini “dürüst insan” olarak tanımlıyor. Ama iş dönüp dolaşıp kendisiyle yüzleşmeye geldiğinde, o cesareti çok az kişi gösterebiliyor. Çünkü dürüstlük, sadece doğruyu söylemek değildir; dürüstlük, önce kendine karşı çıplak kalabilmektir. Maskesiz, filtresiz, bahanesiz…

En basit örnekleri düşünün. Siyaset konuşulurken ya da futbol tartışılırken insanlar nasıl da körleşiyor. Herkes karşı tarafın hatasını ezbere sayıyor. Ama kendi tuttuğu taraf söz konusu olduğunda, bir anda sağırlaşıyor, körleşiyor. “Onlar haksız” demek kolay. Peki ya “biz de hata yaptık” diyebilmek? İşte gerçek dürüstlük tam burada başlar. Ama fanatizm, dürüstlüğün en büyük düşmanıdır. Çünkü fanatik insan gerçeği değil, sadece inanmak istediğini görür.

Günlük hayatta da durum farklı değil. Küçük gibi görünen ama karakteri ele veren sayısız olay yaşanıyor. Markette kırılan yumurtayı yerine bırakıp sağlamını almak… Belki kimse görmedi diye rahatlamak… Ama o paketi alan bir başkasının yaşayacağı mağduriyeti hiç düşünmemek… İşte tam da burada dürüstlük kaybolur. Çünkü dürüstlük, kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapabilmektir.

Bir başka gerçek: İnsanlar hatalarını kabul etmek yerine inkâr etmeyi seçiyor. Suçu başkasına atıyor. Söylediklerini reddediyor. Oysa insanı insan yapan şey hatasız olması değil, hatasını kabul edebilmesidir. Hatasını inkâr eden biri, sadece gerçeği değil, karşısındaki insanın emeğini de yok sayar.

Bir başka örnek: Çalıştığınız yerde bir kişi usulsüzlük yapıp şirkete zarar veriyor. Buna rağmen çevresindeki insanlar onu sosyal medyada desteklemeye, paylaşımlarını beğenmeye devam ediyor. Bu da yanlış yapanı desteklemek anlamına gelir. Aslında destekleyen kişinin de karakteri burada ortaya çıkar.

Daha da düşündürücü olan ise şudur: Yanlış yapanı destekleyenler… Bir insanın yaptığı haksızlığı bile bile onu alkışlamak, yanında durmak, görmezden gelmek… Bu, en az o yanlışı yapmak kadar tehlikelidir. Çünkü kötülük, sadece yapanla değil, susan ve destekleyenle büyür.

Gerçek şu ki; dürüst insan ile dürüst olmayan insan aynı yerde duramaz. Aynı sofrada oturabilirler belki, aynı ortamda bulunabilirler… Ama aynı değerleri taşıyamazlar. Çünkü dürüstlük, insanın karakteridir. Ve karakter, eninde sonunda kendini belli eder.

Bugün birçok insan, kendini olduğundan farklı göstermek için yalan söylüyor. Okumadığı okulu okumuş gibi anlatıyor, gitmediği yerleri gezmiş gibi gösteriyor… “Ne var bunda?” diyenler olabilir. Ama asıl mesele burada başlar. Çünkü bir insan, küçük bir yalanı kendine hak görüyorsa, büyük yalanlar için de zemin hazırlıyordur.

Unutmayın: Menfaat için dürüstlüğünden vazgeçen insan, en tehlikeli insandır. Çünkü onun için doğru ya da yanlış yoktur; sadece çıkar vardır. Bugün başkasını savunur, yarın sizi satar. Bugün yanınızda durur, yarın yok sayar.

Bu yüzden bir karar vermek zorundasınız: Kalabalıkların içinde sahte ilişkilerle mi yaşamak, yoksa az insanla ama gerçek bir hayat mı sürmek?

Aileniz bile olsa… En yakınınız bile olsa… Dürüstlüğünüzden vazgeçmeyin. Yanlışı yanlış olarak söyleyin. Yüzleşmekten korkmayın. Çünkü dile getirilmeyen her yanlış, büyüyerek geri döner. Üstü örtülen her hata, başka hataların yolunu açar.

Evet, dürüst olmak kolay değildir. Bazen yalnız kalırsınız. Bazen yanlış anlaşılır, hatta kaybedersiniz. Ama şunu unutmayın: Kendinizi kaybetmediğiniz sürece, aslında hiçbir şey kaybetmiş sayılmazsınız.

İnsan, kendisiyle dürüst olduğunda değişir. O zaman yalanın ne kadar ucuz, dürüstlüğün ne kadar değerli olduğunu anlar. Ve o noktadan sonra, sahte insanlarla vakit geçirmek istemez. Yalnız kalmayı göze alır; ama kendine saygısını kaybetmez.

Çünkü gerçek huzur, dışarıda değil, insanın kendi içindeki doğrulukta saklıdır.

Ve şunu unutmayın…

Gerçek sevgi, gerçek güven, gerçek bağlar…
     Hepsi tek bir yerden doğar: Dürüstlükten.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

 

İNSAN ÖFKESİNİ NASIL YENER?

Sevgili okuyucularım, bu ayki kitap paylaşımın bir bölümünün paylaşıyorum.

“Bir adam, kardeşini kendisine artık öfkelenmemesi konusunda, nasıl ikna edebileceğini Epiktetos’a danıştığında, Epiktetos şöyle yanıt verdi:

  • Felsefe, bir adama dışsal bir şey elde etmeyi vaat etmez. Eğer öyle olsaydı, felsefe, kendi alanında olmayan bir şeyi kabul ediyor olurdu. Çünkü marangozun malzemesi ağaç ise, heykeltıraşın malzemesi ahşapsa, yaşam sanatının malzemesi de her bireyin kendi hayatıdır.
  • O zaman kardeşimin malzemesi nedir?
  • Bu, yine onun sanatına aittir fakat seninkine gelince, o dışsal şeylerden biridir, tıpkı bir parça arazi, sağlık, itibar gibi. Ama felsefe, bunların hiçbiri için söz vermez. Her durumda yöneten kısmı doğaya uygun uygun tutacağım. Kimdir bu yöneten kısım? Benim içinde bulunduğum kişi.
  • O zaman kardeşim bana öfkelenmeyi nasıl bırakacak?
  • Onu bana getir ve ona söylerim. Ama sana, onun öfkesiyle ilgili bir şey söylemem. 
    Epiktetos’a danışan adam, “Şunu öğrenmek istiyorum; kardeşim benimle barışmasa bile, nasıl doğaya uygun bir durum kalacağım?” dediğinde, Epiktetos şöyle dedi: Hiçbir büyük şey aniden ortaya çıkmaz çünkü üzüm ya da incir bile böyle değildir. Şimdi bana bir incir istediğini söylersen, sana zaman gerektiğini söylerim. Önce çiçek açması gerek, sonra meyve vermeli, sonra da olgunlaşmalı. Yani, bir incir ağacının meyvesi aniden be bir saatte olgunlaşmaz ve bir insanın zihninin meyvesine de bu kadar kısa bir zamanda ve bu kadar kolay sahip olmayı bekleyemezsin. Bekleme, sana söylesem bile.
    Eğer filozofların söyledikleri doğruysa, tüm insanların bir ilkesi vardır; onay verme durumunda, bir şeyin böyle olmadığına dair inanç ve yargıyı askıya alma durumunda, bir şeyin  belirsiz olduğuna dair inanç ve yargıyı askıya alma durumunda, bir şeyin böyle olmadığına dair inanç ve yargıyı askıya alma durumunda, bir şeyin belirsiz olduğuna dair inanç gibi; aynı şekilde, bir şeye doğru hareket ettiğimizde, o şeyin kişinin çıkarına olduğuna dair bir inanç vardır. Bir şeyin faydalı olduğunu düşünmekle başka bir şeyi istemek ya da bir şeyin uygun olduğunu yargılayıp başka bir şeye yönelmek mümkün değildir. O zaman, niçin çoğunlukla öfkeleniyoruz? “Onlar hırsız ve soygunculardır”, diyebilirsiniz. Peki, hırsız ve soyguncular demek ne anlama gelir? Onlar, iyi ve kötü konusunda yanılıyorlar. O zaman onlara öfkelenmeli miyiz, yoksa onlara acımalı mıyız? Ama onlara hatalarını gösterin, göreceksiniz ji hatalarından vazgeçeceklerdir. Eğer hatalarını görmüyorsa, onların şu anki görüşlerden üstün hiçbir şeyleri yoktur.
    O zaman “bu hırsız ve soyguncular yok edilmelidir,” diyor musunuz? Asla böyle demeyin, daha çok şu şekilde söyleyin: “Bu adam, en önemli şeyler konusunda yanılmış ve aldatılmış, sadece beyazla siyahı ayırt eden görme gücünde değil, iyi ile kötü arasındaki farkı ayırt eden gücünde körleşmiş. “Onu yok etmeli miyiz? Eğer böyle söylerseniz, söylediğinizin ne kadar insanlık dışı olduğunu göreceksiniz ve bunun, kör ve sağır bir adamın yok etmemiz gerektiğini söylemekle aynı olduğunu anlayacaksınız. Ama en büyük zarar, en büyük şeylerin yokluğudur; her insanın en büyük şeyi de, olması gerektiği gibi olan irade ya da tercihtir ve bir insan bu iradeden mahrum kalırsa, o zaman niçin ona öfkeleniyorsunuz?”

    Her şey gönlünüzce olsun!
    Sevgi ve ışıkla kalın!..
    Nurgül AYABAKAN  

ANI YAŞA VE FARKINDA OL

Sevgili okuyucularım, bu ayki bilge hikâyemiz ile beraberiz.

Bir zamanlar, bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi: “Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı, kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, giriştiğim her işi başarırdım.”

Krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun anı, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse, ona büyük bir ödül vereceğini duyurdu. Bilgeler, kralın huzurunda toplandı; fakat sorulara verdikleri yanıtlar, birbirinden tümüyle farklı oldu.

Kral, hâlâ doğru yanıtları aradığı için, yakınlardaki bir bilgeye danışmaya karar verdi. Bilge kişi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşıyor; yanına halk dışında kimseyi kabul etmiyordu. Bu nedenle kral, halktan biri gibi giyindi ve yola düştü.

Bilge kişinin yaşadığı kovuğa yaklaştıklarında, kral atından indi ve korumalarını orada bırakıp yola tek başına koyuldu. Bilgenin olduğu yere vardığında onu, yaşadığı kovuğun önüne çiçek tarhları kazarken gördü.

“Ey bilge kişi, size birkaç önemli konuda danışmaya geldim” dedi. “Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla gereksinim duyduğum, dolayısıyla ötekilerden daha fazla ilgi göstermem gereken kişiler kimdir? En önemli ve her şeyden önce gelen sorum ise şu: Kendimi vermem gereken işler nelerdir?”

Bilge, büyük bir dikkatle kralı dinledi, fakat bir yanıt vermedi. Döndü, yapmakta olduğu işini sürdürdü.

“Yoruldunuz” dedi kral. “Küreği bana verin de siz biraz dinlenin.”

Bilge kişi, “Sağ olun” dedi ve küreği krala verdi; yere oturup dinlenmeye başladı.

Kral, iki tarh kazdıktan sonra sorularını yineledi. Bilge kişi, ona yanıt vermek yerine ayağa kalktı; elini küreğe uzattı ve “Siz biraz dinlenin; bir parça da ben çalışayım” dedi.

Fakat kral, küreği ona vermedi; tarh kazmayı sürdürdü. Saatler birbirini kovalıyor, güneş yavaş yavaş ağaçların ardından batmaya başlıyordu. Sonunda, kazmayı toprağa saplayıp bilgeye döndü:

“Ey bilge kişi, senin yanına, sorularıma bir yanıt bulmak için geldim” dedi. “Eğer yanıt vermeyeceksen, söyle de evime döneyim.”

Bilge kişi, gözlerini uzaklara dikti. “Bak, bir adam koşarak buraya geliyor” dedi. “Bakalım kimmiş, ne istiyormuş…”

Kral, arkasına döndüğünde, bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi; sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve bilge kişi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral, yarayı elinden geldiğince yıkadı; mendiliyle ve bilge kişinin havlusuyla sardı; kanı durdurdu. Adam, bir süre sonra kendisine gelince, içecek bir şey istedi. Kral, dereden taze su getirdi, verdi. Bu arada akşam olmuş, hava soğumuştu. Kral, bilge kişinin de yardımıyla, yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam, gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral, koşuşturmaktan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğin dibine çöktü ve orada uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.

Sabah uyanınca, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu anımsamaya çalıştı.

Kralın uyandığını gören adam, zayıf bir sesle “Beni affedin” dedi krala. Kral, “Sizi tanımıyorum. Üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki” dedi; ama adam, konuşmasını kesmedi:

“Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum” dedi. “Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza bilge kişiyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de pusuya yattığım yerden çıkıp sizi aramaya koyulduğumda, korumalarınıza yakalandım. Onlar beni tanıdılar ve öldürmek istediler. Ellerinden kurtuldum; ama yaralıydım; yaramdan kan akıyordu. Siz dün akşam yaramı sarmasaydınız, kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim; fakat siz benim yaşamımı kurtardınız. Eğer yaşarsam, şimdiden sonra en sadık köleniz olarak size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi yapmalarını emredeceğim. Affedin beni.”

Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu. Onu yalnızca affetmekle kalmadı; uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını da söyledi. Ayrıca, el koyulan tüm mallarının geri verileceğini de bildirdi.

Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıktı ve orada yine çiçek tarhı kazan bilgeden, sorularına yanıt vermesini bir kez daha istedi.

“Siz, beklediğiniz yanıtınızı çoktan aldınız” dedi bilge ve şöyle sürdürdü sözlerini:

“Dün eğer benim güçsüzlüğüme acımayıp şu tarhları kazmasaydınız, buradan ayrılacaktınız ve geri dönerken şu adamın saldırısına uğrayacaktınız. Yani dün sizin için en önemli an, tarhları kazdığınız andı. Sizin için en önemli kişi bendim ve sizin için en önemli iş, bana iyilik yapmaktı. Daha sonra yaralı adam koşarak geldi yanımıza. Sizin için en önemli an, onunla ilgilendiğiniz andı. Çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, o adam sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla o zaman sizin için en önemli kişi oydu. Ve yine o zaman en önemli işiniz de onun için yaptıklarınızdı.”

Bilge, bunları söyledikten sonra krala bir de öğüt verdi:

“Sizin için en önemli anın, içinde bulunduğunuz an olduğunu hiçbir zaman unutmayın. Çünkü, yalnızca o an, elimizden bir şey gelebilir. Sizin için en önemli kişi ise o an birlikte olduğunuz kişidir. Çünkü hiç kimse, bir başka kişiyle bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez. Ve sizin için en önemli iş, iyilik yapmaktır. Çünkü, kişinin bu dünyaya gelmesinin tek nedeni budur.”

Kaynak: Düşündüren Öyküler Kitabı

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN FARKINDALIĞI

Her iyi düşünce, söylediğiniz her güzel söz, hissettiğiniz her sevgi dolu duygu ve yaptığınız her iyi davranış, varlığınızın frekansını biraz daha yükseltir.

Frekansınız yükseldikçe, hayatın kapıları size yeni bir bilinçle açılmaya başlar. O zaman yeni bir hayatın ve yeni bir dünyanın aslında hep orada olduğunu fark edersiniz.

Yaydığınız pozitif enerji, yalnızca sizi değil; dünya gezegeni üzerinde yaşayan her canlıyı da etkiler. Çünkü evrende hiçbir enerji kaybolmaz, her şey birbirine bağlıdır.

Siz kendinizi yükselttikçe bilinciniz genişler, kalbiniz aydınlanır. Ve siz yükseldikçe, farkında olmadan bütün dünyayı da yükseltmeye başlarsınız.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

İNSAN KENDİ DÜŞÜNCESİNDEN VE EYLEMİNDEN SORUMLUDUR

Sevgili okuyucularım,

İnsan çoğu zaman hayatında yaşadığı olayların dış etkenlerden kaynaklandığını düşünür. Başına gelen mutlulukları ya da acıları çoğu zaman kaderin, insanların ya da şartların sonucu olarak görür. Oysa insanın hayatını şekillendiren en güçlü unsur kendi düşünceleridir.

“İnsan ne düşünüyorsa odur” sözü, insanın yalnızca varlığını değil, yaşamının bütün yönlerini anlatır. Çünkü insanın karakteri, zamanla zihninde biriken düşüncelerin toplamından oluşur.

Nasıl ki bir bitki tohumu olmadan ortaya çıkamazsa, insanın hiçbir eylemi de düşünce olmadan ortaya çıkmaz. Her davranışın, her sözün ve her tepkinin arkasında bir düşünce vardır. Bu düşünce bazen bilinçli olarak oluşur, bazen de insanın farkında bile olmadığı bilinçaltından yükselir.

Bu nedenle eylem, düşüncenin çiçek açması gibidir. Yaşamda yaşadığımız acılar da mutluluklar da çoğu zaman bu düşüncelerin meyvesidir. İnsan aslında kendi zihninde ektiği tohumların sonuçlarını toplar.

İnsan sürekli gelişen ve dönüşen bir varlıktır. Onu geliştiren de yine kendisidir, yavaş yavaş tüketen de. İnsan zihninde ya kendini yıkıma götürecek düşünceler üretir ya da sevgi, huzur ve mutluluk getirecek düşünceler geliştirir. Zamanla bu düşünceler onun karakterini ve yaşam biçimini oluşturur.

Çoğu insan hayatına istediği şeyleri çektiğini düşünür. Oysa insan çoğu zaman istediği şeyleri değil, yaptığı ve düşündüğü şeyleri hayatına çeker.

Zihin bir bahçe gibidir. Bu bahçeye hangi tohumları ektiğimiz, zamanla hangi meyveleri toplayacağımızı belirler. Eğer zihnimizde korku, öfke, kıskançlık ve kırgınlık gibi olumsuz düşünceler varsa, bu düşünceler zamanla davranışlarımıza da yansır.

Bazen hiç beklemediğimiz bir anda olumsuz bir davranış sergileyebiliriz. O anda çoğu zaman kendimize şu soruyu sormayız: “Bu davranışın altında hangi düşünce var?”

Oysa her eylemin ardında mutlaka bir düşünce vardır. Bilinçaltında biriken düşünceler, zamanla farkında olmadan davranışlara dönüşür.

Bir çiftçi iyi bir ürün almak istiyorsa toprağına iyi tohum ekmek zorundadır. Aynı şekilde insan da zihnine hangi düşünceleri ekerse hayatında onun karşılığını alır.

Zihni besleyen en güçlü duygu sevgidir. Ancak sevginin gerçek bir eyleme dönüşebilmesi için zihnin olumsuz düşüncelerden arınması gerekir. Çünkü zihin olumsuz düşüncelerle doluysa, ortaya çıkan sevgi çoğu zaman şartlara bağlı olur.

İnsan bazen güzel sözler söyleyebilir, iyilik yapabilir. Fakat bilinçaltındaki olumsuz düşünceler dönüşmediği sürece bu davranışlar kalıcı bir sevgiye dönüşmez.

İnsanın gelişim yolculuğundaki en önemli adım, kendi iç dünyasını dürüstçe görebilmesidir. Ancak çoğu insan zihnindeki olumsuz düşünceleri kabul etmek istemez.

Şifa ve rehberlik yaptığım kişilerde bunu sıkça gözlemliyorum. Zihinlerinde olumsuz düşünceler olduğunu söylediğimde çoğu zaman şu cevabı alırım:
“Hayır, ben pozitif bir insanım.”

Oysa insanın şifalanması, önce kendi içindeki olumsuz düşünceleri kabul etmesiyle başlar.

Yaşamın içinde karşılaştığımız zorluklar, haksızlıklar ve acılar elbette insanın ruhunda izler bırakır. Bu izler bazen korkuya, bazen kırgınlığa, bazen de öfkeye dönüşebilir.

Örneğin size yapılan bir haksızlık, zihninizde olumsuz bir düşünce oluşturur. Bu düşünce zamanla öfke olarak eyleme dönüşebilir. İşte bu nedenle her eylemin altında bir düşünce vardır.

İnsan ancak farkındalık geliştirdiğinde kendi içindeki bu düşünceleri görebilir ve dönüştürebilir. Çünkü olumsuz düşünceler insanın yaşam enerjisini düşürür ve hayatını ağırlaştırır.

Nasıl ki bir çiftçi toprağını doğru şekilde gübrelemez ve zamanında sulamazsa verimli bir ürün alamazsa, insan da zihnini doğru düşüncelerle beslemezse hayatında güzel sonuçlar elde edemez.

Bu yüzden insanın bilinçaltındaki düşünceleri fark etmesi ve onların kaynağını anlaması gerekir. Bu düşünceler bazen geçmişte yaşanan travmalardan, bazen aile ve toplum baskısından, bazen de yaşanan haksızlıklardan doğabilir.

Önemli olan bu düşüncelerin nereden geldiğini görmek ve onları dönüştürmeye karar vermektir.

Çünkü insanın hayatındaki en büyük sorumluluk, kendi düşüncelerinin sorumluluğunu alabilmesidir.

Her insan, kendi düşüncesinden ve kendi eyleminden sorumludur.

Unutmayın:
     Düşünceleriniz davranışlarınızı, davranışlarınız ise hayatınızı oluşturur.

Ve her insan, kendi düşüncesinden ve kendi eyleminden sorumludur.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

İÇSEL MUTLULUK SEVGİDEN GEÇER

Sevgili okuyucularım,

Hep “mutluluk” kelimesini duyarız. Peki bu kelimenin altında gerçekten ne yatıyor? Sizlere mutluluk ne çağrıştırıyor?

Çoğu insan mutluluğu bilinçaltında dış koşullara bağlı olarak yaşar ve onu hep dışarıda arar. “Maddi imkânlarım iyi olsa mutlu olurum” der. Oysa maddi durumu çok iyi olan milyonlarca insan var ama içsel mutluluğu bulamamış durumda. Çünkü mutluluk başka, içsel mutluluk bambaşkadır.

Mutluluk, o anda sizi sevindiren geçici duygulardır. İçsel mutluluk ise her koşulda var olabilen bir huzur halidir. İçsel mutluluk insanı içsel huzura götürür. Kişinin kendisiyle barışık olması, kendini olduğu gibi kabul etmesi ve doğal kalabilmesiyle ortaya çıkar.

Sabah kalktığınızda sebepsizce kendinizi huzurlu ve mutlu hissediyor musunuz?
İnsanların size söylediği sözlerle mi mutlu oluyorsunuz?
Birileri sizi takdir ettiğinde yükselip, eleştirdiğinde düşüyor musunuz?

Eğer başkalarının sözleri iç dünyanızı kolayca etkiliyorsa, mutluluğunuz dış koşullara bağlı olabilir.

Seyahat ettiğim ülkelerde gözlemlediğim bir şey var: Bazı insanların mutluluğu yüzlerinden, gözlerinden belli oluyor. İçsel mutluluğu bulmuş insanlar sizinle konuşurken o enerjiyi size geçiriyorlar. O sıcaklığı, içtenliği ve doğallığı hissediyorsunuz. Bazıları ise sadece soğuk bir “merhaba” ya da zoraki bir gülümsemeyle karşılık veriyor.

Bu durumun gelişmiş ekonomiyle doğrudan ilgisi yok. Hatta ekonomik ve sosyal şartların zor olduğu bazı ülkelerde insanların içsel mutluluğunu daha net görebiliyorsunuz. Doğallıkları, sevgileri ve paylaşımcılıkları daha açık hissediliyor. İçsel mutluluğu bulmuş insanlar paylaşımcıdır; hayata sadece maddi gözle bakmazlar.

Dış koşullara bağlı mutluluk ise şartlara bağlıdır:
“Maddi imkânlarım iyi olursa mutlu olurum.”
“Araba alırsam mutlu olurum.”
“Evlenirsem, çocuğum olursa, terfi alırsam mutlu olurum.”
“Yeni telefon alırsam, güzel restoranlara gidersem, marka kıyafetler giyersem mutlu olurum.”
“Başkaları beni beğenirse, takdir ederse, sosyal medyada çok beğeni alırsam mutlu olurum.”

Buna benzer birçok neden sıralayabiliriz.

Sosyal medyada paylaşılan bazı fotoğraflara baktığınızda zoraki gülüşleri fark edebilirsiniz. Oysa insanın doğal gülüşü maskesizdir. İçsel mutluluk saklanamaz; aura gibi dışarı yansır.

Dışa bağlı mutluluk doyumsuzdur. Çünkü istek ve talep üzerine kuruludur. Talep karşılanmadığında mutsuzluk başlar.

Bir çocuğu düşünelim: Oyuncak ister, alınca mutlu olur. Bir süre sonra yeni bir oyuncak ister. O da alınır. Eski oyuncak unutulur. Üçüncü isteği karşılanmadığında ise mutsuzluk başlar. Çünkü mutluluk dışsal nesnelere bağlanmıştır.

Bu durum yetişkinlikte de devam eder. Çocukken her isteği karşılanan birey, büyüdüğünde mutluluğu dış koşullara bağlamaya devam edebilir. Bazı aileler “Biz yaşamadık, çocuğumuz yaşasın; gözünde hiçbir şey kalmasın” düşüncesiyle hareket eder. Ancak farkında olmadan çocuğu içsel mutluluk yerine dışsal mutluluğa alıştırabilirler.

Oysa gerçek mutluluk, sahip olduklarımızdan önce kim olduğumuzla ilgilidir. İçsel mutluluk; kendini tanımak, kendini sevmek ve hayata şükürle bakabilmektir. İçsel mutluluğun kaynağı sevgiden geçer.

Unutmayalım:
     Dışsal mutluluk geçicidir.
     İçsel mutluluk ise kalıcıdır.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN