Çocuklukta aileden alınamayan sevgi ve şefkat, bazı insanlarda derin yaralar bırakabilir. Bu eksiklik zamanla egonun güçlenmesine ve kişinin kendini farklı şekillerde korumaya çalışmasına neden olabilir. Sadece iyi bir eğitim almak ya da maddi imkânlara sahip olmak, sağlıklı bir ruhsal gelişim için her zaman yeterli değildir.
Sevgi ve şefkat o kadar önemlidir ki, kişi büyüdüğünde bu eksikliğin farkına varıp onu iyileştirmediği sürece, 80 yaşına da gelse çocukluk yaralarının etkisini yaşamaya devam edebilir.
Bu nedenle sürekli olarak başkalarından sevgi, şefkat, takdir, ilgi, onay ve alkış bekleyebilir. Çünkü çocuklukta karşılanmayan duygusal ihtiyaçlar, yetişkinlikte farklı şekillerde kendini göstermeyi sürdürür.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
İnsanları dikkatle gözlemlediğinizde çoğunun sürekli bir şeylerin peşinde koştuğunu görürsünüz. Bugün başka bir şey isterler, yarın başka bir şey. Bitmek bilmeyen bu isteklerin altında ise çoğu zaman görünmeyen bir eksiklik, bir doyumsuzluk yatar. Çünkü insan, sahip olduklarıyla yetinmeyi bilmediğinde ne kadar elde ederse etsin kendini tam hissedemez. Sürekli şikâyet eder, sürekli daha fazlasını ister ve hiçbir zaman gerçek anlamda tatmin olamaz.
Oysa bilge insanlar gönlün zenginliğinin malın çokluğunda değil, kanaat ve şükürde saklı olduğunu bilirler. Onlar mutluluğun sahip olduklarını çoğaltmakta değil, sahip olduklarının değerini fark etmekte olduğunu anlamışlardır.
İnsanların birçok isteğinin temelinde aslında gösteriş, beğenilme ve kendini ispat etme arzusu vardır. Bir ev alınır, bir araba alınır ve hemen başkalarının görmesi için sergilenir. Sosyal medyada kimi zaman insanların hayatlarını değil, sahip olduklarını göstermeye çalıştıklarına şahit oluruz. Elbette insanlar hayatlarından kesitler paylaşabilir; ancak her şeyde olduğu gibi bunun da bir dengesi vardır.
İstemek de böyledir. İhtiyaç ile hırs arasındaki çizgi kaybolduğunda insan kendi huzurundan uzaklaşmaya başlar. Kullanmakta olduğu telefon işini görmesine rağmen yeni çıkan modeli almak için maddi imkânlarını zorlayabilir. Belki bütçesini aşan bir arabayı sadece başkalarına karşı güçlü görünmek adına satın alabilir. Sonrasında ise bu yükün altında ezilir ve hayatından şikâyet etmeye başlar.
Atalarımızın söylediği gibi: “Ayağını yorganına göre uzat.”
Doymuş bir ruh, sahip olamadıklarının peşinde koşmaktan çok sahip olduklarının kıymetini bilir. Çünkü bilir ki arzuların sonu yoktur. Bir ev isteyen insan, onu aldıktan sonra daha büyüğünü ister. Sonra bir başkasını, sonra bir yenisini… Ancak çoğu zaman dönüp kendine şu soruyu sormaz:
“Ruhum gerçekten neyin peşinde?”
Çünkü mesele çoğu zaman ev, araba ya da eşya değildir. Asıl mesele insanın içindeki boşluğu neyle doldurmaya çalıştığıdır.
Bilge insan, her şeyden önce sağlığın, huzurun ve içsel dengenin ne kadar kıymetli olduğunu bilir. Hayatın gerçek zenginliğinin gösterişte değil, ruhun dinginliğinde saklı olduğunu fark eder.
Doymuş bir ruh aynı zamanda kalabalıklara ihtiyaç duymaz. Herkes tarafından sevilmeye çalışmaz, herkese kendini anlatmaya uğraşmaz. Kiminle yol yürüyeceğini, kime gönlünü açacağını bilir. İnsan ilişkilerinde seçici davranır; çünkü huzurunu korumanın değerini öğrenmiştir.
Burada amacım insanları yargılamak ya da eleştirmek değildir. Farkındalık vermektir. Ancak günümüzde birçok insan bilgiyi, deneyimi veya faydalı şeyleri paylaşmaktan çok kendi hayatını sergilemeye yöneliyor. Sürekli görünür olma isteğinin altında bazen sevgisizlik, bazen onaylanma ihtiyacı, bazen yalnızlık, bazen de içsel huzursuzluk yatabiliyor. İnsan ne kadar görünmeye çalışıyorsa, bazen o kadar görülmediğini hissediyor olabilir.
Oysa doymuş ruh, kendini göstermek zorunda hissetmez. Sessizliğin değerini bilir. Gösteriş yerine sadeliği, kalabalık yerine huzuru, sahip olmak yerine anlam bulmayı seçer.
Çünkü gerçek zenginlik; daha fazlasına sahip olmakta değil, sahip olduklarınla huzur içinde yaşayabilmektedir.
Doymuş ruh, mutluluğu dış dünyada aramaz. Çünkü bilir ki dışarıda bulduğu her şey geçicidir. Para azalabilir, makam değişebilir, insanlar hayatından çıkabilir, güzellik zamanla solabilir. Ancak insanın iç dünyasında kurduğu huzur kalıcıdır. Bu yüzden bilge insan, enerjisini sürekli daha fazlasını elde etmeye değil, kendini tanımaya ve geliştirmeye harcar.
Doymuş ruhun en belirgin özelliklerinden biri de kıyas yapmamasıdır. Başkalarının sahip olduklarına bakarak kendi değerini ölçmez. Çünkü her insanın yolu, sınavı ve kaderi farklıdır. Kıyas, insanın elindekilerin bereketini görmesini engeller. Şükür ise insanın gönlünü genişletir ve ruhunu zenginleştirir.
Günümüz dünyasında insanlar sürekli daha hızlı koşmaya, daha çok kazanmaya ve daha fazla görünür olmaya teşvik ediliyor. Oysa bazen durup nefes almak, sahip olduklarımızı fark etmek ve hayatın bize sunduğu güzellikleri görmek gerekir. Çünkü ruh, sürekli tüketerek değil; fark ederek, hissederek ve anlamlandırarak doyuma ulaşır.
Unutmayalım ki insanın gerçek değeri sahip olduğu eşyalarla değil; karakteriyle, vicdanıyla, merhametiyle ve ardında bıraktığı güzel izlerle ölçülür. Bir gün geriye dönüp baktığımızda hatırlanacak olan şey, ne kadar mala sahip olduğumuz değil; ne kadar sevgi verdiğimiz, kaç kalbe dokunduğumuz ve ne kadar insanın hayatına ışık olduğumuzdur.
İşte bu nedenle doymuş ruh, dünyanın geçici parıltılarına kapılmadan yaşamayı bilir. Çünkü onun aradığı şey gösteriş değil anlam, sahip olmak değil huzur, kalabalıklar değil gönül zenginliğidir.
Doymuş ruhun dili şükür, yolu sadelik, sermayesi ise iç huzurdur.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!..
Sevgili okuyucularım, bu ayki bilge hikâyemiz ile beraberiz.
Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş.
Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış. Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel’e kalmış. Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş.
“Elbiseler ve mücevherler!” isteriz demişler. “Peki ya sen Güzel?” diye sormuş tüccar. “Bir gül. O bana yeter,” demiş Güzel.
Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık, hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgâr yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş.
Tüccar nereye gittiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş. Tüccar seslenmiş, seslenmiş, cevap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş.
Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanı başında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş.
“Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde,” demiş tüccar. “Ona bir teşekkür edebilseydim keşke.”
Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. ‘Hiç yoksa Güzel’e verdiğim sözü yerine getireyim,’ demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış.
“Seni değer bilmez adam!” diye kükremiş Canavar. “Hayatını kurtardım! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmış güzel güllerimi çalıyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin!”
Tüccar Canavar’ın karşısında diz çökmüş. “Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim,” demiş. “Ben efendi falan değilim, bir Canavar’ım,” diye hırlamış yaratık. Sonra tüccarın tepesine dikilmiş. “O değerli kızlarına gelince… Git, sor bakalım onlara, hayatına karşılık içlerinden biri gelip benimle birlikte yaşar mı? Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin.”
Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diey küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış. “Baba, izin ver ben gideyim,” demiş hiç tereddüt etmeden.
“Tabii sen gideceksin, suç senin,” demiş kardeşleri. “Gül isterim diye tutturmasaydın, Canavar babamızı öldürmeyi düşünmeyecekti.”
Üç ay geçince tüccar şatoya Güzel’le birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç!
“Buraya kendi isteğinle mi geldin?” diye sormuş Canavar. “Evet,” demiş Güzel.
“O zaman baban sabah olunca buradan gidecek ve bir daha buraya hiç gelmeyecek.” Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, “Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak,” demiş ona.
‘Belki de bu yaşama alışırım,’ diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş.
‘Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde,” diye düşünmüş Güzel. Sonra bir kitap almış eline. Kitabın üzerinde altın yaldızla, “Sevgili Kraliçem. Her isteğin emirdir benim için,” diye yazıyormuş.
“Şu anda babamı görebilseydim keşke!” demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzel’in yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş. O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. “Seni izlememe izin verir misin Güzel?” diye sormuş. “Buranın sahibi sizsiniz,” demiş Güzel.
“Hayır,” demiş Canavar. “Şatom senin emrindedir. İstersen hemen giderim.” Canavar bir an duraksamış. “Yalnız bir şey soracağım. Beni çok mu çirkin buluyorsun?” Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavar’a bakmış. “Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum,” demiş.
Güzel, yemeğini bitirince Canavar, “Benimle evlenir misin?” diye sormuş. “Hayır Canavar, asla,” demiş Güzel. Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış. Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzel’in yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavar’a alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. ‘Keşke,’ diyormuş, ‘bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavar’ın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş.
Canavar bir gün, “Beni sevmeyebilirsin ama, beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin,” demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş. Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavar’a babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş.
“Gidebilirsin, Güzel,” demiş Canavar. “Ama geri dönmezsen kederimden öleceğimi biliyorsun, değil mi? Korkarım ki, babanın yanında kalmak isteyeceksin ve dönmeyeceksin. Ama eğer fikrini değiştirir de dönmek istersen, yüzüğünü yatağının yanındaki sehpaya koyman yeterli. Sabah olduğunda şatomda açacaksın gözlerini.” “Bir hafta sonra döneceğim, söz,” demiş Güzel.
Ertesi sabah Güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar.
“Dinle!” demiş iki kardeşten biri. “Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür.” Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzel’in karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş.
Çok geçmeden Güzel, Canavar’ı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş… Bir gün rüyasında Canavar’ı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, ‘Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!’ diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini Canavar’ın şatosunda açmış.
O günün akşamı Canavar’ı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. ‘Onun ölümüne neden oldum!’ diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canvar’ın kalbi hâlâ atıyormuş! “Artık dönmezsin diey düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım,” demiş Canavar fısıltılı bir sesle.
“Ama ben seni seviyorum Canavar!” demiş Güzel. “Seninle evlenmek isityorum.” O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar Canavar’a çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş.
“Ben Canavar’ı istiyorum,” diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış. “Canavar benim,” demiş. “Kötü bir peri bana büyü yapmıştı. Beni yüzüne bakılamayacak kadar çirkin bir yaratığa dönüştürmüştü. Bana benimle evlenmek istediğini söylemeseydin, hayatımın sonuna kadar öyle kalacaktım.”
Prens Güzel’i şatoya götürmüş. Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış. “Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın” demiş iyi peri Güzel’e.
Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prens’in topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prens’i. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prenses’i olmuşlar…
Kaynak: Madame de Beaumont
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
İnsan hayatı boyunca biriktirir. Eşyalar biriktirir, anılar biriktirir, düşünceler biriktirir, hatta kendisine ait olmayan yükleri bile biriktirir. Oysa yaşamın en büyük bilgeliği bazen sahip olmakta değil, bırakabilmektedir.
Sadelik, eksilmek değil özüne dönmektir.
Modern dünyanın insanı sürekli daha fazlasına çağırdığı bir çağda yaşıyoruz. Daha fazla kazanmak, daha fazla tüketmek, daha fazla görünmek ve daha fazla sahip olmak… Ancak insanın sahip oldukları arttıkça huzurunun da aynı ölçüde arttığını söylemek mümkün değildir. Çünkü ruh, maddi birikimlerle değil; anlamla beslenir.
Filozof Platon’un söylediği gibi:
“Önemli olan hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır.”
Belki de gerçek özgürlük, ihtiyaçlarımızın azalmasıyla başlar.
Çoğu insan hayatını gereksiz yüklerle doldurur. Kırgınlıklar, öfkeler, korkular, kaygılar, beklentiler ve geçmişin gölgeleri… Zamanla bunlar ruhun omuzlarına görünmez taşlar gibi yerleşir. İnsan yürüdüğünü sanır; oysa taşıdığı yükler nedeniyle yerinde saymaktadır.
Sadelik, ruhun üzerindeki bu ağırlıkları fark etmeye başlamasıdır.
Çünkü insanın en büyük kalabalığı bazen yaşadığı şehirlerde değil, zihninin içinde saklıdır.
Sessizleşebilen insan bunu fark eder. Kalabalıklardan uzaklaştığında, sürekli konuşan zihnini dinlemeye başladığında, içinde yıllardır cevabını bekleyen sorularla karşılaşır. Kim olduğunu, neyi gerçekten istediğini ve neden bu kadar yorulduğunu sorgulamaya başlar.
İşte sadeleşme tam da burada başlar.
Sadeleşmek yalnızca evdeki fazla eşyalardan kurtulmak değildir. Asıl sadeleşme, insanın kendi iç dünyasında gerçekleşir. Çünkü bir evin dağınıklığını toplamak kolaydır; zor olan zihnin karmaşasını düzenlemektir.
İnsan çoğu zaman sahip olduklarının sahibi olduğunu düşünür. Oysa bazı şeyler vardır ki farkında olmadan insana sahip olur. Kibir, gösteriş, onaylanma ihtiyacı ve başkalarının gözündeki değerini ispat etme çabası bunların başında gelir.
Gösteriş, insanı özünden uzaklaştıran en sessiz tuzaklardan biridir. Çünkü gösterişin amacı sahip olmak değil, görünmektir. Oysa hakikat görünmeye değil, olmaya ihtiyaç duyar.
Bilge insanlar bu yüzden sadeliği seçmiştir.
Çünkü onlar bilir ki derin nehirler sessiz akar.
Sadeleşen insan zamanla şunu fark eder: Herkesle aynı yolda yürümek zorunda değildir. Her kalabalık dostluk değildir. Her konuşma iletişim değildir. Her yakınlık da gerçek bağ anlamına gelmez.
Bu farkındalık insanı yalnızlaştırmaz; aksine kendisiyle tanıştırır.
Çünkü insan bazen kalabalıkların içinde kaybolur, bazen de yalnızlığın içinde kendini bulur.
Ruhu olgunlaşan kişi artık yüzeysel ilişkilerden beslenemez. Dedikodular, yapay sohbetler ve çıkar üzerine kurulu ilişkiler ona ağır gelmeye başlar. Kalbi, samimiyeti ve derinliği arar.
Sadelik aynı zamanda cesarettir.
Kendine ait olmayan kimlikleri bırakabilme cesareti… Başkalarının beklentileriyle yaşamayı reddetme cesareti… Maskeleri çıkarıp olduğu gibi görünme cesareti…
Çünkü insanın en büyük özgürlüğü kendisi olabilmesidir.
Minimalist yaşamın öncülerinden Joshua Fields Millburn ve Ryan Nicodemus’un ifade ettiği gibi:
“Biz eşyalarımız değiliz. Sahip olduklarımızdan daha fazlasıyız. Hatıralarımız eşyalarımızda değil, içimizdedir.”
Gerçekten de insanı değerli kılan sahip oldukları değil, fark ettikleridir.
Sade bir çalışma masası, sade bir ev veya sade bir gardırop yalnızca başlangıçtır. Asıl mesele; sade bir zihin, sade bir kalp ve sade bir ruha ulaşabilmektir.
Çünkü zihin yaşadığı çevreden etkilenir. Dış dünyadaki karmaşa çoğu zaman iç dünyamızın da yansımasıdır. Etrafımız sadeleştikçe düşüncelerimiz de berraklaşır. Sessizlik çoğaldıkça iç sesimizi daha net duyarız.
Sadeleşmenin insana kazandırdığı en büyük şey huzurdur.
Huzur ise satın alınabilen, kazanılabilen ya da başkalarından alınabilen bir şey değildir. Huzur, insanın kendi özüyle yeniden buluşmasının ödülüdür.
Sonunda insan şunu anlar:
Hayat, daha fazlasına sahip olma yarışı değildir.
Hayat, gerçekten ihtiyaç duyduğumuz şeyleri fark edebilme sanatıdır.
Ve belki de sadelik; ruhun, dünyaya ait fazlalıklardan sıyrılarak kendi hakikatine doğru yaptığı sessiz yolculuğun adıdır.
Çünkü insan sadeleştikçe hafifler, hafifledikçe özgürleşir, özgürleştikçe kendine yaklaşır.
Unutmayalım ki sadelik, vazgeçmek değil özgürleşmektir.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Sevgili okuyucularım, bu ayki kitap paylaşımın bir bölümünün paylaşıyorum.
Dünyada bazı şeyler gücümüz dahilindedir, bazı şeyler değildir. Gücümüz dahilinde dediklerimiz düşüncelerimiz, amaçlarımız, arzularımız, öfkelerimiz, yani kısaca söylemek istersek kendimize ait olmayan şeylerdir.
Gücümüz dahilinde olan şeyler doğaları gereği özgür şeylerdir, herhangi bir şey onları engelleyemez ya da durduramaz. Gücümüz dahilinde olmayanalar ise çeşitli zayıflık, bağımlılık ve kısıtlılıklar içinde bulunurlar.
Eğer doğaları gereği bağı olanları özgür ya da başka birisine bağlı olanları sana bağlı zannediyorsan her aşamada sorunlarla karşılaşacaksın, öfkeleneceksin, kırılacaksın ve tanrıda ve insanlardan şikayetçi olacaksın. Oysaki sana ait olanları kabul eder, başkalarına ait olanların da başkasının olduğunu kabul edersen bu durumda insanlar sana istediklerini yaptıramadıkları gibi senin de istediğin gibi davranmana engel olamayacaklar. Bu sayede hiç kimsede kusur bulmayacaksın ve hiçbir şeyi isteğin dışında yapmak zorunda olmayacaksın.
Yaşamda karşılaştığın şeylerin dilediğin gibi olmasını isteme. Nasıl iseler onları öyle kabul et! Bu sayede her zaman mutlu olursun.
Yaşamı bir ziyafetteymişsin gibi düşün, önüne bir tabak uzatıldığı zaman yemekten bir parça al. Bunu da nazikçe elinin uzatarak yap. Tabak önünden kaldırıldığı zaman almaya çalışma. Yemek gelmezse sabırsızlık etme ve sıranı bekle.
Günün birinde birisinin beğenisinin kazanmak için dışsal şeylere bağlanırsan yaşam şeklini mahvettiğinden emin olabilirsin. Bu nedenle her durumda ve her zaman filozof olamaya bak. Eğer filozof olduğunu göstermek istiyorsan da o zaman kendi kendine görünmen yeterli olacaktır.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Mutluluk, birçok insana göre farklı anlamlar taşır. Bazen sabah uyandığınızda hiçbir olumsuz sebep yokken kendinizi mutsuz hissedebilirsiniz. Bazen de gün içerisinde çözmeniz gereken pek çok sorun olmasına rağmen ruhunuzun mutlu olduğunu fark edersiniz.
Aslında hep söylenen bir söz vardır: “Bardağın dolu tarafını görmek.” Bazı insanlar için bu söz polyannacılık gibi gelir, bazıları için çözüm odaklı olmanın bir göstergesidir. Bazıları ise, “Bu kadar sorunum varken bardağın dolu tarafını nasıl görebilirim?” diye düşünür.
İnsanlara şu soruyu sorsanız: “Mutlu olmak ister misiniz?” ya da “Mutlu yaşamak ister misiniz?” Elbette çoğu kişi “Evet” cevabını verecektir. Çünkü hiç kimse mutsuz yaşamak istemez. Ancak burada önemli bir noktayı vurgulamak gerekir: Mutlu yaşamak isteriz ama mutlu olmak için neler yaptığımıza da bakmamız gerekir.
Çevrenizde mutlaka hayatında büyük sorunlar olmadığı hâlde mutsuz olan insanlara rastlamışsınızdır. Ufacık bir sorunu büyütüp hayatını mutsuzluk içinde geçiren ve çevresine de mutsuzluk yayan insanlar vardır. Bunun yanında, çok büyük sorunlarla mücadele ettiği hâlde çözüm üretmeyi başaran, hem kendisine hem de çevresine mutluluk veren insanlar da vardır.
Yaşadığımız hayatı sürekli başkalarının hayatlarıyla kıyaslamak, mutsuzluğun en büyük sebeplerinden biridir. Maddi veya manevi olarak sizden daha iyi durumda olan insanlara baktığınızda; sağlık, ekonomi ya da gerçekleştirmek isteyip de yapamadığınız şeyleri onlarda gördüğünüzde mutsuz olabilirsiniz. İşte o zaman hayat boyunca mutsuz olmak için hep yeni sebepler bulursunuz. Çünkü başkalarıyla kıyaslanan bir yaşam, huzuru değil mutsuzluğu beraberinde getirir.
Bazen insanlar için “Hayat sana güzel” deriz. Oysa bu söz, çoğu zaman insanların iç dünyasını bilmeden söylenir. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda gibi görünse de herkesin kendi içinde yaşadığı mücadeleler vardır. Herkesin yükü ve sınavı kendine göredir.
Bazı insanlar ise tüm zorluklara rağmen en küçük şeylerden bile mutlu olmayı başarırlar. Sağlık sorunları olabilir ama uyandıkları ve nefes alabildikleri için şükrederler. Ekonomik sıkıntılar yaşayabilirler ama yine de mutlu olacak bir sebep bulurlar. Çünkü şükretmek, insan ruhunun en önemli mutluluk kaynaklarından biridir.
Hayatın bazı dönemlerinde gerçekten zor durumda olabilir, hatta isyan noktasına gelebilirsiniz. Ancak çoğu zaman sizi mutlu edecek pek çok şeye sahip olduğunuzun farkına varamazsınız. Çünkü dikkatiniz sadece olumsuzluklara odaklanmıştır.
Eğer ruh mutlu olmak istiyorsa, inanın ki mutluluk için birçok sebep bulabilir. Bir çiçeğe bakmak, bir ağaca sarılmak, bir insana gülümsemek, bir hayvanı sevmek, evde huzur içinde oturup bir çay içmek, kitap okumak, film seyretmek ya da müzik dinlemek… Bunların hepsi mutluluk kaynağı olabilir.
Ancak insan yalnızca sahip olamadıklarına odaklandığında, sürekli eksik olanı düşündüğünde mutsuzluk kaçınılmaz olur. Çünkü insanın istekleri hiçbir zaman bitmez.
Bir seyahatimde buna güzel bir örnek gördüm. Turda bulunan iki kişinin konuşmalarına şahit oldum. Arkadaşlarından bahsediyorlardı. Gittiği ülkeleri işaretliyor, kaç ülke kaldığını hesaplıyor ve sürekli “Şu ülkeye de gitmem gerekiyor” diyormuş. Düşünün; bulunduğu ülkenin tadını çıkarmak yerine bir sonraki seyahati planlıyor. O anın güzelliğini yaşayamıyor. Aslında seyahatte bile mutlu olamıyor, çünkü sürekli bir sonraki hedefe odaklanıyor.
Oysa mutlu olmanın yolu, içinde bulunduğunuz anın kıymetini bilmektir. Arkadaşlarınızla birlikteyseniz onların varlığından, bulunduğunuz ortamın güzelliklerinden keyif alabilmektir. Ama ruh mutsuz olmayı seçmişse, her şey yolunda gitse bile mutlaka mutsuz olacak bir sebep bulur.
Bazı insanlar, “Sevgilim olsa”, “Evlensem”, “Çocuğum olsa”, “Evim ya da arabam olsa”, “Seyahat etsem mutlu olurum ” diye düşünür. Oysa mutluluğu sadece bu şartlara bağlayan bir ruh, gerçek mutluluğa ulaşamaz. Çünkü bu istekler gerçekleştiğinde yerlerini yeni istekler alacaktır. Böylece insan, sahip olduklarının tadını çıkaramadan yeni hedeflerin peşinde koşmaya devam eder.
Mutlu bir ruha sahip olmak; derin bir iç huzura, dengeli bir yaşama ve pozitif bir bakış açısına sahip olmak demektir. Mutlu ruhların ortak özellikleri şunlardır:
Olanı olduğu gibi kabul ederler; geçmişe takılıp kalmaz, gelecek için gereksiz kaygılar taşımazlar.
Hayatın küçük ayrıntılarından ve anlarından keyif almayı bilirler.
Sadece kendilerini değil, çevrelerini de düşünür; paylaşmayı ve yardım etmeyi önemserler.
Kin, öfke ve pişmanlık gibi ruhu yoran yükleri taşımak yerine affetmeyi seçerler.
Karşılaştıkları zorluklar karşısında yıkılmak yerine çözüm odaklı hareket ederler.
Sahip olduklarıyla yetinmeyi bilirler.
Mutlu bir ruha sahip olmak için lüks bir yaşam sürmek gerekmez. Çünkü mutsuz bir ruh, en lüks yaşamın içinde bile mutsuz olacak bir sebep bulabilir. Buna karşılık mutlu bir ruh, elindekilerin değerini bilir ve onlarla huzur içinde yaşamayı başarır.
Mutsuzluk, insanı hem ruhsal hem de fiziksel olarak yıpratır. Sürekli olumsuz düşünceler içinde yaşamak, zamanla sağlığı da etkiler. Mutsuz bir insanın gülümsemesi çoğu zaman içten değildir; yalnızca öyle görünmek için ya da çevresine karşı güçlü görünmek adına gülümser. Oysa gerçek mutluluk, insanın gözlerine ve ruhuna yansır.
Unutmayalım ki mutluluk, sahip olduklarımızın miktarında değil; onlara nasıl baktığımızda gizlidir. Ruh mutlu olmayı seçtiğinde, hayatın içinde sayısız mutluluk sebebi bulabilir.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN