ŞİFA ENERJİSİ

Şifaya ihtiyaç duyan tüm hastaların ve sağlık arayanların en hayırlı şekilde şifalanmasına niyet ediyorum.

Bolluk ve bereket arayanların hayatlarına bolluk, bereket, huzur ve kolaylık akmasına niyet ediyorum. İş arayanların, kendileri için en hayırlı ve uygun işe kolaylıkla kavuşmalarına niyet ediyorum.

Hayatında sorun, sıkıntı, engel veya zorluk yaşayan herkesin yaşadığı durumların en hayırlı şekilde çözüme, kolaylığa ve olumlu sonuçlara dönüşmesine niyet ediyorum.

Şifa, sevgi, huzur, bolluk, bereket ve pozitif enerjinin ihtiyaç duyan herkese ulaşmasına; bu enerjiden faydalanmak isteyen herkesin onu sevgiyle kabul etmesine ve kendileri için en hayırlı şekilde faydalanmasına niyet ediyorum.

Şifa enerjisi aksın, ihtiyaç duyanlara ulaşsın; beden, zihin, ruh ve yaşam alanlarında hayırlı dönüşümlere vesile olsun.

Tüm niyetlerimin, herkesin en yüksek hayrına olacak şekilde, sevgi, ışık, kolaylık ve güzellikle gerçekleşmesine niyet ediyorum.

Öyle olsun.

Her şey gönlünüzce olsun.!

Sevgi ve ışıkla kalın!..

Nurgül AYABAKAN

ZENGİNLİK VE FAKİRLİK HİKAYESİ

Sevgili okuyucularım, bu ayki bilge hikâyemiz ile beraberiz.

Seyyahın yolu uzak bir diyarda şirin bir köye düşer. Köylülere, tanrı misafirini ağırlayacak biri var mı diye sorar.

Köylüler, seyyaha ancak çiftlik sahibi Süleyman diye birinin yardımcı olacağını ve oraya gitmesini söylerler. 

Seyyah yoldayken birkaç köylüyle daha sohbet eder. Köylülerden Süleyman’ın, o yörenin en zenginlerinden biri olduğunu birde Hasan isimli bir başka çiftlik sahibi olduğunu öğrenir.

Seyyah, Süleyman’ın çiftliğine ulaşır. Köylülerin dedikleri gibi Süleyman misafirini çok iyi karşılar. Seyyah çiftlikte yer, içer ve dinlenir. Süleyman’a ve ailesine kendisini çok iyi ağırladıkları için teşekkür eder ve tekrar yola çıkmadan önce der ki:

– Böyle nimetlerle ödüllendirildiğin ve zengin olduğun için hep şükretmelisin.

Süleyman da seyyaha der ki:

– Zenginlik dediğin nedir ki, hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen gerçek, göründüğü gibi değildir. Bu da geçer…

Seyyah, Süleyman’ın yanıtını uzun uzun düşünür… Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, seyyahın yolu yine aynı köye düşer. Süleyman’ı yine ziyaret ederim, beni güzelce ağırlar diye düşünür. Köylülerle konuşurken Süleyman’ın fakirleştiğini Hasan’ın yanında çalışmaya başladığını öğrenir.  

Seyyah, Süleyman’ı merak eder ve Hasan’ın çiftliğine gider. Süleyman’ı eski püskü elbiseli, birazda yaşlanmış halde bulur. Nasıl oldu da hizmetkar olduğunu sorar. Süleyman çiftliğinin bir sel felaketinde yıkıldığını, tüm hayvanlarının telef olduğunu, topraklarının da işlenemez hale geldiğini, tek çare olarak selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Hasanın yanında çalışmak zorunda kaldığını anlatır. Seyyah, Süleyman’ in haline üzülür.

Süleyman, yine de seyyahı bir yere bırakmaz, son derece mütevazi olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır.

Seyyah, vedalaşırken, Süleyman’a olup bitenlerden ne kadar çok üzgün olduğunu söyler ve Süleyman’dan su yanıtı alır:

– Üzülme… Unutma, bu da geçer…

Uzun yıllar geçtikten sonra, seyyahın yolu yine aynı bölgeye düşer. Eski dostunu ziyaret eder. Bir süre önce ölen Hasan, ailesi olmadığından, bütün varını yoğunu, en sadık hizmetkarı ve eski dostu Süleyman’a bırakmıştır. Süleyman, Hasan’ın konağında oturmaktadır. Büyük arazileri ve binlerce sığırı ile yine o yörenin en zengin insanı olmuştur. Seyyah, eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar çok sevindiğini dile getirdiğinde yine aynı yanıtı alır:

– Bu da geçer…

Birkaç yıl sonra Seyyah yine Süleyman’ı arar. Ona bir tepe gösterirler. Tepede Süleyman’ın mezarı vardır ve mezar taşında şöyle yazmaktadır:

“Bu da geçer…“

Seyyah, üzgün bir şekilde, “Allah Allah, ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider.

Ertesi yıl, Seyyah, Süleyman’ın mezarını ziyaret etmek için geri döner ama ortalıkta mezar falan kalmamıştır. Büyük bir sel gelmiş, bütün tepeyi silmiş süpürmüş ve Süleyman’ın mezarından geriye hiç eser kalmamıştır.

O yıllarda, ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Bu öyle bir yüzük olacaktır ki, sultan mutsuz olduğunda umudunu tazeleyecek, mutlu olduğunda da, mutluluğun rehavetine kendini kaptırmasını önleyecektir.

Hiç kimse, sultanın istediği gibi bir yüzük yapamaz. Sultanın kuyumcusu seyyahın eski bir dostudur, ondan yardım ister. Seyyah, nasıl bir yüzük yapacağını dostuna söyler.

Kuyumcu yüzüğü hazırlar ve yüzük sultana sunulur. Son derece sade bir yüzüktür bu, Sultan yüzüğü inceler ve gözü üzerindeki yazıya takılır. Üzerinde biraz düşünür ve yüzü aydınlanır. Tam da istediği gibi bir yüzük olduğu için mutlu olur.  

Yüzüğün üzerinde ne mi yazıyordur?

“Bu da geçer…”

Hayat Akarken, zenginlik ve güzellikler içinde şükür etmek, fakirlik ve zorluklar karşısında umut etmek. Bu da geçer ve zamanın ne göstereceğini ancak Allah bilir.

Kaynak: Hayat Akarken Hikayeler

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

 

ÖTEKİLEŞTİRMEK

Ötekileştirmek; kendimizden farklı olan insanları “biz” ve “öteki” diye ayırmak, onları dışlamak, küçümsemek veya değersiz görmek demektir.

Oysa hepimiz farklı düşünebilir, farklı inanabilir, farklı bir hayat yaşayabiliriz. Farklı olmak, yanlış veya değersiz olmak anlamına gelmez.

Ötekileştirme Nasıl Ortaya Çıkar?

  • Ayrımcılık: Bir insanı dili, inancı, kökeni, düşüncesi veya yaşam biçimi nedeniyle diğerlerinden farklı ve daha aşağı görmek.
  • Değersizleştirme: Karşımızdaki insanı küçümsemek, onun düşüncelerini ve yaşamını değersiz görmek.
  • Dışlamak: Bir kişiyi veya grubu sosyal çevreden uzak tutmak, aramıza almamak.
  • Genelleme yapmak: Bir kişinin davranışını bütün bir gruba mal etmek. “Onların hepsi böyledir.” demek gibi.
  • Alay etmek: Farklı olanı şaka adı altında küçümsemek veya aşağılamak.
  • “Biz ve onlar” dili kullanmak: İnsanları sürekli iki ayrı gruba bölmek ve karşı tarafı yabancı görmek.

  • İnsanlar Neden Ötekileştirir?
  • Bazen insanlar kendilerinden farklı olanlardan korktukları için ötekileştirir. Bazen de kendi düşüncelerini, yaşam biçimlerini veya gruplarını daha üstün görmek isterler.
  • Bilmediğimiz şeyden korkabiliriz. Tanımadığımız insan hakkında kolayca ön yargıya kapılabiliriz.
  • Ancak bir insanı tanımadan, sadece ait olduğu grup üzerinden değerlendirmek büyük bir haksızlıktır.

  • Ötekileştirmeyi Nasıl Önleyebiliriz?
  • Öncelikle kendi ön yargılarımızı sorgulamalıyız.
  • “Ben bu insanı gerçekten tanıyor muyum, yoksa sadece ait olduğu grup nedeniyle mi böyle düşünüyorum?” diye kendimize sormalıyız.
  • İnsanları kimliklerinden önce insan olarak görmeliyiz. Bir insanın davranışını eleştirebiliriz; ancak yaptığı bir yanlışı onun ait olduğu bütün gruba mal etmemeliyiz.
  • Empati kurmak da çok önemlidir:
    “Ben onun yerinde olsaydım, bana böyle davranılmasını ister miydim?”
  • Bu soruyu kendimize sormak bile birçok davranışımızı değiştirebilir.

Günlük Hayattan Basit Bir Örnek

Mahalleye yeni bir aile taşındığını düşünelim.

Komşular bu aileyi tanımadan onlarla konuşmuyor, çocuklarının diğer çocuklarla oynamasını istemiyor ve mahallede yaşanan her olumsuz olayda onları suçluyorsa, bu ötekileştirmedir.

Oysa bir komşunun “Hoş geldiniz” demesi, tanışması, çocukların birlikte oynamasına izin verilmesi ve o ailenin de mahallenin bir parçası olarak görülmesi, ötekileştirmenin önüne geçer.

Bazen bir selam, bir sohbet ve bir “Hoş geldiniz” sözü bile büyük bir duvarı yıkabilir.

 

Medya ve Sosyal Medyanın Rolü

Ötekileştirme sosyal medyada da çok hızlı yayılabilir.

Sosyal medya algoritmaları çoğu zaman bize zaten düşüncemize yakın içerikleri gösterir. Böylece farklı düşünen insanları tanımadan onların yanlış, kötü veya düşman olduğunu düşünmeye başlayabiliriz.

Hakaretler, linç kültürü, yalan haberler ve abartılı paylaşımlar da toplumdaki ön yargıları güçlendirebilir.

Medyanın kullandığı dil de çok önemlidir. Bir kişinin yaptığı yanlışı anlatırken onun memleketini, inancını, kökenini veya ait olduğu grubu özellikle öne çıkarmak, farkında olmadan bütün bir gruba karşı ön yargı oluşturabilir.

Bu nedenle gördüğümüz her habere hemen inanmamalı, farklı kaynaklardan bilgi edinmeli ve “Bu haber bana ne düşündürmek istiyor?” diye sorgulamalıyız.

 

Sonuç

Ötekileştirmek kolaydır; çünkü insan, kendinden farklı olanı anlamak yerine yargılamayı seçebilir.

Ama asıl erdem, farklı olana rağmen saygı duyabilmektir.

Bir insanı tanımadan yargılamayın. Bir grubun davranışını bütün insanlara mal etmeyin. Farklı düşünmekten korkmayın.

Çünkü hepimiz aynı olmak zorunda değiliz.

Aynı dünyada, farklılıklarımızla birlikte insan gibi yaşayabilmek zorundayız.

 

Unutmayalım:

İnsanı ait olduğu kimlik değil, yaptığı seçimler ve gösterdiği insanlık anlatır.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

 

 

GÜNÜN FARKINDALIĞI

Hayatın gerçek sınavlarında diplomalar değil; karakterimiz, vicdanımız ve sergilediğimiz insanlık rol oynar. Eğitim bize bir meslek kazandırabilir, bilgi ve uzmanlık sağlayabilir. Ancak iyi bir insan olmayı, empati kurmayı, vicdanlı davranmayı ve insanlara değer katmayı tek başına öğretemez.

Çoğu insan, bir başkasını küçümsemek veya yargılamak için “cahil” kelimesini kolayca kullanıyor. Peki, kimi neye göre cahil olarak değerlendiriyoruz?

Herkes her şeyi bilmek zorunda değildir. Bir insanın belirli bir konuda bilgi sahibi olmaması, onun cahil olduğu anlamına gelmez. Asıl sorgulamamız gereken, “Ben her şeyi biliyor muyum?” sorusudur. Çünkü insan, ne kadar eğitimli ve bilgili olursa olsun, bilmediği çok şey olduğunu kabul edebilmelidir.

Neden Hayat İnsanlığa Bakar?

  • Güven ve İlişkiler: İş hayatında da sosyal hayatta da başarıyı kalıcı kılan en önemli değerlerden biri, insanların size duyduğu güvendir. Güven ise yalnızca bilgiyle değil, dürüstlük, tutarlılık ve güzel insanlıkla kazanılır.
  • Kalıcı İzler: Akademik unvanlar, makamlar ve başarılar zamanla unutulabilir. Ancak bir insana verdiğiniz destek, gösterdiğiniz anlayış, yaptığınız iyilik ve bıraktığınız güzel iz kolay kolay unutulmaz.
  • Zor Zamanlarda Karakter: İnsan, asıl karakterini hayatın kolay günlerinde değil, zor zamanlarında gösterir. Kriz anlarında yalnızca bilgi ve tecrübe değil; vicdan, sabır, merhamet, adalet ve ahlaki değerler de yol gösterir.

Sonuçta eğitim insanın ne bildiğini, karakter ise kim olduğunu gösterir.

Diplomanız duvarda asılı kalabilir; makamınız, unvanınız ve başarılarınız zamanla geride kalabilir. Fakat insanlara nasıl davrandığınız, zor durumda nasıl bir insan olduğunuz ve ardınızda nasıl bir iz bıraktığınız, hayatınızın gerçek ölçüsüdür.

İnsanı değerli yapan, bildiklerinin çokluğu değil; bildikleriyle nasıl bir insan olduğudur.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜZEL BİR YAŞAM SENİ BEKLİYOR

    Hayatı değiştirmek istiyorsan, önce kendinden başla.
         Kendine dön, kendini keşfet ve olduğun hâlinle kabul et.
         Çünkü insan, kendisiyle barışmadan dünyayla huzur bulamaz.

    Ne istediğini bil.
         Hayatını başkalarının beklentilerine göre değil, kendi vicdanının ve yüreğinin gösterdiği yolda yaşa.
         Yeteneklerini ortaya çıkar, zamanını tüketme; çünkü kaybolan zaman geri gelmez.

    Her şeyi sorgula.
         Sana sunulanı olduğu gibi kabul etmek yerine düşün, irdele, kendi gerçeğini bul.
         Öğren, bilgilen, bildiklerini paylaş.
         Çünkü bilgi, paylaşıldıkça çoğalır; insan, başkasının hayatına dokundukça anlam kazanır.

    Hayatın sadece büyük hedeflerden ibaret olmadığını unutma.
         Bir gülümsemeyi, bir sevgiyi, bir dostluğu, sessiz bir huzuru fark et.
         Çünkü bazen insan, aradığı mutluluğu uzaklarda sanırken hayatın en güzel anlarını yanı başında kaçırır.

    Sevmekten korkma.
         Sevgini saklama, aşkını erteleme.
         Kalbinin kapısını aç; çünkü yaşanmamış duyguların pişmanlığı, yaşanmış acılardan daha ağır olabilir.

    Ve unutma:

    Başkalarının görmek istediği insan olmak için yaşarsan, bir gün aynaya baktığında kendini bulamayabilirsin.

    Kendin ol.
         Kendi yolunu çiz.
         Kendi doğrularının arkasında dur.

    Çünkü hayat, başkalarının sana biçtiği role sığacak kadar kısa değildir.

    İnsan, kendisi olmaya cesaret ettiği gün gerçekten yaşamaya başlar.

    Ve işte o zaman anlarsın:

    Güzel bir hayat dışarıda seni beklemiyordur.
         Güzel hayat, sen kendini bulduğunda başlar.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

 

GÜNÜN FARKINDALIĞI

Gösterişten uzak, sade bir yaşam hâlâ en değerli yaşam biçimlerinden biridir. 

Ancak günümüzde çoğu insan, elindekilerle yetinmek yerine sürekli daha fazlasını almaya ve istemeye yöneliyor. 

Mal, mülk, araba, eşya ya da giyecek vb.. biriktirerek mutlu olacağını düşünüyor. 

Oysa gerçek mutluluk, sahip olduklarımızın miktarında değil; onlarla yetinebilmeyi ve sade bir yaşamın huzurunu yaşayabilmektedir.  

Gösterişte bir görgüsüzlüktür.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

BENİM ÜLKEM DÜNYA

Sevgili okuyucularım,

İnsanlar doğacakları yeri, ailelerini, ırklarını, dillerini veya hangi ülkede dünyaya geleceklerini seçemezler. Tıpkı ailesini seçemediği gibi, doğacağı ülkeyi de seçemez insan.

İnsan elbette doğduğu, büyüdüğü ve yaşadığı ülkenin iyi olmasını ister. Çünkü orası onun evidir; anıları, çocukluğu, sevdikleri ve hayatı orada şekillenmiştir. Ülkesini sevmek, onun daha güzel, daha adil ve daha yaşanabilir olmasını istemek son derece doğaldır.

Fakat benim için asıl soru şudur:

Sadece kendi ülkem iyi olsun demek yeterli midir?

Eğer gerçekten hümanist bir bakış açısına sahipsek, sevgimizi sınırların içine hapsetmemeliyiz. İnsan; ırkına, diline, dinine, milliyetine veya doğduğu ülkeye bakmadan insandır. Acı çektiğinde dünyanın neresinde olursa olsun acısı gerçektir. Mutlu olduğunda dünyanın neresinde olursa olsun mutluluğu değerlidir.

Bazen kendi ülkemizde yaşanan bir felakete büyük bir duyarlılıkla yaklaşırken, aynı felaket başka bir ülkede olduğunda sessiz kalabiliyoruz. Oysa acının pasaportu yoktur.

Bir insanın açlığı, savaşı, özgürlüğünün elinden alınması veya adaletsizliğe uğraması, sınırın öte tarafında olduğu için daha değersiz hale gelmez.

Sevginin sınırı varsa, orada sevgi değil ayrım başlar.

Hümanist olmak; yalnızca kendi ülkesindeki insanların özgürlüğünü, adaletini, refahını ve mutluluğunu istemek değildir. Aynı hakların dünyanın her yerinde yaşayan insanlar için de var olmasını istemektir.

Bunu bir aile üzerinden düşünelim.

Bir anne ve babanın iki veya dört çocuğu olduğunu düşünün. Çocuklarından birine özgürlük verirken diğerini kısıtlıyor, birini sevgiyle sararken diğerini dışlıyor, birinin hakkını korurken diğerinin hakkını görmezden geliyorsa o ailede zamanla adalet duygusu kaybolur. Ayrıştırılan çocukta kırgınlık, öfke ve güvensizlik oluşmaya başlar.

Dünyada da benzer bir durum yaşanıyor.

Bir yerde insanlar özgür, güvende ve refah içinde yaşarken başka bir yerde insanlar açlık, savaş ve sefalet içinde yaşamaya terk ediliyorsa, zamanla toplumlar arasında öfke, güvensizlik ve düşmanlık oluşuyor.

Çünkü adaletsizlik yalnızca mağdur olanı değil, bütün dünyayı yaralar.

Dünya aslında hepimizin aynı gemide olduğu büyük bir yolculuktur.

Geminin bir bölümünde çıkan yangın, geminin diğer tarafındaki insanları da ilgilendirir. Uzak bir ülkede büyük bir orman yangını çıktığında “Bize çok uzak, bizi ilgilendirmez.” diyebiliriz. Ama orada yanan yalnızca ağaçlar değildir; canlılar, doğa ve havamız da zarar görür.

Çünkü hepimizin üzerinde tek bir gökyüzü var.

Yağmurumuz, güneşimiz, havamız aynı gökyüzünden geliyor. Nefes aldığımız hava sınır kapılarında pasaport kontrolünden geçmiyor.

Aynı şekilde toprağın da sınırları yoktur. Bugün bir ülke çay, pirinç, kakao veya kahve üretirken başka bir ülke tropikal meyveler, başka bir ülke hayvansal ürünler üretiyor. İnsanlar birbirlerinin ürettiklerine ihtiyaç duyuyor.

Çünkü dünya, birbirinden bağımsız ülkelerden oluşan bir yer değil; birbirine bağlı büyük bir yaşam alanıdır.

Bu nedenle bir ülkede yaşanan savaş, açlık, ekonomik kriz veya çevre felaketi, ilk bakışta bize uzak görünse bile er ya da geç dünyanın başka bir köşesine dokunabilir.

Savaş yalnızca bombaların düştüğü yerde yaşanmaz. Ekonomiyi, göçü, gıdayı, doğayı, havayı ve insan psikolojisini de etkiler. Bugün başka bir ülkenin yaşadığı acı, yarın hiç beklemediğimiz bir şekilde bizim hayatımıza da dokunabilir.

İnsan bunu fark ettiğinde, “Benim ülkem iyi olsun, gerisi beni ilgilendirmez.” düşüncesinin aslında ne kadar dar bir bakış olduğunu görür.

Bugün kendi ülkemizde yaşıyoruz. Ama yarın nerede yaşayacağımızı kim bilebilir?

Bir çocuğumuz başka bir ülkede eğitim görebilir, çalışabilir veya hayatını orada kurabilir. O zaman, o ülkenin yaşadığı bir felaket bizi doğrudan ilgilendirmeye başlayabilir.

Peki çocuğumuz orada yaşamıyor olsaydı, o ülkede yaşanan acı bizi hiç ilgilendirmeyecek miydi?

İnsanlığın vicdanı, yakınlarımızla sınırlı olmamalıdır.

Benim düşünceme göre yalnızca doğduğum, büyüdüğüm ve yaşadığım ülkenin iyiliğini düşünür, dünyanın geri kalanındaki insanların acılarına sırtımı dönersem, sevgimi de sınırlandırmış olurum.

Oysa sevgi bölünmez.

Sevgi; adalet, eşitlik, özgürlük, merhamet ve insan onurunu dünyanın her yerinde savunabilmektir.

Her ülkenin kendine özgü bir coğrafyası, tarihi, kültürü ve yaşam biçimi vardır. Başka ülkeleri kendi ölçülerimizle yargılamak yerine önce anlamaya çalışmalıyız.

Bazen bir ülkeyi sürekli eleştirirken aynı zamanda o ülkeye seyahat ediyor, kültüründen faydalanıyor, güzelliklerini görmek istiyoruz. O zaman kendimize şu soruyu sormalıyız:

“Beğenmediğim, sürekli yargıladığım bir yere neden gidiyorum?”

Bu durum insan ilişkilerinde de böyledir. Bir insanı sürekli eleştiriyor, yargılıyor ve beğenmiyorsanız onunla ilişkinizi sürdürmek yerine önce kendi tutarlılığınıza bakmanız gerekir.

Dünyaya bakışımız da böyle olmalı.

Dünya bir gemidir.

Geminin bir yerinde delik açıldığında “O delik benim tarafımda değil.” demek çözüm değildir. Çünkü gemi su almaya başladığında, sonunda o su hepimize ulaşır.

İnsanlığın da böyle bir ortak kaderi vardır.

Bu nedenle benim ülkem yalnızca doğduğum ülke değildir.

Benim ülkem dünyadır.

Çünkü ben yalnızca kendi ülkemde yaşayan insanların değil, dünyanın neresinde olursa olsun yaşayan her insanın adil, özgür, güvenli, huzurlu ve mutlu bir hayat sürmesini isterim.

Bir çocuğun gözyaşının hangi ülkede aktığı önemli değildir.
     Bir annenin acısının hangi sınırın içinde yaşandığı önemli değildir.
     Bir insanın özgürlüğünün nerede elinden alındığı önemli değildir.

Acı acıdır. Özgürlük özgürlüktür. Adalet adalettir. İnsan, her yerde insandır.

Ve belki de dünyaya bırakabileceğimiz en güzel miras şudur:

Her ülkenin pasaportunda farklı isimler yazabilir; ama insanlığın gerçek pasaportunda tek bir kimlik vardır: SEVGİ.

Benim ülkem dünya.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN