SENECA’NIN AHLAK ANLAYIŞI MUTLU BİR HAYAT, ÖFKE VE MERHAMET ÜZERİNE

Sevgili okuyucularım, bu ayki kitap paylaşımın bir bölümünün paylaşıyorum.

” Vicdan huzuru gibi bir mutluluk yok. İyi bir vicdan, iyi bir yaşamın tanıklığı ve ödülüdür. İnsan tutkularına hakim olduğunda, hazinesini ve güvenliğini kendi içine yerleştirdiğinde, durumundan hoşnut olmayı öğrendiğinde ve ölümün kendi başına bir kötülük değil, yalnızca insanın sonu olduğunu anladığında, zihni talih karşısında güçlendiren budur. Zihnini erdeme ve üyesi olduğu insan toplumunun iyiliğine adamış olan kişi, huzurunun sağlanması için bilmesi ya da yapması gereken her şeyi tamamlamıştır. Her insanın kendi içinde, yaptığı tüm iyi ve kötü şeylerin bir yargıcı ve tanığı vardır. Bu da bize büyük düşünceler ilham eder ve bize sağlıklı öğütler verir. Doğanın tüm eserlerine, nehirlerin başlarına ve şifalı suların kaynaklarına karşı bir hürmetimiz vardır. Koruların ve mağaraların dehşeti bize bir din ve ibadet izlenimi verir. Tehlikelerde korkusuz, şehvetlerle lekelenmemiş, sıkıntıda mutlu, kargaşada sakin ve genellikle imrenilen ya da korkulan her şeye gülen bir adam görmek ve tüm insanlar bunun ölümlü bir bedeni etkileyen bir tanrısallık ışınından başka bir şey olamayacağın kabul etmelidir. Bu bizi ilahi ve insani şeylerin incelenmesine götürür. İlk maddenin parçalara ayrılmasından önce dünyanın durumunun ne olduğu ve bu karışıklıktan düzen çıkaran hem bütüne hem de parçasına yasalar veren gücün ne olduğu, dünyanın ötesindeki boşluğun ne olduğu ve doğanın çeşitli faaliyetlerinin nereden geldiği.

Herhangi bir insan evrenin görkemini ve düzenini, bu kadar çok dağınık parçanın ve niteliğin tek bir kütle haline getirildiğini yine de ayırt edilen şeylerin bu kadar karışık olduğunu, dünyanın aydınlatıldığını ve düzensizliklerinin harika bir şekilde düzenlendiğini görebilir mi ve tüm bunların yazarı ve tasarlayıcısını ve ruhlarımız bedenimizin köleliğinden kurtulduğunda kendimizin nereye gideceğini düşünmez mi? 

Sadece şunun anlıyoruz ki yaptığımız tüm iyilikler ve kötülükler aklın egemenliği altındadır. Temiz bir vicdan bizi dokunulmaz bir huzur içinde tutar ve doğadaki en büyük nimet, her dürüst insanın kendisine bahşedebileceği nimettir. Beden zihnin takozu ve tutsağıdır. Bir aşağı bir yukarı savrulur ve cezalar, şiddetler ve hastalıklarla eziyet çeker ama zihnin kendisi kutsal ve ebedidir ve tüm fiili izlenimlerin tehlikesinden muaftır.

İyi bir vicdan tanıklardan korkmaz ama suçlu bir vicdan yalnızlıktan bile korkar. Dürüstlükten başka bir şey yapmıyorsak, bunu tüm dünya bilsin ama aksi olursa, kendim bildikten sonra kimsenin bilmemesinin ne anlamı var? Bu tanığı küçümseyen kişi ne zavallıdır! Kötülük, doğrudur, yasadan kaçabilir ama vicdandan kaçamaz. Çünkü özel bir mahkumiyet, suçlular için ilk ve en büyük cezadır. Böylece günah kendi kendine bela olur ve intikam korkusu, onun darbesinden kaçanları bile takip eder. Doğa, suç işleyenlerin vicdanlarına azaplar ve çengeller koymasaydı, kötülüğün yasadan, yargıçtan ve infazdan bu kadar kolay kaçabilmesi iyi insanlar için kötü olurdu. Suçlu olan kişi sürekli korku içinde yaşar. “

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN FARKINDALIĞI

“Kendi intikamını en iyi onun gibi olmayarak alabilirsin.”

                                                     Marcus Aurelius, Kendime Düşünceler

“Yaralandığınızda hangisi daha iyi gelir? İntikam peşine düşmek mi yoksa yarayı iyileştirmek mi? İntikam bir zaman kaybıdır ve kıvılcım ateşleyen yaradan daha çoklarına neden olabilir. Acı gider ama öfke kalır. En iyisi diğer yoldan gitmektir. Bir katırın çiftesine çifteyle ya da bir köpeğin ısırığına ısırıkla karşılık vermenin normal olduğu düşünülebilir mi?”

                                                      Seneca, Öfke Üzerine

Farz edelim ki biri sana kaba davrandı. Farz edelim ki biri senden önce terfi aldı çünkü senin yaptığın bir işi kendine mal etti ya da bir dolap çevirdi. “Ah, demek dünya böyle dönüyor” ya da “Bir gün böyle olma sırası bana da gelecek” diye düşünmen doğal. Fakat bu, içinde olduğun durumlardan çıkaracağın en yanlış ders.

Marcus ve Seneca’nın da yazdığı gibi en uygun yanıt (ve en iyi intikam) kesinlikle intikam peşinde koşmamaktır. Biri sana kaba davrandığında sen de kabalıkla karşılık verirsen, yaptığın onların ne kadar haklı olduğunu kanıtlamaktan başka bir şey olmaz. İnsanların sahtekarlıklarına sen de sahtekarlıkla cevap verirsen, tahmin et ne olur? Onları haklı çıkarırsın. Artık gerçekten de herkes birer yalancıdır. 

Kaynak: Stoacının Günlüğü

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

İZ BIRAKAN

Sevgili Okuyucularım,

İnsan hayatı boyunca pek çok kişiyle karşılaşır. Bazıları bizde güzel izler bırakır, bazıları ise kötü. Çünkü insanlar, sözleriyle ve davranışlarıyla hayatımızda bir etki oluşturur. Aslında her insan bize bir şey öğretir; her karşılaşmada alınacak bir ders vardır. Kimi davranışlarıyla umut olur, kimi ise hayal kırıklığıyla… Ama mutlaka bir iz bırakır.

Benim hayatımda iz bırakan kişilerden biri Fransız tenisçi Helene Salvetat’tır.

Sevgili Helene Salvetat’yı 2008 yılında Dünya Tenis Şampiyonası turnuvasında tanıdım. O zaman 86 yaşındaydı. Beni en çok etkileyen şey; yaşına rağmen yüksek yaşam enerjisi, pozitifliği ve yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesiydi. Doğallığı ve sevgisini gerçek olarak göstermesidir. En önemlisi ise verdiği sözü tutmasıydı.

Ben her zaman insanların söylediklerinden çok, o sözleri davranışlarına yansıtıp yansıtmadıklarına bakarım. Bugün birçok insan “Seni çok seviyorum” diyebilir. Fakat önemli olan o sevginin davranışlara yansımasıdır. Sevdiğini söyleyip arkanızdan konuşan, “Dostum, kardeşim, sen benim için çok değerlisin” deyip bir gün bile arayıp sormayan insanlar vardır. Sözler kolaydır; asıl kıymetli olan, o sözlerin samimiyetle hayata geçirilmesidir. İnsan gerçekten isterse, bir dakika bile olsa sevdiklerine zaman ayırabilir. Kendi menfaatleri olunca bir dakika zaman bulabiliyorlar.

Turnuva sırasında yaptığımız bir sohbette Helene, “Fransa’ya dönünce sana Roland Garros tenis turnuvasının tişörtünü göndereceğim,” demişti. Turnuva bitti, ülkesine döndü. Bir süre sonra Fransa’dan bir paket geldi. Evet, söz verdiği tişörtü göndermişti.

O yaşta olmasına rağmen verdiği sözü unutmamış, emek verip hediyeyi göndermişti. Bunun benim için büyük bir manevi değeri vardır. Aramızdaki onlarca yaş farkına ve binlerce kilometrelik mesafeye rağmen dostluğumuz hep devam etti. Çünkü o, sevgisini ve sözünü davranışlarıyla göstermişti.

Turnuva sadece on gün sürmüştü. Ama insan bazen kısa bir sürede bile karakterini, ruhunu ortaya koyar. Bazıları “Bir insanı tanımak için uzun zaman gerekir” der. Oysa çoğu zaman insan kendini en başta gösterir; yeter ki görmek isteyelim.

Helene, 98 yaşına kadar tenis oynadı. Sağlık sorunları yaşamasına rağmen azmini kaybetmedi, mücadeleyi bırakmadı, tenisten vazgeçmedi. Üç yıl önce, 20.02.2023 tarihinde 101 yaşında vefat etti. Işıklar içinde uyusun.

Bir dostlukta yaşın, zamanın ya da mesafenin önemi yoktur. Önemli olan; gerçek sevgi, güven ve geride güzel bir iz bırakabilmektir.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN FARKINDALIĞI

En İyi Servet Erdemdir.

“Bilge kişi hiçbir şey kaybedemez. Böylesi bir insan kendisi için gereken her şeyi depolamış, hiçbir şeyi talihin ellerine bırakmamıştır. Onların iyiliği erdeme sarılı bir hale sağlam durur. Şansa ihtiyacı yoktur ve bu yüzden de artırılıp azaltılmaz. “

                                   Seneca, Bilgeliğin Sarsılmazlığı Üzerine, 5.4

Bazı insanlar paralarını hisse senetleri, bonolar ya da mal mülk gibi maddi şeylere yatırır. Başkaları ilişkilere ve başarılara yatırım yapar. Diğerleri bankadan nasıl para çekiyorsa, onlar da dilediklerinde kolayca bunları çekebileceklerini bilirler. Ama Seneca’ya göre bir üçüncü tip daha vardır ve onlar iyi, bilge kişi olmaya yatırım yapar.

Bunlardan hangisi piyasa dalgalanmalarına ya da felaketlere karşı en bağışıklık sahibi olandır? Karşılaşacağı yargılamalara ve sıkıntılara karşı en esnek olan hangisidir? Hangisi seni asla terk etmez? Seneca’nın kendi hayatı ilginç bir örnektir. Önce imparatorun arkadaşı olan epey zenginleşmiş, Neron her geçen gün daha da dengesizleşince Seneca bu ortamdan kurutulması gerektiğini anlamıştı. Neron’a bir anlaşma önerdi: Sana tüm paramı ve bana verdiğin tüm hediyeleri vereceğim. Ama karşılığında tamamen özgür olmak istiyorum.

Sonunda Neron bu teklifi reddetti. Ama Seneca yine de gitti ve akrabalarıyla birlikte huzurla emekliliğini geçirmeye başladı. Ancak bir gün cellatlar ellerinde bir ölüm kararıyla kapısını çaldı. O an Seneca neye güvendi? Paraya değil. Her ne kadar iyi niyetli olsalar da acının ve yasın gözle görülür bir kaynağı haline gelen arkadaşlarına da değil. Güvendiği şey erdem ve içindeki güçtü.

Bu Seneca’nın en zor anlarından biriydi. Son anlarıydı ama aynı zamanda en iyi ve anlamlı anlarıydı.

Kaynak: Stoacının Günlüğü

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

HAYAT YOLUNU KALBİNLE YÜRÜ

Sevgili okuyucularım,

Hayatınız boyunca şu cümleyi mutlaka duymuşsunuzdur: “Kalbinin sesini dinle.”
Bu söz bize hiç yabancı gelmez, değil mi? Birçok insan “Evet, kalbimin sesini dinliyorum.” der.

Peki gerçekten öyle mi?

İçinize dönüp baktığınızda, hayat yolunda yürürken aldığınız kararların hangisi kalbinizin sesiyle, hangisi zihninizin ya da mantığınızın yönlendirmesiyle oldu? Yaşam boyunca verdiğiniz kararlar gerçekten kalpten miydi, yoksa zihniniz sizi yordu mu?

Sabah uyandığınızda aynanın karşısına geçip kendinize hiç şunu sordunuz mu:
“Bugün kendim için ne yapacağım? Bugün alacağım kararları kalbimin sesiyle verecek miyim?”

İnsanlar “Kalbimle yürüyorum.” ya da “Kalbimin sesini dinliyorum.” dediğinde, aslında o cümlenin içinde yalnızca gerçek sevgi vardır. Kalpte korku yoktur, endişe yoktur, kaygı yoktur. Geçmişe dönüp pişmanlık ya da suçlama da yoktur. Kalp o anı yaşar, söyler ve yoluna devam eder. Bu yüzden kalple alınan kararlarda pişmanlık neredeyse hiç yoktur.

Fakat zihinle ya da yalnızca mantıkla alınan kararlarda çoğu zaman pişmanlık, şikâyet ve suçlama olur. Gelecek için alınan kararlarda ise korku, endişe ve kaygı devreye girer.

Çoğu insan kendisi için değil, başkaları için yaşar. Övülmek, sevilmek, takdir edilmek ve onay almak için kendi özünden uzaklaşır. Çünkü ihtiyaç duyduğu sevgiyi dışarıdan almak ister. Kendini sevebilmek için bile çoğu zaman kendinden fedakârlık eder. Onaylanmak için “evet” der, başkalarının ihtiyaçlarını karşılarken yine kendinden verir.

Burada kalbe sormak gerekir:
     Yaptıklarını gerçekten sevgiyle mi yaptın?
     Yoksa egonu okşamak, onay almak ya da korkularından dolayı mı?

Günümüzde insanlar kendileri için bir şey yapmaktan çok, başkalarının gözünde nasıl göründükleriyle ilgileniyor. Oysa insan kendini sevmedikten sonra çevrenin sevgisi yetmez. Önce insanın kendi kalbiyle barışması gerekir. Sevgi kendinde bulunmadıkça, onu başkasında aramak boşuna bir çabadır.

Sabah uyandığında, kimsenin sevgisine ihtiyaç duymadan huzurlu bir gün geçirebiliyor musun? Kimse seni aramadan ya da sen kimseyi aramadan o günü içsel bir dinginlikle yaşayabiliyor musun? Zihnin sustuğunda, sadece anın keyfini sürebiliyor musun?

Birçok insan sürekli gelecek planları yapar. Maddi hesaplar, yatırımlar, birikimler… Çocuklara, torunlara bırakılacak mallar… Zihin hiç susmaz. Oysa hayatın hiçbir garantisi yoktur. Geleceğin hesabını yaparken şimdiki anın tadı kaçırılır. İçilen bir çayın bile farkına varılmaz; çünkü zihin hep yarındadır.

Kalple bakıldığında ise gelecek zaten olması gerektiği gibi şekillenir. Çünkü kalpte tek bir duygu vardır: sevgi. Attığınız adımlar sevgiyle atıldığında hafiflik getirir. Ama işin içine korku ve kaygı girerse, sevgi geri çekilir.

İnsanların en büyük korkularından biri parasız kalma korkusudur. İşsiz kalma, güvencesiz kalma endişesi… Daha çok kazanma ve daha konforlu yaşama isteği… Fakat bu korkular zamanla insanın içinde bir yük olur. Yıllar sonra kişi ruhundaki ağırlığı fark eder.

Bazen bu korkular yüzünden insanlar cimrileşir, bencilleşir. Aileler arasında miras kavgaları yaşanır. Çocuklara gelecek hazırlama adına yıllarca stres ve kaygı taşınır. Bugün birçok insan işinde mutsuz, ilişkisinde mutsuz; ama bırakacak cesareti yoktur. Çünkü altında hep aynı soru vardır: “Ya geçinemezsem? Ya daha iyisini bulamazsam? Yalnız kalırsam?”

Oysa insan kalbiyle yol aldığında, hayatın beklenmedik kapılar açtığını görür. Çünkü kalpte gerçek sevgi vardır ve o sevgi insanı doğru yere götürür.

Derler ya: Evdeki hesap çarşıya uymaz.

Kalbinle yürüdüğünde hayatın hafifliğini fark edersin. Zihnini ne kadar gereksiz düşüncelerle yorduğunu görürsün. Sürekli hesap yapan bir zihnin nasıl ağırlaştığını anlarsın.

Bazen sadece camdan gökyüzüne bakmanın bile saatlerce süren bir huzur verdiğini keşfedersin. Kimse olmadan, sadece kendin olarak var olmanın keyfini yaşarsın. Onay beklemeden, takdir aramadan, sevgi dilenmeden…

Geçmişin ve geleceğin yükünü bıraktığında, anın içinde özgürleşirsin. Maskelerinden kurtulursun. Eşine, ailene, çevrene taktığın rolleri bir bir bırakırsın. Gerçek özgürlüğün ne olduğunu o zaman anlarsın.

Kalp yanılmaz. İçinde arınmış bir sevgi vardır.

Elbette kalple yaşamak bir anda olmaz. “Kalbimle yaşıyorum.” demek kolaydır; ama gerçekten kalple yürümek emek ister. Önce kendimizi şifalandırmamız gerekir. Korkularımızı fark edip bırakmamız gerekir.

Olmaz diye bir şey yoktur. Yeter ki isteyelim ve bir adım atalım.

Kalp görür, bilir ve yanıltmaz.

Sevgiyle sarılın.
     Yaşam biçiminiz sevgi olsun.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

 

BİLGELİK AĞACI’NIN SIRRI

Sevgili okuyucularım, bu ayki bilge hikâyemiz ile beraberiz.

Mira ormanda dolaşmayı çok severdi.
Bir gün ormanın en derin kısmında yaprakları neredeyse dökülmüş dev bir ağaç buldu.
Ağaç konuştu:

— “Ben Bilgelik Ağacı’yım. İnsanlar doğruluktan uzaklaştığı için zayıflıyorum.”

Mira şaşkındı ama kararlıydı.
— “Sana yardımcı olacağım.”

1.Görev – Doğruyu Söyleyen Gölet

Göletin suyu siyaha dönmüş, yansıma göstermiyordu.
Çünkü insanlar yanlış sözler söylemişti.

Mira suya dürüstçe konuştu:
— “Ben bazen korktuğum için doğruyu söylemekten kaçtım…”

Su berraklaştı.
Gölet yeniden parladı.

2.Görev – Sabır Taşları Yolu

Bu yol, acele edenlerin düştüğü yerdi.
Mira taşlara adım atarken her seferinde dengeli ve sabırlı olması gerekiyordu.

Acele ettiğinde taşlar oynuyor, sabırlı olduğunda aydınlanıyordu.
Sonunda yol tamamen ışıkla açıldı.

3.Görev – İyilik Rüzgârı Tepesi

Burada rüzgâr çok sertti çünkü insanlar birbirine karşı kırıcı olmuştu.
Mira küçük iyilikler yaptı: hayvanlara yardım etti, çiçekleri düzeltti, kuşlara su verdi.

Her iyilikte rüzgâr yumuşadı.
Sonunda tepe sessiz ve huzurluydu.

Bilgelik Ağacı yeniden ışık saçtı.
— “Mira… senin kalbin bana güç verdi.”

VERMEK İSTEDİĞİ MESAJ

Dürüstlük, sabır ve iyilik hayatın en güçlü değerleridir. Her çocuk bu değerlerle büyüdüğünde dünyayı güzelleştirir.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla!..
Nurgül AYABAKAN 

 

KARANLIK, GÖLGEYİ YANLIŞ TANIMLAMAK

İnsan, “karanlık” kelimesiyle karşılaştığında içgüdüsel olarak kendini temize çıkarma ihtiyacı hisseder.
    “Ben karanlıkta değilim,” der.
     Oysa asıl soru şudur: İnsan kendi içine baktığında neyle karşılaşır?

Çoğu insan ruhsal konumunu sorguladığında kendini “aydınlıkta” görür. Ancak bu yargı, karanlığın ve gölgenin ne olduğuna dair derin bir bilinçsizlikten beslenir. Çünkü karanlık, yaygın sanının aksine kötülük değildir. Gölge, ahlaki bir suç değildir. Onlar bastırılmış gerçekliktir.

İnsan kendini genellikle iyilikle tanımlar:
     Vicdanlı olmakla, merhametle, yardımseverlikle…
     Fakat etik davranışlar, içsel bütünlüğün garantisi değildir.

Gölge, insanın kendi hakikatinden uzaklaştığı her anda ortaya çıkar.
     Korkudan susulan her sözde, çıkar uğruna takılan her maskede, kaybetme endişesiyle sürdürülen her ilişkide…

İnsan, özünden koptuğu an başkasının beklentileriyle yaşamaya başlar. Bu, bilinçli bir tercih değil; çoğu zaman hayatta kalma refleksidir. Ancak refleksle sürdürülen bir hayat, varoluş değildir.

Korku, gölgenin en verimli toprağıdır.
     Korkuyla alınan kararlar, korkuyla kurulan bağlar ve korkuyla sürdürülen kimlikler…
     İnsan bu noktada artık “kendisi” değildir; uyum sağlamak için üretilmiş bir persona hâline gelir.

Ruhsal aydınlanma, bu nedenle romantik bir durum değildir.
     Ne huzur vaat eder ne de konfor.

Geçmişin yükleriyle, geleceğin projeksiyonlarıyla yaşayan; zihni hiç susmayan; kontrol ihtiyacını özgürlük sanan; değeri dış dünyadan, statüden, onaydan ve maddeden devşiren bir bilinç nasıl özgür olabilir?

Aydınlanma, iyilik yapmakla karıştırılır.
     Oysa iyilik, toplumsal bir davranıştır; aydınlanma ise ontolojik bir yüzleşme.

Ruhsal farkındalık, insanın kendine şu soruyu sormasıyla başlar:
     “Ben hangi korkuyla kendim olmaktan vazgeçtim?”

Aydınlanmanın en ayırt edici özelliği, yaşanan her olayda sorumluluğu dışarıda değil, içeride aramaktır.
     İnsan başına gelenleri değil, başına gelenlerle birlikte ortaya çıkan iç tepkilerini inceler.

Gölge tam olarak burada görünür.

İnat, çoğu zaman bir savunmadır.
    Öfke, dönüştürülmemiş bir enerjidir.
    Gösteriş, eksikliğin kamuflajıdır.

İnsan bunları başkasında kolayca görür; kendinde gördüğünde ise inkâr eder. Çünkü gölge, benliğin en savunmasız alanıdır. Ona bakmak cesaret ister.

Bu yüzden insan, kendisine ayna tutulduğunda saldırganlaşır.
    Çünkü aynada gördüğü şey, kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi bozar.

Aydınlanma ilerledikçe insan aynı deneyimleri tekrar tekrar yaşamaz. Çünkü o deneyimlerin amacı öğretmektir; cezalandırmak değil. Gölge fark edildiğinde döngü tamamlanır.

Ruhsal aydınlanmanın özü içsel bütünlüktür.

İçsel bütünlük ise insanın kendisiyle çelişmeden yaşayabilmesidir.

Korkularla yüzleşebilmek…
     Kontrol ihtiyacını fark edebilmek…
     Yalnız kalabilmek…
     Onaylanmadan da var olabilmek…

Bunlar aydınlanmanın sessiz ölçütleridir.

Menfaatin hâkim olduğu yerde hakikat barınmaz.
     Menfaatin olduğu yerde adalet, eşitlik ve özgürlük yalnızca kavram olarak kalır.

Gerçek adalet, insanın en yakını haksızken bile gerçeğin yanında durabilmesidir.
     Çünkü etik, aidiyetle değil, bilinçle ilgilidir.

Yüzüne gülüp arkandan konuşan insan, karanlıktadır.
     Ama çoğu zaman kendini “aydınlanmış” sanır.

Bir arkadaşım arkamdan dedikodu yapıyordu. Yüzüme gülüyordu.
     Ruhunu gördüm ve onunla yüzleştim.
     Kendi karanlığıyla yüzleşemedi ve kaçtı.
     Çünkü dedikoduyu seviyordu.

Yüzüne gülüp arkandan konuşmak karanlık enerjidir.
     Ama kendisine sorarsan “aydınlık” der.

Zaten bir insan “Ben aydınlandım” diyorsa,
     “Benim egom yok” diyorsa,
     Henüz o eşiği geçmemiştir.
     Çünkü aydınlanma bir iddia değil, süregelen bir farkındalık hâlidir.

Şems’in sözü bu nedenle hâlâ geçerlidir:

“Hâlâ kızıyorsan, kendinle olan kavgan bitmemiştir.
      Hâlâ kırılıyorsan, gönül evin sağlam değildir.
      Hâlâ kınıyorsan, bilincin berraklaşmamıştır.”

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN FARKINDALIĞI

Peki, ruhsal uyanış nedir? Her şeyden önce bir süreçtir; bir keşif ve açığa çıkma süreci; bir öğrenme ve büyüme, iyileşme ve arınma sürecidir. Varlığımızın tamamını kapsar ve fiziksel, duygusal ve psikolojik düzeylerin yanı sıra ruhsal düzeyde de işler.

– Catherine G. Lucas

Ruhsal uyanış başladığında, kalbin en gizli katmanlarından ilahi bir sessizlik yükselir. Bu sessizlik huzurdur; söze ihtiyaç duymaz. Bilincin perdeleri bir bir aralanır, zaman çizgisel olmaktan çıkar ve varlık, anın ebedi kutsallığında kök salar. Ruh, artık dünyaya gözle değil, kalple bakar; görünmeyeni sezer, duyulmayanı işitir, hakikati sezgisel bilgelikle tanır.

Bu uyanışla birlikte, ruhun titreşimi değişir. Manevi özüyle uyumlanmayan insanlar, ilişkiler ve durumlar kendiliğinden çözülür. Bu bir reddediş değil, doğal bir ayrışmadır. Ego yavaşça geri çekilir; maddi kaygılar anlamını yitirir. Yerine tüm canlılara yayılan derin bir anlayış ve koşulsuz şefkat doğar. Bu hâli yaşayanlar, fark edilmeden fark edilen bir varlık taşır; sessiz bir neşe, dingin bir ışık yayarlar.

Ancak ruhun derinliklerine iniş, yalnızca ışıkla karşılaşmak değildir. Yolculuk derinleştikçe, ruh kendi karanlığıyla yüzleşir. İşlenmemiş yaralar, atalardan taşınan kadim acılar, korkmuş iç çocuk ve gölge benliğin saklı yüzleri birer birer görünür olur. Bu evre, ruhun karanlık gecesidir. Kaçınılmazdır. Arınma bu karanlıkta gerçekleşir; çünkü ışık, ancak karanlık bütünüyle görülüp kabul edildiğinde doğar.

Karanlık gecenin ardından, bilinç yeni bir eşiğe ulaşır. Aydınlanma, bir hedef değil; bir hatırlayıştır. Bu aşamada ilahi sevgi, saf neşe ve her şeyle derin bir birlik hissi ortaya çıkar. Kişi, kendisini yaşamdan ayrı değil, yaşamın kendisi olarak deneyimler. Yeniden doğuş burada gerçekleşir: geçici bir farkındalık değil, varoluşun kökten dönüşümüdür. Ruh, eski kimliklerini bırakır ve özüne geri döner.

Entegrasyon sürecinde bazıları İlahi olanla uzun süreli birlik hâllerine girerken, bazıları daha sessiz fakat sarsılmaz bir huzurla yaşar. “Her şey olduğu gibi mükemmel” bilgisi zihinden değil, doğrudan varoluştan hissedilir. Bu hâl dramatik olmak zorunda değildir; çoğu zaman derinliği, sadeliğinde gizlidir.

Yine de bilinmelidir ki aydınlanma bir vaat değildir. Ona doğru yürünebilir, fakat kapı ancak yaşam tarafından açılır. Bu bir lütuf, bir armağandır. Açıldığında ise varlık sevgiyle dolup taşar; huzur, neşe ve teslimiyet doğal hâle gelir.

Bu aşamada ruh, edindiği bilgeliği saklamak istemez. Paylaşma arzusu, hizmet çağrısı olarak yükselir. Hayat artık “ben” etrafında dönmez; “biz” bilinciyle nefes alır. Kişi, insanlığa ve yaşama katkı sunmanın doğal bir parçası hâline gelir.

Enerji alanı genişler, algı bütünleşir. Yaşam parçalı değil, tek ve canlı bir bütün olarak deneyimlenir. En nihayetinde kişi, kendisiyle, dünya ile ve İlahi olanla derin bir uyum içinde yaşar. Sessizce bilir: Ayrılık hiç olmamıştır.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..

Nurgül AYABAKAN