Bazı kelimeler vardır; ağzımızdan çok kolay çıkar. Hele ki konu kendi çıkarlarımız olduğunda, bu kelimeleri daha da hızlı ve yüksek sesle dile getiririz. İşte o kelimelerin başında “adalet” gelir. Peki gerçekten adalet dediğimizde neyi kastediyoruz? Bu kavramı yalnızca talep ettiğimizde mi hatırlıyoruz, yoksa hayatımızın her alanında uygulayabiliyor muyuz?
Adalet, yalnızca bir hak arayışı değildir; aynı zamanda bir sorumluluktur. İnsanın önce kendisine, sonra çevresine karşı dürüst ve dengeli davranabilme becerisidir. Bu yüzden adaleti konuşmadan önce kendimize şu soruyu sormalıyız:
Ben gerçekten adil miyim?
Çoğu zaman insan, haksızlığa uğradığını düşündüğünde adalet ister. Ancak aynı kişi, kendi yaptığı haksızlıkları görmezden gelebilir. Çünkü aynayı kendine tutmak zordur. İnsan, kendini sorgulamaktansa başkalarını eleştirmeyi tercih eder. Oysa gerçek adalet, önce insanın kendisiyle yüzleşmesiyle başlar.
Günlük Hayattan Örnekler
Adalet kavramını daha iyi anlamak için hayatımızdan bazı örneklere bakalım:
Aile İçinde Adalet
Bir anne ya da baba, çocukları arasında ayrım yaptığında bu durum sadece o anlık bir haksızlık değildir; uzun vadede güven duygusunu zedeler. Örneğin bir çocuğun hatası sürekli görmezden gelinirken, diğerine daha sert davranılıyorsa burada adalet yoktur. Adalet, her çocuğa eşit davranmak değil; her birine hakkaniyetli yaklaşmaktır.
Arkadaşlık İlişkileri
Zor zamanınızda yanınızda olan bir arkadaşınız ile sadece işi düştüğünde sizi arayan birine aynı değeri vermek adaletli değildir. Çünkü adalet, emeği ve niyeti gözetir. Eğer siz, sizin için fedakârlık yapan birini görmezden gelip çıkarınıza göre davranıyorsanız, bu adalet değil menfaattir.
İş Hayatında Adalet
En çok adaletsizlik hissinin yaşandığı yerlerden biri iş hayatıdır.
Çok çalışan bir personelin emeği görülmezken, yönetime yakın olan birinin terfi alması
Performansa bakılmadan maaş artışı yapılması
İzin haklarının kişiye göre farklı uygulanması
Bunların hepsi adaletin zedelendiği durumlardır. Oysa gerçek adalet, objektif kriterlerle hareket etmeyi gerektirir. Başarı varsa ödül de olmalıdır; ancak bu herkes için geçerli olmalıdır.
Toplumsal ve Kamusal Alan
Bir kamu görevlisinin, tanıdığı birinin işini hızlandırıp diğerine zorluk çıkarması açık bir adaletsizliktir. Aynı şartlara sahip iki kişiye farklı muamele yapılıyorsa, orada adalet değil çıkar ilişkisi vardır.
Spor ve Taraftarlık
Futbol gibi alanlarda da adalet algısı çoğu zaman menfaatlere göre şekillenir. İnsanlar kendi takımlarına yapılan haksızlıklarda yüksek sesle “adalet” ister; ancak rakip takıma yapılan aynı haksızlık karşısında sessiz kalır. Bu durum, adaletin değil, tarafgirliğin göstergesidir. Desteklediği parti yanlış yapmışsa, kişi adaletten sapmamalı; tarafgirlik yerine hakkaniyeti gözeterek hakikatin peşinden gitmelidir.
Adalet ve Eşitlik Arasındaki Fark
Adalet çoğu zaman eşitlikle karıştırılır. Oysa adalet, herkese aynı şeyi vermek değildir; herkese hak ettiğini vermektir.
Çalışan iki kişiden biri daha fazla emek veriyorsa, aynı karşılığı almak adalet değil, eşitsizliktir.
Dürüst olan ile olmayanı aynı kefeye koymak, adalet değil haksızlıktır.
Bu nedenle adalet, eşitlikten önce hakkaniyet gerektirir.
Menfaat ve Adalet İlişkisi
İnsan çıkarının olduğu yerde çoğu zaman objektifliğini kaybeder. Çünkü menfaat, insanın bakış açısını daraltır. Kendi kazancı söz konusu olduğunda kişi, yanlış olanı bile doğru gibi görmeye başlayabilir.
Örneğin:
Haksız bir kazanç elde eden biri, bunu “fırsat” olarak görebilir
Birine ayrıcalık tanıyan kişi, bunu “iyilik” olarak adlandırabilir
Oysa gerçekte bunlar adaleti zedeleyen davranışlardır.
Menfaatin olduğu yerde adalet çoğu zaman geri planda kalır.
Toplumsal Adalet Nasıl Sağlanır?
Bir toplumda adaletin sağlanabilmesi için şu unsurların varlığı gerekir:
Hukukun üstünlüğü
Fırsat eşitliği
Gelir dağılımında denge
Şeffaf ve hesap verebilir yönetim
Güçlü bir ahlak anlayışı
Ancak bunların hiçbiri bireyden bağımsız değildir. Çünkü toplum, bireylerin toplamıdır. Birey adil değilse, toplum da adil olamaz.
Sonuç Adalet, sadece istemekle gelen bir kavram değildir. Adalet, önce insanın kendi davranışlarını sorgulamasıyla başlar. Kendimize şu soruları sormalıyız: Ben gerçekten objektif miyim? Kendi çıkarım söz konusu olduğunda da adil kalabiliyor muyum? Başkalarına gösterdiğim tepkiyi, kendime de gösterebiliyor muyum?
Unutmayalım: Suçlamak, bahane bulmak ve eleştirmek en kolay yoldur. Zor olan ise aynayı kendine tutmaktır. Adaletin olmadığı yerde güven olmaz. Güvenin olmadığı yerde ise huzur olmaz. Bu yüzden adalet, bir talep değil; bir yaşam biçimi olmalıdır.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
İnsanlara hakikati söylediğinizde çoğu zaman yüzleşmek istemezler. Çünkü bu, işlerine gelmeyen yönlerini görmelerine neden olur. Genelleme yapmıyorum; ancak birçok insan kendi derinliğine inmiyor, hatta derinliği sorgulayanların sayısı oldukça az.
Günümüzde yaşanan olumsuzlukların temelinde sevgisizlik ve bencillik olduğunu düşünüyorum. İnsanlar çoğunlukla sadece dünyevi bir yaşam sürüyor: yemek, içmek, gezmek, para kazanmak, eğlenmek, iyi giyinmek… Fakat ne yazık ki bu hayatın ötesine geçip kendi iç dünyalarına inmiyorlar. Günlük yaşayıp gidiyorlar.
Sosyal medyanın etkisiyle insanlar yön buluyor. Birinin gittiği yere gitmek, yaptığı şeyi yapmak, çoğu zaman gerçekten istemekten değil, başkalarına göstermekten ya da geri kalmama isteğinden kaynaklanıyor. Oysa asıl soru şu: Senin ruhun gerçekten bunu istiyor mu? Yoksa sadece bir boşluğu doldurmaya mı çalışıyorsun?
İnsan kendi derinliğine inmeden yaptığı hiçbir şey gerçek bir tatmin sağlamaz. Ruhsal bir açlık varsa, bu çoğu zaman yüzeysel ilişkilerle, sürekli bir şeyler tüketerek ya da dikkat dağıtarak giderilmeye çalışılır. Ama sonuç değişmez: kişi hâlâ mutsuz ve eksik hisseder.
Kendi iç derinliğini tanımak, insanın yaşam amacını ve varoluşunu anlamasına yardımcı olur. Bu, kolayca “yaşam amacım bu” diyerek geçiştirilecek bir şey değildir. Çocuklara bakmak ya da kariyer yapmak değerli olabilir, ancak bunları otomatik olarak “yaşam amacı” ilan etmek, çoğu zaman derin bir sorgulama yapılmadan verilen bir cevaptır.
İnsanların ruhsal açlığı aslında sosyal medyada ve günlük davranışlarda açıkça görülüyor. Çoğu insan kendini “iyi insanım” diyerek tanımlar; vicdanlı olduğunu, yardım ettiğini, kimseye zarar vermediğini söyler. Bunlar elbette kıymetlidir. Ancak asıl mesele şudur: Kendi ruhunun gerçekten ne durumda olduğunu biliyor musun? Doymuş mu, yoksa hâlâ bir eksiklik mi hissediyorsun?
Birçok kişi kafa karışıklığı içinde olsa da bunu sorgulamak yerine “boşver, böyle yaşayıp giderim” demeyi seçiyor. “Hayata bir kere geldim, yiyip içeyim, gezeyim, eğleneyim” düşüncesiyle hareket ediyor. Oysa insanın içsel derinliğiyle bağ kurmadan yaşadığı hiçbir şey tam anlamıyla doyurucu olmaz.
Bir arkadaşım bana “Ruhun derinliğini görmek herkese nasip olmaz” demişti. Belki bu bir nasip meselesidir. Ama şu da bir gerçek: İnsanlar çoğu zaman konfor alanlarını bozmak istemez. Peki gerçekten derinliğin ne olduğunu biliyor muyuz? Yoksa bilmekten mi kaçıyoruz?
Belki de mesele, kendimizi zorlamak değil; kendimize alan açmaktır. Herkesin kendi derinliğine ulaşma şekli ve zamanı farklıdır. Kimi erken fark eder, kimi daha geç… Kimi de hâlâ arayıştadır.
Sonuçta önemli olan, başkalarıyla kıyaslamak yerine kendi yolumuzu fark edebilmek ve o yolda dürüstçe ilerleyebilmektir. Çünkü her insanın hikâyesi kendine özgüdür ve her yolculuk kendi içinde değerlidir.
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Sevgili okuyucularım, bu ay ki “ho’oponopono” adı verilen bir arınma çalışmasını paylaşıyorum. Bu ay da farklı konular için aynı şekilde yapmanız gereken bu arınma çalışmasını dört madde hâlinde paylaşıyorum. Düzenli olarak yaptığınızda gerçekten kendinizde inanılmaz bir olumlu değişiklik göreceksiniz. Özellikle zihniniz, ne kadar berraklaşırsa o kadar huzurlu olur. En önemlisi berrak bir zihin her zaman doğru karar almanızı sağlar. Çünkü zihin olumsuzluklarla dolu olduğu zaman doğru karar bile alamıyorsunuz. Disiplin ve azimle yapılan çalışmalardan her zaman olumlu karşılık alınır. Çalışmaya geçmeden önce bununla ilgili kısa bir bilgi vermek istiyorum.
Ho’oponopono yöntemi; karşımızdaki insanın yaşadığı bir sorunu duyduğumuz, öğrendiğimiz anda bizim sorunumuz olarak algılayıp kendi içimizde bundan arınarak karşımızdakini de arındırma yolunu öğretiyor. Sadece insanları değil her şeyi arındırıp temizlemenin yoludur bu. Olumsuz durumlardan kurtulmanın bir yöntemidir.
Ho’oponopono, Havai halkının kullandığı bir kendini arındırma yöntemidir. Bu yöntemi Joe Vitale’in kitabı “Zero Limit” aracılığı ile batı dünyasına tanıtan ve meşhur eden kişi Dr. Ihaleakala Hew Len oldu. Doktorasını Iowa Üniversitesi’nde yapmış olan Dr. Ihaleakala Hew Len, uzun yıllar Havai Devlet Hastanesi’nin suç işleyen akıl hastaları ile ilgilenen adli biriminde uzman psikolog olarak çalışmış. Hastalarıyla elde ettiği mucizevi sonuçlar çok ilgi çekmiş. Kullandığı yöntemler öyle etkiliymiş ki zamanla yatan hastaların tümü taburcu edilmiş, sonunda dört yıl içinde birim kapatılmış. Dr. Len’in kullandığı bu yöntem, 1982 Kasım’ından beri güncelleştirilmiş Ho’oponopono uygulaması yapan Hawaiili şaman Morrnah Nalamaku Simeona sayesinde ortaya çıkmış. Tüm dünyada bu yönteme ün kazandıran, öğrencisi Dr. Ihaleakala Hew Len ve Joe Vitale oldu.
Şimdi çalışmaya geçelim:
1) Kendime yeterince sevgi ve özen göstermemi engelleyen içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono”
Seni Seviyorum
Özür Dilerim
Lütfen Beni Affet
Teşekkür Ederim
Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.
2) Sevilmeme ve kabul edilmeme korkularımı yaratan, onaylayan, katkı veren veya fayda elde eden içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono “
Seni seviyorum
Özür dilerim
Lütfen beni affet
Teşekkür ederim.
Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.
3) Gücümü ve özgüvenimi kolaylıkla açığa çıkartmamı engelleyen içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono “
Seni seviyorum
Özür dilerim
Lütfen beni affet
Teşekkür ederim.
Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.
4) İnsanların benden farklı düşünebileceklerini kabul etmemi engelleyen içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono”
Seni Seviyorum
Özür Dilerim
Lütfen Beni Affet
Teşekkür Ederim
Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.
Kaynak: Dr.Ihaleakala Hew Len ve Berna Özcan
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Olumsuzluğu olumluya çevirmek için sadece bakış açısının değiştirilmesi gerekir. Örneğin, boş bir şişeden tüm havayı nasıl çıkarabiliriz? Ne kadar teknik denerseniz deneyin, hava çıkmaz. Ama şişe suyla doluysa, hava otomatik olarak dışarı çıkar. Benzer şekilde, olumsuzluğun ortaya çıktığı her durumda, olumluya odaklanırsak, olumsuzluk otomatik olarak ortadan kalkar. Bu, olumsuz bir dünyada olumlu kalmanın en basit anahtarıdır. Sonuç olarak, zihnimizin veya aklımızın hiçbir durumda olumsuzluğa dönüşmemesi için böyle bir farkındalık geliştirmeliyiz.
Param Pujya Dada Bhagwan şöyle der: “Pozitif olmak ne anlama gelir? Hiçbir şeyi çıkarmanıza, hiçbir şeyi kaldırmanıza gerek yok, sadece getirmeniz gerekiyor.” Şöyle devam eder: “Negatifliği yok etmeye çalışarak zaman kaybetmek yerine, dünyevi hayatta pozitif kalırsanız negatiflik kendiliğinden yok olacaktır.”
Yüz olumsuzluk arasından bir olumlu şey aramak.
Param Pujya Dada Bhagwan şöyle der: “ Her şeyi olumlu kılmak istiyorum. Hiçbir olumsuzluğun olmasını istemiyorum. Eğer o iyiyse, iyi özelliklerini teşvik ederim. Böylece iyi özellikler aydınlanır, o kadar çok yer kaplarlar ki olumsuzluklar ortadan kalkar. ”
Başkalarının olumsuz yönlerini görüyoruz, “O beceriksiz biri, uygun değil.” Bunun yerine, onların olumlu yönlerini bulmaya ve sadece olumlu yönlerine odaklanmaya çalışmalıyız. Başkasının olumsuz yönleri üzerinde tartışmamalıyız; o kendi olumsuz yönlerini görecek ve bunlardan kurtulacaktır. Kişinin iyi yönlerini teşvik etmeli, yanlış davranışlarında ise sessiz kalmalı veya önem vermemeliyiz ki kişi hiçbir tepki almadığını anlasın. Sonunda olumsuz yönleri yavaş yavaş azalacaktır. Başkasında yüzlerce olumsuz yön olabilir, ancak bunlardan bir olumlu yön bulup ona tutunursak, durum ve kişi otomatik olarak değişecektir. Bunu yapmak için, tarafsız bir şekilde muazzam bir sükunet ve sabır geliştirmemiz gerekecektir.
Param Pujya Dada Bhagwan şöyle der: “ Olumsuzluğun üstesinden olumluyla geliriz.” Tüm dünyayı kazanmamıza gerek yok; sadece ailemizdeki ve yakın çevremizdeki dört beş kişiyi kazanmamız yeterli. Onların olumlu yönlerini görebilirsek, onları kusursuz olarak algılayabilirsek ve onlara karşı duyduğumuz bağlılık-nefret azalırsa, bu bile fazlasıyla yeterlidir.
En üstün ve en yüksek olumlu görüş, diğer insanı saf Ruh biçiminde görmektir. Sonuç olarak, onların tek bir kusuru bile görülmez; tamamen kusursuz görünürler .
Olumlu bakmak, olumlu konuşmak.
Her madalyonun iki yüzü olduğu gibi, her bireyin de iyi ve kötü yönleri vardır. Gül bitkisinin olduğu yerde dikenler de mutlaka olur, ancak bahçıvanın amacı gülü dikenlere dokunmadan açtırmaktır. Benzer şekilde, biz de insanların olumlu özelliklerini görmeli ve sadece olumlu konuşmalıyız. Dışarıdaki şeyler bizi huzura kavuşturmaz; bunun yerine, içimizden dönüşmeliyiz. Her durumda olumlu bir bakış açısı geliştirirsek, ne biz ne de diğer kişi zarar görür.
Çoğu zaman, birisi egomuzu incittiğinde, onun olumsuz yönlerini görür ve başkalarına onun hakkında kötü konuşuruz. Ancak bunu yaparak ne kişi ne de durum daha iyiye doğru değişir. Aksine, olumsuzluk nedeniyle kendimiz acı çeker ve daha düşük bir yaşam biçimine yol açan karmalar biriktiririz.
Birisi bize gelip başka bir kişi hakkında olumsuz konuşsa bile, onların olumsuzluğunun bizi etkilemesine izin vermemeliyiz. Eğer izin verirsek, olumsuzluğu etkili bir şekilde olumluya çevirmek bir engel haline gelir. O kişi öfkesini dışa vuruyor olabilir, ancak biz orada yüzeysel kalmalıyız. Ayrıca, şu anda o kişi diğer kişiye karşı olumsuz hissediyor olabilir ve dört gün sonra o da olumluya dönebilir. Oysa, onların sözleri zihnimizde başkaları hakkında olumsuzluk uyandırdığında, tuzağa düşeriz. Dünyevi etkileşimlerde, birini dinlerken diğer kişi için bir görüş oluşturursak, saf olarak kabul ediliriz.
Genel olarak, yanınızda olmayan bir kişi hakkında asla olumsuz konuşmamak kuralına uymak gerekir . Gerekirse, kişi hakkında beş olumlu şey söyleyin, ancak olumsuz konuşmayın. Dolayısıyla, zor zamanlarda olumlu kalmayı bilmek, sadece olumlu düşünmek anlamına gelmez; aynı zamanda olumsuz şeyleri duymamak ve söylememek anlamına da gelir.
Dadashri şu bilimsel ilkeyi ortaya koyuyor: “ Hayatta tek bir ilke benimsenmelidir. Her zaman olumlu kalınmalıdır. Olumsuzluğa asla destek verilmemelidir. Herhangi bir olumsuzluk ortaya çıktığında, sessiz kalınmalıdır.”
Farklı doğaların (prakrutilerin) olumlu yönlerini görerek uyum sağlayın.
Evde, ailede veya ofiste, birden fazla insanla temas kurduğumuzda, farklı karakterlere sahip insanlarla uğraşmak zorunda kaldığımızda, doğal olarak çatışmalar yaşanır. Böyle bir durumda, her bireyin olumlu yönlerini keşfedip onlarla uyum sağlarsak, etkileşimler barışçıl olacaktır.
Herkesin doğası, herkesin bakış açısı farklıdır. Dahası, dünyevi etkileşimler görecelidir. Bir iş bir kişinin bakış açısına göre yapılırken, başka bir zaman başka bir kişinin bakış açısına göre yapılır. Bu nedenle, kişi kendi bakış açısına bağlı kalmamalıdır. Bakış açımızdan vazgeçmeyi öğrenmeliyiz. İş bittikten sonra, “Ne olduysa oldu” zihniyetiyle ilerlemeli, böylece dünyevi etkileşimlerde barış hakim olur ve aynı zamanda ilerlememiz de engellenmeden devam eder.
Farklı karakterlere sahip insanların olumlu yönlerini keşfederek işlerinizi halledin. Tıpkı bir müzik grubunda olduğu gibi; armonika, davul, flüt ve hatta tef gibi enstrümanlar vardır. Her enstrüman farklı ses çıkarır; ancak hepsi uyum içinde çalındığında melodik bir müzik ortaya çıkar. Benzer şekilde, birlikte yaşayan veya çalışan insanlar arasında biri yavaşken diğeri hızlı, biri güçlüyken diğeri zayıf olabilir. Ağzımızda bile, dil yumuşaktır, yiyecekleri toplar ve dişler serttir, sonra onları parçalar. Yiyecekleri çiğnerken ikisi de gereklidir. Aynı şekilde, bir kişinin iyi özelliklerini bulup ona göre hareket edersek, her karakter faydalı hale gelir. Bu tür bilgilere sahip olmak, olumsuz bir kişiyle uğraşırken olumsuzluğu olumluya çevirmenin basit bir yoludur.
Karşıdaki kişi sizi incitse bile pozitif kalmaya devam edin.
Karşımızdaki kişi bizi ne kadar incitirse incitsin, onların kendi bakış açılarına ve anlayışsızlıklarına dayanarak konuştuklarını ve davrandıklarını aklımızda tutmalıyız. O kişinin olumsuz yönlerini görmemeliyiz. Aksine, sürekli olarak olumlu kalmalıyız. Eğer kendimiz olumsuzlaşırsak ve karşımızdaki kişiye karşı çıkarsak, çatışmalar artacaktır.
Biz de kendi bakış açımıza göre diğer kişiyi suçlu buluyoruz. Burada olumlu kalmayı hatırlamak, insanları ve konuşmalarını olumsuz bir şekilde algılamayı bırakmanıza yardımcı olabilir. Aynı kişi başkalarına karşı nazik davranıyor olabilir. Bazı insanlar bizi incitebilir, ancak daha sonra pişman olup özür dileyerek geri dönebilirler. Bu durumda, geçmiş deneyimi aklımızda tutmanın ve bunun için kavga etmenin bir anlamı yok. Geçmişte verdiğimiz şey, hesabı kapatmak için bugün bize geri döndü. Bunu kabullenmeli ve yeni borç vermeyi bırakmalıyız. Eğer diğer kişi bizi incitiyorsa, bu bizim yüzümüzden mi inciniyor? Bunun böyle olup olmadığını anlamaya çalışmalı ve eğer öyleyse, bunu önlemek için önlemler almalıyız.
Eğer biri bize, ‘Zekânız yetersiz’ derse, dünyada gerçekten zekâdan yoksun olduğumuz kaç konu olduğunu incelemeliyiz. Diyelim ki, iş yerinde biri bize, “Hiçbir şey anlamıyorsunuz” diye hakaret ederse, egomuz tepki verir. Ama bunun yerine, dünyada bilmediğimiz binlerce şey olduğunu anlamalıyız. Örneğin, ev inşa etmek, bozuk telefonu tamir etmek, uçak uçurmak vb. Dolayısıyla, bildiğimiz beş yedi şey konusunda egoist olmaya gerek yok; bu şekilde bir çözüm üretebiliriz.
Kısacası, bir kişi bize karşı zekamızı ve egomuzu kışkırtacak şekilde davransa ve karşımızdaki kişiye karşı olumsuz bir tavır sergilese bile; doğru anlayış stoğunu hazırda tutarsak, bu tür olumsuzluklar karşısında olumlu kalabiliriz.
Tövbe yoluyla olumsuzlukları silmek
Eğer birisi hakkında olumsuz düşüncelerimiz varsa veya birisi hakkında olumsuz konuşmuşsak, bunun yanlış olduğunu fark ettiğimiz anda o kişiyi hemen hatırlamalı ve tövbe ederek ondan af dilemeliyiz. Ve bu hatayı tekrarlamamaya kararlılıkla, inandığımız Tanrı’dan güç istemeliyiz.
Olumsuz düşünceler, konuşmalar veya davranışlar durmayacak. Ancak içtenlikle tövbe ederek, olumsuz düşüncelerimiz kaybolur. Olumsuzluğu olumluya dönüştürmeye devam ettikçe ve tövbe etmeyi sürdürdükçe, sonunda bir gün olumsuzdan olumluya dönüşmüş olarak karşımızda duracağız.
Her gece, gün boyunca kimlerle tanıştığımı, nerelerde olumsuz olaylar yaşadığımı ve kimler hakkında olumsuz konuştuğumu düşün. Tüm bunları hatırla ve bunun için özür dile. Bunu yaparsan, olumsuzluklar hızla silinecek ve olumlu şeyler yerleşecektir.
Kaynak: Param Pujya Dada Bhagwan
Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN
Bu dünyada olumlu bakış açısından daha yüce bir şey yoktur. Olumlu düşünme neden bu kadar önemli? Eğer hayatta her zaman olumlu kalabilir ve asla olumsuzlaşmazsak, endişeler, hayal kırıklıkları, depresyon asla ortaya çıkmaz. Bunlar olumlu kalmanın birkaç faydasıdır. Ancak olumsuz zihnin görevi, sürekli olarak yakınımızdaki insanların olumsuz yönlerini göstermektir.
Olumsuzluğun hem kendimiz hem de başkaları üzerinde olumsuz etkileri vardır. Çünkü tüm evren yoğun bir şekilde parçacıklarla doludur. Bu parçacıkların bilimi şöyle işler: Olumlu düşündüğümüzde parçacıklarda olumlu titreşimler, olumsuz düşündüğümüzde ise olumsuz titreşimler oluşur. Bir kişi hakkında herhangi bir düşüncemiz varsa, bu titreşimler o kişiye ulaşır. Daha sonra, bu titreşimlere bağlı olarak, diğer kişi de bu olumlu veya olumsuz duyguları deneyimler.
Olumsuzluğun yan etkileri anlaşılırsa, ondan kurtulmak için kararlı olunur. Mutlu olmak istiyorsak, olumsuzluğun bizi etkilememesi için her zaman pozitif olmalıyız.
Tıpkı bir madalyonun iki yüzü olduğu gibi, hayatın da iki olası sonucu vardır: ‘olumlu’ ve ‘olumsuz’. Bu dünyada olumsuzluk acı getirirken, olumluluk mutluluk getirir. Hayatta olumlu olmamızın en önemli nedeni budur. Zihni sürekli olumlu kalan kişi, gerçek anlamda Tanrı olur. Olumsuzluk sadece dünyevi işlerde zamanımızı boşa harcamakla kalmaz, bizi tuzağa düşürür, aynı zamanda mutluluğun yaklaşmasını engeller ve bizi dünyevi varoluşa hapseder.
Olumsuzluk acıya neden olur, olumlu düşünceler ise huzur getirir.
Olumsuzluk mutluluğun kaybına, çatışmalara ve acılara yol açar ve zihinde sürekli bir huzursuzluk olur. Özellikle başkalarının olumsuz yönlerini gördüğümüzde çok acı çekeriz. Olumsuz titreşimlerimiz diğer kişiye ulaşır ve onların karşıt titreşimleri bize ulaşır; bu döngüsel süreç sonsuza dek devam eder.
Olumsuz bakış açısı huzursuzluğa yol açarken, olumlu bakış açısı zihin dinginliği getirir. Örneğin, birisi bizden büyük miktarda para ödünç aldı ve geri ödeme niyetinde değil. Gece yarısı aklımızdan “Görünüşe göre bana geri ödeme yapmayacak. Şimdi ne olacak?” diye bir düşünce geçer ve bu da uyumamıza engel olur. Bunun yerine, “Para geri ödenecekse, zamanı gelince ödenecektir, ama şu an iyi bir gece uykusu çekelim!” diye olumlu bir şekilde düşünürsek, gecemiz huzurlu geçer.
Hayatta, evimizde, ailemizde, mahallemizde herkesle olumlu bir bakış açısı benimsersek, çatışmalar azalacak ve huzur bulacağız. Zihnimiz rahatsız olmayacak. Bu dünyada en değerli şey varsa, o da zihin huzurudur. İçsel kayıplar, dışsal kayıplardan çok daha ağırdır. Bu nedenle, her zaman olumlu kalmak akıllıca bir davranıştır.
Olumsuzluk enerjileri tüketir, olumluluk ise enerjileri ortaya çıkarır.
Olumsuzluk enerjimizi tüketir. Örneğin, bize bir görev verildiğinde ve “Bu görevi yapamayacağım” diye olumsuz düşünürsek, görevi o anda tamamlamak için gereken enerjiyi kaybederiz. Bir kişi sürekli olarak kendisi hakkında olumsuz düşünürse, zamanla umutsuzluğun ve depresyonun kurbanı olur.
Dolayısıyla, zihninizde olumsuz bir düşünce belirdiğinde, onu hemen olumlu bir düşünceyle değiştirin, örneğin, “Neden olmasın? Elbette olacak.” Bu şekilde enerjiniz azalmaz. Düşüncelerimizin ve başkalarıyla olan etkileşimlerimizin farkında olduğumuzda ve olumsuz düşünceleri olumluya dönüştürmeye odaklandığımızda, içsel gücümüz ortaya çıkar.
Olumsuzluk mesafeyi artırır, olumluluk ise kişiyi kazanır.
Yakınımızdakilere karşı olumsuzluk beslemek, bizi onlardan uzaklaştırır. Bir kişi bizim hakkımızda olumsuz konuşursa, hemen onların da olumsuz yönlerini görmeye başlarız. İnsanlar bizimle çalışmaktan keyif almazlar ve biz de onlarla çalışmaktan keyif alamayız. Hizmetkarın olumsuz yönlerini görürsek, o da işi bırakır. Birinin olumsuz yönlerini tekrar tekrar görmek, aramızda bölünmelere yol açar ve o kişiyle olan bağımız zayıflar. Bu nedenle, samimi kişisel ve profesyonel ilişkiler kurmak için olumlu olmak şarttır.
Eğer birinden sürekli olarak hayal kırıklığına uğruyorsak, onların olumsuz yönlerini görmek hiçbir fark yaratmayacak veya onları değiştirmeyecektir; aksine, hayal kırıklıklarımız daha da artacaktır. Bunun yerine, onlara karşı olumlu kalarak onları kazanmalıyız.
Olumsuzluk dünyevi ilişkileri kötüleştirir; olumlu düşünce ise dünyevi ilişkileri güzelleştirir.
Birinin olumsuz yönlerini tekrar tekrar görürsek, o kişiyle olan etkileşimimiz bozulmaya başlar. Oysa olumlu bakış açısıyla ilişki güzel ve huzurlu hale gelir.
Her şeye olumsuz yaklaşmak şikayetleri ve sorunları artırırken, olumlu kalmak hiçbir sorun, zorluk veya şikayete yol açmaz.
Olumsuzluk, başkalarıyla uyum sağlamayı engeller ve herkesin kusurlarını görmemize yol açar. Olumlu olmak ise her koşulda çözüm bulmamızı sağlar, uyum sağlamamıza ve kaynaşmamıza yardımcı olur. Bu nedenle, olumlu olmak gereklidir.
Olumsuz sözler yıkıma, olumlu sözler ise iyileştirmeye yol açar.
Birisi hakkında olumsuz düşünceler beslersek, bu durum daha da kötüleşmeye meyilli olur. Söylenen tek bir yanlış söz, diğer kişinin olumsuzluk ağına dolanmasına neden olabilir. Örneğin, bir çocuk evde misafirlere su ikram ederken, ailesi “Oğlumuz çok yardımsever” derse, bu olumlu özelliği beslenir ve çocuk içinden “Daha da yardımsever olacağım” diye düşünür. Ardından, bir dahaki sefere yardım etmeye istekli olur.
Ama eğer ebeveynler, “Çok inatçı” derlerse veya çocuk iyi bir şey yapıp küçük bir hata yaparsa ve “Su verdi ama bardağı kırdı; hep zarar veriyor” diye yorum yaparlarsa, bu olumsuz görüş çocuğun daha da kötüleşmesine neden olur. O zaman çocuk, “Artık yardımcı olmayacağım!” diye karar verir. Ebeveynler çocuklarının hatalarını düzeltmek için tartışırlarsa, bu onların olumlu özelliklerini ezebilir. Bu, ebeveynler için büyük bir sorumluluktur.
Birisi hata yaptığında ona doğru anlayış gösterilebilir, ancak onun hakkında olumsuz konuşursak, biz de suçlu duruma düşeriz. Bunun yerine o kişi hakkında olumlu konuşursak, onu güçlendiririz ve biz de kendimiz herhangi bir hata üstlenmeyiz.
Olumsuz sözler insanın egosunu kırar. Bunun yerine, diğer kişinin hatası hakkında sessiz kalırsak, o kişi kendi hayatında bir dönüşüm yaratacaktır. Bu noktayı kanıtlayan tarihi bir örnek var. Mahatma Gandhi on beş yaşlarındayken, kardeşi et yeme alışkanlığı yüzünden yaklaşık yirmi beş rupi borçlanmıştı. O zamanlar yirmi beş rupi çok değerliydi. İki kardeş borcu nasıl ödeyeceklerini düşünürken bir çözüm buldular.
Gandhiji, kardeşinin som altın bileziğinin bir parçasını kesip sattı ve parayla borcunu ödedi. Hırsızlıktan pişmanlık duyan Gandhiji, babasına hatasını itiraf eden bir mektup yazdı. Babasının kızıp onu sertçe azarlayacağından korkuyordu. Ama babası hiçbir şey söylemedi, sessiz kaldı. Sadece iki damla gözyaşı aktı. Bu sessizlik Gandhiji üzerinde muazzam bir etki yarattı. Bu etki, hayatının geri kalanında herhangi bir yanlış yapmasına engel oldu.
Olumsuz sözler egoyu kırar, olumlu sözler güçlendirir.
Birine karşı olumsuz sözler söylediğimizde, bu onların ruh halini bozar. Kendilerini incinmiş hissederler, egoları zedelenir ve hevesleri kırılır. Olumsuz konuşmalar genellikle karı-koca, kayınvalide-kayınpeder, ebeveyn-çocuk veya çalışan-işveren gibi ilişkilerde kullanılır. Örneğin, “Çok yavaşsın, çok güçsüzsün.” veya “Hiçbir şey bilmiyorsun, asla başarılı olamayacaksın.”, “Asla çalışmak istemiyorsun; sadece gösteriş yapmak istiyorsun.”, “Senden çok sıkıldım.” gibi sözler. Bu tür sözlerle incinen karşı tarafın egosu ya bastırılır ya da misilleme yapar.
Olumsuz sözlerin etkileri korkunç olabilir. Örneğin, Draupadi’nin “Kör adamın oğlu kördür” sözleri, Mahabharata’nın büyük savaşını tetiklemiştir. Bu nedenle, kimseye veya kendinize zarar vermeyen olumlu konuşun. Olumsuzluk karşıdaki kişiye tek bir zarar veriyorsa, kendinize on kat daha fazla zarar verir.
Olumsuz sözler, karşıdaki kişi üzerinde olumsuz bir psikolojik etkiye sahiptir. Eğer bir kayınvalide gelinine sürekli “Sen delisin” derse, sonunda gelin de delirecektir. Öte yandan, olumlu sözler deli birini bile aklını başına getirebilir, ona “Sen akıllısın” derseniz, deliliği ortadan kalkar. Karşıdaki kişinin egosu zayıfsa, olumlu yaklaşım onu güçlendirir. İnsanlar, onlara nasıl baktığımızla şekillenirler.
Bu yüzden, onların olumsuzluklarını yok edecek şekilde konuşmalıyız. Öyle pozitif olmalıyız ki, karşımızdaki kişinin olumsuzluğu eriyip gitsin. Tıpkı bir sandal ağacının baltayla kesilse, soyulsa veya sallansa bile kokusunu yaymaya devam etmesi gibi, pozitif bir ego her zaman, koşullar ne olursa olsun, başkalarına neşe getirir. İnsanlarda her zaman pozitifliği görüp asla olumsuzluk algılamadığımız zaman, konuşmamız doğal olarak güzelleşir. Bu da pozitif olmanın bir başka nedenidir.
Olumsuzluk eleştirir, olumluluk över.
Çoğu zaman, başkalarına karşı olumsuz olmanın temel nedeni kıskançlıktır. “Ben çok iyiyim” düşüncesi artarsa, kişi başkalarındaki iyiliği göremez; işte burada kıskançlık devreye girer ve kişi diğer kişiyi aşağı çekmeye çalışmaya başlar. Sonuç olarak, eleştiri ve olumsuz konuşmalara girişilir. Gerçekte, birini “Bu kişi şöyle ya da böyle” diyerek eleştirdiğimizde, bu kendi ruhumuzu etkiler. Başkalarını eleştirmek, onların içindeki Tanrı’yı eleştirmekle aynı şeydir. Bu da nihayetinde kişinin kendisinde acı ve sıkıntıya yol açar.
Çoğu zaman, olumsuz tartışmalar birinin yokluğunda gerçekleştiğinde, konu kontrolden çıkar. İnsanlar konuyu daha da derinleştirir, meseleyi karmaşıklaştırır ve konuşma eleştirilen kişiye ulaştığında ona derin bir acı verir. Bu durum sadece eleştiren kişiye zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda bu olumsuzluğu dinleyen diğerlerinin zihinlerini de zehirler.
Aşırı eleştiri, daha düşük bir yaşam formuna, hatta hayvan olarak yeniden doğmaya bile yol açabilir. Tıpkı bir hırsızın suçundan dolayı hapis cezası çekmesi gerektiği gibi, bir kişi öküz olarak yeniden doğarsa, sahibi onu susturabilir, kırbaçlayabilir veya yiyecekten mahrum bırakabilir, ancak yine de çaresiz kalır ve tek kelime bile söyleyemez.
Doğanın kanunu şudur ki, başkalarının iyi özelliklerini takdir edip översek, bu özellikler bizde de tezahür etmeye başlar. Birini kıskanıyorsak, onun olumlu özelliklerini teşvik etmek kıskançlığımızı ortadan kaldıracaktır. Dahası, bu özelliklerden yoksunsak, bizde gelişmeye başlayacaklar ve zaten sahipsek, daha da güçleneceklerdir.
Olumsuzluk intikam duygusunu artırırken, olumlu düşünceler intikam duygusunu azaltır.
Bu, olumlu olmanın bir diğer önemli nedenidir. Olumsuz ego sadece kişinin kendisine acı çektirmekle kalmaz, aynı zamanda çevresindekilere de zarar verir. Sonra başkalarını suçlamaya başlarlar veya onlarla çatışmaya girerler. Özellikle daha zayıf olanlarla çatışma çıktığında, egoları kin beslemeye başlar.
Öte yandan, olumlu ego dünyadaki hiç kimseye zarar vermez. Olumlu egoya sahip bir kişi huzurlu kalabilir ve başkalarına da mutluluk ve sakinlik getirebilir. Olumluluk sadece dünyevi üzüntüleri uzak tutmakla kalmaz, aynı zamanda zihin, konuşma ve beden sağlığını da iyileştirir.
Olumlu bir bakış açısı anında sonuç verir, özgürlük sağlar ve olumsuz karmaların birikmesini önler . Olumlu düşünceyle dünyada kin oluşmaz ve kişi daha hafifler. Nihayetinde, ego tamamen çözüldüğünde, kişi dünyadan kurtuluşa ulaşır.
Olumsuzluk insanı şeytana dönüştürürken, olumlu düşünceler insanı tanrı (ilahi) yapar.
Olumlu bakış açısı o kadar güçlüdür ki, insanı tanrıya dönüştürebilirken, olumsuz bakış açısı insanı şeytana çevirebilir. Algıyı çarpıtan olumsuz zekâ, insanı cehenneme götüren karmaları bağlamasına neden olacak kadar derin ve yıkıcı bir çukura sürükleyebilir. Öte yandan, olumlu bir bakış açısı, olumsuzluk karşısında bile her durumda iyiliği görür.
Krupaludev şöyle buyurmuştur: “Ey Merhametli Olan, ben sonsuz kusurlarla dolu bir gemiyim! Kendi kusurlarımı görmezsem nasıl kurtulabilirim?” Başkalarının kusurlarına odaklanmak insanı boğulmaya sürükler, ancak kendi kusurlarını görmekle dünyevi hayatın okyanusunu aşabilir.
Ruh, olumlu yönü temsil ederken, akıl olumsuz yönü oluşturur. Olumlu düşünceler sayesinde kişinin manevi seviyesi önemli ölçüde yükselir. Olumsuzlaşırsak, dışarıdan bakıldığında dünyevi inançlara göre faydalı gibi görünse de, sonuçta içimizde büyük bir kayıp yaşarız ve manevi seviyemiz önemli ölçüde düşer.
Kaynak: Param Pujya Dada Bhagwan
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Sevgili okuyucularım, bu ayki bilge hikâyemiz ile beraberiz.
Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış… Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş… Ve onu “Renklerin Ustası” anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanısa da; kısaca Ranga Guru derlermiş… Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru’ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş… Ranga Guru ise; – Sen artık ressam sayılırsın Racaçi.. Artık senin resmini halk değerlendirecek. diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. Raciçi denileni yapmış Ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor… Çok üzülmüş tabii.Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki.. Alıp resmi götürmüş Ranga Guru’ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş. Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Raciçi yeniden yapmış resmi ve gene Ranga Guru’ya götürmüş. Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru… Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte… Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş. Raciçi denileni yapmış… Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da, boyalar da kullanılmamış.. Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru’ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.. Ranga Guru ise; Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün… Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.. Oysa ikinci konumda onlardan hatalarınıdüzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin… Yapıcı olmak eğitim gerektirir… Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi… Sevgili Raciçi Mesleğinde usta olman yetmez, bilge de olmalısın… Emeğininin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın… Onlara göre senin emeğinin hiçbir değeri yoktur… Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma… demiş…
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN
Erdem ve iyilik sahibi olmak isteyen kişinin kendini eğitmesi gereken üç alana vardır. Bunlardan ilki arzular ve öfkeyle ilgilidir: Kişi asla arzularındaki işareti gözden kaçırmamalı ve nefret ettiği şeylerin içine düşmemelidir. İkincisi uymamız gereken ve uymamamız gereken dürtülerimizdir (daha da genişleme gerekirse görevlerimiz): Kişi kasıtlı olarak iyi niyetle eyleme geçmeli ve asla pervasızca hareket etmemelidir. Üçüncü ve sonuncusu ise yanılgılardan uzak durmak, iradeli kalabilmek ve tüm yargı sürecimizdir. Yargı, zihnimizin algıları üzerindeki onay mekanizmasıdır. Bu üç alan en önemlisi ve ilk yoğunlaşması gereken tutkularımızla ilgili olan ilk maddedir. Çünkü güçlü duygular ancak tutkularımıza ve öfkemize yenik düştüğünüzde ortaya çıkar.
Epiktetos, Makaleler, 3.2.1-3a Bugün Epiktetos’un bizim için hazırladığı eğitim alanlarına odaklanalım.
Öncelikle neleri arzulamamız ve nelere karşı olmamız gerektiğini düşünmeliyiz. Neden? Çünkü bu sayede iyi olanı isteyebilir ve kötü olandan uzak durabiliriz. Sadece “bedenini dinlemek” yetmez. Çünkü sen de çok iyi biliyorsun ki ilgimizi çeken şeyler genellikle bizi yola saptırır.
Daha sonra eyleme geçireceğimiz dürtülerimizi incelemeliyiz. Bunlar bizim motivasyonlarımızdır. Eylemlerimizi doğru nedenlerle mi yapıyoruz? Yoksa düşünmeyi bıraktığımız ya da bir şey yapmak “zorunda” olduğumuzu düşündüğümüz için mi?
Son olarak “yargılarımıza” değinmeliyiz. Bu, doğuştan gelen yeteneğimiz olan mantığı kullanarak etrafımızda olanları net ve düzgün bir şekilde görebilme yeteneğimizdir.
Bunlar eğitimin belli başlı üç eğitimin alanını oluşturur ve pratikte tamamı ayrılmaz bir bütündür. Yargılarımız arzularımızı etkiler, arzularımız ise eylemlerimizi. Tıpkı yargılarımızın eylemlerimizi etkilediği gibi. Ama oturup bunların kendiliğinden gerçekleşmesini bekleyemeyiz. Hayatımızın her alanında büyük bir dikkat ve enerjiyle odaklanmalıyız. Ancak bunu yapabildiğimiz takdirde netliğe ve başarıya ulaşabiliriz.
Kaynak: Stoacının Günlüğü
Her şey gönlünüzce olsun! Sevgi ve ışıkla kalın!.. Nurgül AYABAKAN