Sevgili okuyucularım,
İnsanlar doğacakları yeri, ailelerini, ırklarını, dillerini veya hangi ülkede dünyaya geleceklerini seçemezler. Tıpkı ailesini seçemediği gibi, doğacağı ülkeyi de seçemez insan.
İnsan elbette doğduğu, büyüdüğü ve yaşadığı ülkenin iyi olmasını ister. Çünkü orası onun evidir; anıları, çocukluğu, sevdikleri ve hayatı orada şekillenmiştir. Ülkesini sevmek, onun daha güzel, daha adil ve daha yaşanabilir olmasını istemek son derece doğaldır.
Fakat benim için asıl soru şudur:
Sadece kendi ülkem iyi olsun demek yeterli midir?
Eğer gerçekten hümanist bir bakış açısına sahipsek, sevgimizi sınırların içine hapsetmemeliyiz. İnsan; ırkına, diline, dinine, milliyetine veya doğduğu ülkeye bakmadan insandır. Acı çektiğinde dünyanın neresinde olursa olsun acısı gerçektir. Mutlu olduğunda dünyanın neresinde olursa olsun mutluluğu değerlidir.
Bazen kendi ülkemizde yaşanan bir felakete büyük bir duyarlılıkla yaklaşırken, aynı felaket başka bir ülkede olduğunda sessiz kalabiliyoruz. Oysa acının pasaportu yoktur.
Bir insanın açlığı, savaşı, özgürlüğünün elinden alınması veya adaletsizliğe uğraması, sınırın öte tarafında olduğu için daha değersiz hale gelmez.
Sevginin sınırı varsa, orada sevgi değil ayrım başlar.
Hümanist olmak; yalnızca kendi ülkesindeki insanların özgürlüğünü, adaletini, refahını ve mutluluğunu istemek değildir. Aynı hakların dünyanın her yerinde yaşayan insanlar için de var olmasını istemektir.
Bunu bir aile üzerinden düşünelim.
Bir anne ve babanın iki veya dört çocuğu olduğunu düşünün. Çocuklarından birine özgürlük verirken diğerini kısıtlıyor, birini sevgiyle sararken diğerini dışlıyor, birinin hakkını korurken diğerinin hakkını görmezden geliyorsa o ailede zamanla adalet duygusu kaybolur. Ayrıştırılan çocukta kırgınlık, öfke ve güvensizlik oluşmaya başlar.
Dünyada da benzer bir durum yaşanıyor.
Bir yerde insanlar özgür, güvende ve refah içinde yaşarken başka bir yerde insanlar açlık, savaş ve sefalet içinde yaşamaya terk ediliyorsa, zamanla toplumlar arasında öfke, güvensizlik ve düşmanlık oluşuyor.
Çünkü adaletsizlik yalnızca mağdur olanı değil, bütün dünyayı yaralar.
Dünya aslında hepimizin aynı gemide olduğu büyük bir yolculuktur.
Geminin bir bölümünde çıkan yangın, geminin diğer tarafındaki insanları da ilgilendirir. Uzak bir ülkede büyük bir orman yangını çıktığında “Bize çok uzak, bizi ilgilendirmez.” diyebiliriz. Ama orada yanan yalnızca ağaçlar değildir; canlılar, doğa ve havamız da zarar görür.
Çünkü hepimizin üzerinde tek bir gökyüzü var.
Yağmurumuz, güneşimiz, havamız aynı gökyüzünden geliyor. Nefes aldığımız hava sınır kapılarında pasaport kontrolünden geçmiyor.
Aynı şekilde toprağın da sınırları yoktur. Bugün bir ülke çay, pirinç, kakao veya kahve üretirken başka bir ülke tropikal meyveler, başka bir ülke hayvansal ürünler üretiyor. İnsanlar birbirlerinin ürettiklerine ihtiyaç duyuyor.
Çünkü dünya, birbirinden bağımsız ülkelerden oluşan bir yer değil; birbirine bağlı büyük bir yaşam alanıdır.
Bu nedenle bir ülkede yaşanan savaş, açlık, ekonomik kriz veya çevre felaketi, ilk bakışta bize uzak görünse bile er ya da geç dünyanın başka bir köşesine dokunabilir.
Savaş yalnızca bombaların düştüğü yerde yaşanmaz. Ekonomiyi, göçü, gıdayı, doğayı, havayı ve insan psikolojisini de etkiler. Bugün başka bir ülkenin yaşadığı acı, yarın hiç beklemediğimiz bir şekilde bizim hayatımıza da dokunabilir.
İnsan bunu fark ettiğinde, “Benim ülkem iyi olsun, gerisi beni ilgilendirmez.” düşüncesinin aslında ne kadar dar bir bakış olduğunu görür.
Bugün kendi ülkemizde yaşıyoruz. Ama yarın nerede yaşayacağımızı kim bilebilir?
Bir çocuğumuz başka bir ülkede eğitim görebilir, çalışabilir veya hayatını orada kurabilir. O zaman, o ülkenin yaşadığı bir felaket bizi doğrudan ilgilendirmeye başlayabilir.
Peki çocuğumuz orada yaşamıyor olsaydı, o ülkede yaşanan acı bizi hiç ilgilendirmeyecek miydi?
İnsanlığın vicdanı, yakınlarımızla sınırlı olmamalıdır.
Benim düşünceme göre yalnızca doğduğum, büyüdüğüm ve yaşadığım ülkenin iyiliğini düşünür, dünyanın geri kalanındaki insanların acılarına sırtımı dönersem, sevgimi de sınırlandırmış olurum.
Oysa sevgi bölünmez.
Sevgi; adalet, eşitlik, özgürlük, merhamet ve insan onurunu dünyanın her yerinde savunabilmektir.
Her ülkenin kendine özgü bir coğrafyası, tarihi, kültürü ve yaşam biçimi vardır. Başka ülkeleri kendi ölçülerimizle yargılamak yerine önce anlamaya çalışmalıyız.
Bazen bir ülkeyi sürekli eleştirirken aynı zamanda o ülkeye seyahat ediyor, kültüründen faydalanıyor, güzelliklerini görmek istiyoruz. O zaman kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Beğenmediğim, sürekli yargıladığım bir yere neden gidiyorum?”
Bu durum insan ilişkilerinde de böyledir. Bir insanı sürekli eleştiriyor, yargılıyor ve beğenmiyorsanız onunla ilişkinizi sürdürmek yerine önce kendi tutarlılığınıza bakmanız gerekir.
Dünyaya bakışımız da böyle olmalı.
Dünya bir gemidir.
Geminin bir yerinde delik açıldığında “O delik benim tarafımda değil.” demek çözüm değildir. Çünkü gemi su almaya başladığında, sonunda o su hepimize ulaşır.
İnsanlığın da böyle bir ortak kaderi vardır.
Bu nedenle benim ülkem yalnızca doğduğum ülke değildir.
Benim ülkem dünyadır.
Çünkü ben yalnızca kendi ülkemde yaşayan insanların değil, dünyanın neresinde olursa olsun yaşayan her insanın adil, özgür, güvenli, huzurlu ve mutlu bir hayat sürmesini isterim.
Bir çocuğun gözyaşının hangi ülkede aktığı önemli değildir.
Bir annenin acısının hangi sınırın içinde yaşandığı önemli değildir.
Bir insanın özgürlüğünün nerede elinden alındığı önemli değildir.
Acı acıdır. Özgürlük özgürlüktür. Adalet adalettir. İnsan, her yerde insandır.
Ve belki de dünyaya bırakabileceğimiz en güzel miras şudur:
Her ülkenin pasaportunda farklı isimler yazabilir; ama insanlığın gerçek pasaportunda tek bir kimlik vardır: SEVGİ.
Benim ülkem dünya.
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN
Bu yazıyı tümü olmak şartıyla, değiştirilmeden, bedava olarak ve bu telif hakkı uyarısı ve internet bağlantısı (https://sevginin-isigi-sifa.com/) ile birlikte kopyalamaya ve dağıtmaya izin verilmiştir.