GÜNÜN FARKINDALIĞI

İnsanoğlu, “Ne oldum?” diye değil, “Ne olacağım?” diye düşünmelidir.
“Ne zenginliğine,
Ne güzelliğine,
Ne sağlığına,
Ne de makamına güven.”

Çünkü bugün sahip oldukların, yarın birer imtihan olabilir.

Unutma; insanı yücelten sahip oldukları değil, onları taşıdığı ahlâktır. Bir gün, nerede durduğunu ve kim olduğunu bile şaşırabilirsin.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN FARKINDALIĞI

İnsan, farkındalık düzeyi arttıkça kendini geliştirme ve içsel olarak büyüme yolunda daha sağlam adımlar atar. Aynı zamanda, dünyevi gücün geçici; gerçek gücün ise sevgi ve ışıktan doğduğunu bilirler.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

 

GÜNÜN FARKINDALIĞI

        Bir insanı gerçekten tanımak istiyorsan, onu kendi gerçekleriyle yüzleştir.

        Eğer buna rağmen yanında kalıyorsa, kaybetmekten korktuğu kişi sen değil; vazgeçemediği şey doğruluktur.

        İşte o zaman, karşındaki gerçekten kalmayı seçmiştir. İnsanların sana gerçekten ne kadar değer verdiğini ve sevgilerinin ne kadar samimi olduğunu daha net görürsün.

        İnsanları sözleri değil, gerçeklerle yüzleştiklerinde verdikleri tepki tanımlar. Eğer buna rağmen yanınızda kalıyorsa, o kişi gerçektir.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN FARKINDALIĞI

Aslında çok şeye sahip olduğu hâlde sürekli şikâyet eden, şükretmeyi unutan, istekleri ve hırsları hiç bitmeyen insanlar, ömür boyu gerçek mutluluğu tadamazlar.

Çünkü mutluluk, sahip olduklarının değerini bilmekle başlar.

Şükretmeyi unutanın hırsı büyür, mutluluğu küçülür.

Her şey gönlünüzce olsun!..
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN FARKINDALIĞI

Sana en zor zamanında el uzatan kişiye vefasızlık etmek, insanın gerçek ruhunu ortaya koyar. Çünkü vefa, yalnızca bir erdem değil; insan ruhunun derinliğini ve vicdanının sesini yansıtan en güçlü aynalardan biridir.

Aynı zamanda vefasızlık, olumsuz bir niyet ve enerji taşıdığına inanıldığı için karma oluşturduğu düşünülür.

Karma, düşünce, söz ve eylemlerin sebep-sonuç döngüsüne dayanır. Birine verilen değeri hiçe saymak, yapılan iyilikleri unutmak ve ihanet etmek, ilahi dengeyi bozan davranışlar arasında görülür.

Bu anlayışa göre, yapılan nankörlük ve kötülük, benzer bir enerjinin zamanla kişinin kendi hayatına dönmesine neden olur.

İşte insanlar bu farkındalığı unutup, sadece o günü kurtarmaya bakıyorlar.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN FARKINDALIĞI

Felsefeyi, kendisi için şifa olarak uygulayan bir kişi güven dolu, yenilmez ve yıllar geçtikçe daha da büyüyen büyük bir ruha dönüşür.

                                                                                                                                                                                                                                                   Seneca, Ahlak Mektupları, 111.2

Kendin için şifa ne demektir? Belki de Seneca’nın anlatmak istediği doğuştan ve yetiştirilme tarzımızla birlikte, bazıları iyi bazıları kötü olmak üzere, kendimize has bir özellikler bütünü oluşturmamızdır. Bu kötü özelliklerin hayatımızdaki etkileri görülmeye başladığında bazılarımız terapiye, psikanalize ya da bir destek grubunun yardımına başvuruyor. Peki bunun amacı ne? İçimizdeki bazı bencil, yıkıcı tarafları iyileştirebilmek.

Kötü özelliklerimizi tedavi etmek için geçtiğimiz tüm yollar arasında felsefe en eski tarihe sahip ve en çok insana yardım etmiş olan yoldur. Sadece olası bir akıl hastalığının ya da nevrozun etkilerini hafifletmekle kalmaz. Aynı zamanda insanın gelişimini de destekleyecek şekilde tasarlanmıştır. O hayal ettiğin iyi hayatı yaşayabilmende sana yardımcı olabilir.

Sen de büyüyüp güzelleşmeyi hak etmiyor musun? Güven dolu ve dış etkenlerin yıkamadığı bütün ruh olmak istemez misin?

O zaman felsefeni uygula.

Kaynak: Stoacının Günlüğü

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla!..
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN HİKAYESİ

Sevgili okuyucularım, bu ayki bilge hikâyemiz ile beraberiz.

Vaktiyle ergin bir şeyh, yıllarca yanında yetiştirdiği müridini imtihan etmek ister. Onun eline iri bir pırlanta verip: “Oğlum” der “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.” Mürit elinde pırlanta bir bakkal dükkanına girer ve “Şunu alır mısınız?” diye sorar . Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği mücevheri alır; elinde evirir çevirir; sonra: “Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der. Mürit teşekkür edip çıkar. Bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği mücevhere ancak bir beş lira vermeye razı olur. Üçüncü olarak semerciye girdir: Buna ne verirsiniz?” diye sorar Semerci şöyle bir bakar, “Bu der “benim semerlere iyi süs olur. Bundan “kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm.”

Mürit en son olarak kuyumcuya gider. Kuyumcu mücevheri görünce yerinden fırlar. “Bu kadar büyük pırlantaya nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?” Mürit sorar: Siz ne veriyorsunuz?” “Ne istiyorsan veririm.” Mürit, “Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar: Ne olur bunu bana sat. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.” Mürit emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.

Şeyhinin yanına dönen mürit büyük bir şaşkınlık içinde macerasını anlatır. Şeyh sorar: “Bundan ne anladın?” Müridin verdiği cevap çok doğrudur: “Bir şey ancak değerini bilenin yanında kıymetlidir.” Şeyh ilave eder: “İşte oğlum sen de, sana verdiklerimi, bildirdiklerimi ve öğrettiklerimi onun kıymetini bilmeyenlere verme. Eğer bir kimseye mutlaka vermek istiyorsan, önce vereceklerinin kıymetini tanıt, onlara saygıyı öğret, sonra ver.”

Niceleri vardır ki, nadide güllerden meydana gelen şahane gül bahçesini, dikenli otlardan meydana gelmiş otlar sanır da çiğner geçerler.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN FARKINDALIĞI

Çocuklukta aileden alınamayan sevgi ve şefkat, bazı insanlarda derin yaralar bırakabilir. Bu eksiklik zamanla egonun güçlenmesine ve kişinin kendini farklı şekillerde korumaya çalışmasına neden olabilir. Sadece iyi bir eğitim almak ya da maddi imkânlara sahip olmak, sağlıklı bir ruhsal gelişim için her zaman yeterli değildir.

Sevgi ve şefkat o kadar önemlidir ki, kişi büyüdüğünde bu eksikliğin farkına varıp onu iyileştirmediği sürece, 80 yaşına da gelse çocukluk yaralarının etkisini yaşamaya devam edebilir.

Bu nedenle sürekli olarak başkalarından sevgi, şefkat, takdir, ilgi, onay ve alkış bekleyebilir. Çünkü çocuklukta karşılanmayan duygusal ihtiyaçlar, yetişkinlikte farklı şekillerde kendini göstermeyi sürdürür.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

DOYMUŞ RUH

Sevgili okuyucularım,

İnsanları dikkatle gözlemlediğinizde çoğunun sürekli bir şeylerin peşinde koştuğunu görürsünüz. Bugün başka bir şey isterler, yarın başka bir şey. Bitmek bilmeyen bu isteklerin altında ise çoğu zaman görünmeyen bir eksiklik, bir doyumsuzluk yatar. Çünkü insan, sahip olduklarıyla yetinmeyi bilmediğinde ne kadar elde ederse etsin kendini tam hissedemez. Sürekli şikâyet eder, sürekli daha fazlasını ister ve hiçbir zaman gerçek anlamda tatmin olamaz.

Oysa bilge insanlar gönlün zenginliğinin malın çokluğunda değil, kanaat ve şükürde saklı olduğunu bilirler. Onlar mutluluğun sahip olduklarını çoğaltmakta değil, sahip olduklarının değerini fark etmekte olduğunu anlamışlardır.

İnsanların birçok isteğinin temelinde aslında gösteriş, beğenilme ve kendini ispat etme arzusu vardır. Bir ev alınır, bir araba alınır ve hemen başkalarının görmesi için sergilenir. Sosyal medyada kimi zaman insanların hayatlarını değil, sahip olduklarını göstermeye çalıştıklarına şahit oluruz. Elbette insanlar hayatlarından kesitler paylaşabilir; ancak her şeyde olduğu gibi bunun da bir dengesi vardır.

İstemek de böyledir. İhtiyaç ile hırs arasındaki çizgi kaybolduğunda insan kendi huzurundan uzaklaşmaya başlar. Kullanmakta olduğu telefon işini görmesine rağmen yeni çıkan modeli almak için maddi imkânlarını zorlayabilir. Belki bütçesini aşan bir arabayı sadece başkalarına karşı güçlü görünmek adına satın alabilir. Sonrasında ise bu yükün altında ezilir ve hayatından şikâyet etmeye başlar.

Atalarımızın söylediği gibi: “Ayağını yorganına göre uzat.”

Doymuş bir ruh, sahip olamadıklarının peşinde koşmaktan çok sahip olduklarının kıymetini bilir. Çünkü bilir ki arzuların sonu yoktur. Bir ev isteyen insan, onu aldıktan sonra daha büyüğünü ister. Sonra bir başkasını, sonra bir yenisini… Ancak çoğu zaman dönüp kendine şu soruyu sormaz:

“Ruhum gerçekten neyin peşinde?”

Çünkü mesele çoğu zaman ev, araba ya da eşya değildir. Asıl mesele insanın içindeki boşluğu neyle doldurmaya çalıştığıdır.

Bilge insan, her şeyden önce sağlığın, huzurun ve içsel dengenin ne kadar kıymetli olduğunu bilir. Hayatın gerçek zenginliğinin gösterişte değil, ruhun dinginliğinde saklı olduğunu fark eder.

Doymuş bir ruh aynı zamanda kalabalıklara ihtiyaç duymaz. Herkes tarafından sevilmeye çalışmaz, herkese kendini anlatmaya uğraşmaz. Kiminle yol yürüyeceğini, kime gönlünü açacağını bilir. İnsan ilişkilerinde seçici davranır; çünkü huzurunu korumanın değerini öğrenmiştir.

Burada amacım insanları yargılamak ya da eleştirmek değildir. Farkındalık vermektir. Ancak günümüzde birçok insan bilgiyi, deneyimi veya faydalı şeyleri paylaşmaktan çok kendi hayatını sergilemeye yöneliyor. Sürekli görünür olma isteğinin altında bazen sevgisizlik, bazen onaylanma ihtiyacı, bazen yalnızlık, bazen de içsel huzursuzluk yatabiliyor. İnsan ne kadar görünmeye çalışıyorsa, bazen o kadar görülmediğini hissediyor olabilir.

Oysa doymuş ruh, kendini göstermek zorunda hissetmez. Sessizliğin değerini bilir. Gösteriş yerine sadeliği, kalabalık yerine huzuru, sahip olmak yerine anlam bulmayı seçer.

Çünkü gerçek zenginlik; daha fazlasına sahip olmakta değil, sahip olduklarınla huzur içinde yaşayabilmektedir.

Doymuş ruh, mutluluğu dış dünyada aramaz. Çünkü bilir ki dışarıda bulduğu her şey geçicidir. Para azalabilir, makam değişebilir, insanlar hayatından çıkabilir, güzellik zamanla solabilir. Ancak insanın iç dünyasında kurduğu huzur kalıcıdır. Bu yüzden bilge insan, enerjisini sürekli daha fazlasını elde etmeye değil, kendini tanımaya ve geliştirmeye harcar.

Doymuş ruhun en belirgin özelliklerinden biri de kıyas yapmamasıdır. Başkalarının sahip olduklarına bakarak kendi değerini ölçmez. Çünkü her insanın yolu, sınavı ve kaderi farklıdır. Kıyas, insanın elindekilerin bereketini görmesini engeller. Şükür ise insanın gönlünü genişletir ve ruhunu zenginleştirir.

Günümüz dünyasında insanlar sürekli daha hızlı koşmaya, daha çok kazanmaya ve daha fazla görünür olmaya teşvik ediliyor. Oysa bazen durup nefes almak, sahip olduklarımızı fark etmek ve hayatın bize sunduğu güzellikleri görmek gerekir. Çünkü ruh, sürekli tüketerek değil; fark ederek, hissederek ve anlamlandırarak doyuma ulaşır.

Unutmayalım ki insanın gerçek değeri sahip olduğu eşyalarla değil; karakteriyle, vicdanıyla, merhametiyle ve ardında bıraktığı güzel izlerle ölçülür. Bir gün geriye dönüp baktığımızda hatırlanacak olan şey, ne kadar mala sahip olduğumuz değil; ne kadar sevgi verdiğimiz, kaç kalbe dokunduğumuz ve ne kadar insanın hayatına ışık olduğumuzdur.

İşte bu nedenle doymuş ruh, dünyanın geçici parıltılarına kapılmadan yaşamayı bilir. Çünkü onun aradığı şey gösteriş değil anlam, sahip olmak değil huzur, kalabalıklar değil gönül zenginliğidir.

Doymuş ruhun dili şükür, yolu sadelik, sermayesi ise iç huzurdur.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜZEL VE ÇİRKİN MASALI

Sevgili okuyucularım, bu ayki bilge hikâyemiz ile beraberiz.

Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş.

Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış. Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel’e kalmış.
Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş.

“Elbiseler ve mücevherler!” isteriz demişler.
“Peki ya sen Güzel?” diye sormuş tüccar.
“Bir gül. O bana yeter,” demiş Güzel.

Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık, hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgâr yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş.

Tüccar nereye gittiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş. Tüccar seslenmiş, seslenmiş, cevap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş.

Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanı başında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş.

“Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde,” demiş tüccar.
“Ona bir teşekkür edebilseydim keşke.”

Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. ‘Hiç yoksa Güzel’e verdiğim sözü yerine getireyim,’ demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış.

“Seni değer bilmez adam!” diye kükremiş Canavar. “Hayatını kurtardım! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmış güzel güllerimi çalıyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin!”

Tüccar Canavar’ın karşısında diz çökmüş. “Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim,” demiş. “Ben efendi falan değilim, bir Canavar’ım,” diye hırlamış yaratık. Sonra tüccarın tepesine dikilmiş. “O değerli kızlarına gelince… Git, sor bakalım onlara, hayatına karşılık içlerinden biri gelip benimle birlikte yaşar mı? Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin.”

Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diey küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış.
“Baba, izin ver ben gideyim,” demiş hiç tereddüt etmeden.

“Tabii sen gideceksin, suç senin,” demiş kardeşleri. “Gül isterim diye tutturmasaydın, Canavar babamızı öldürmeyi düşünmeyecekti.”

Üç ay geçince tüccar şatoya Güzel’le birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç!

“Buraya kendi isteğinle mi geldin?” diye sormuş Canavar.
“Evet,” demiş Güzel.

“O zaman baban sabah olunca buradan gidecek ve bir daha buraya hiç gelmeyecek.”
Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, “Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak,” demiş ona.

‘Belki de bu yaşama alışırım,’ diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş.

‘Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde,” diye düşünmüş Güzel. Sonra bir kitap almış eline. Kitabın üzerinde altın yaldızla, “Sevgili Kraliçem. Her isteğin emirdir benim için,” diye yazıyormuş.

“Şu anda babamı görebilseydim keşke!” demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzel’in yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş. O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. “Seni izlememe izin verir misin Güzel?” diye sormuş. “Buranın sahibi sizsiniz,” demiş Güzel.

“Hayır,” demiş Canavar. “Şatom senin emrindedir. İstersen hemen giderim.” Canavar bir an duraksamış. “Yalnız bir şey soracağım. Beni çok mu çirkin buluyorsun?”
Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavar’a bakmış. “Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum,” demiş.

Güzel, yemeğini bitirince Canavar, “Benimle evlenir misin?” diye sormuş.
“Hayır Canavar, asla,” demiş Güzel.
Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış.
Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzel’in yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavar’a alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. ‘Keşke,’ diyormuş, ‘bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavar’ın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş.

Canavar bir gün, “Beni sevmeyebilirsin ama, beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin,” demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş. Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavar’a babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş.

“Gidebilirsin, Güzel,” demiş Canavar. “Ama geri dönmezsen kederimden öleceğimi biliyorsun, değil mi? Korkarım ki, babanın yanında kalmak isteyeceksin ve dönmeyeceksin. Ama eğer fikrini değiştirir de dönmek istersen, yüzüğünü yatağının yanındaki sehpaya koyman yeterli. Sabah olduğunda şatomda açacaksın gözlerini.”
“Bir hafta sonra döneceğim, söz,” demiş Güzel.

Ertesi sabah Güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar.

“Dinle!” demiş iki kardeşten biri. “Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür.” Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzel’in karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş.

Çok geçmeden Güzel, Canavar’ı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş… Bir gün rüyasında Canavar’ı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, ‘Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!’ diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini Canavar’ın şatosunda açmış.

O günün akşamı Canavar’ı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. ‘Onun ölümüne neden oldum!’ diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canvar’ın kalbi hâlâ atıyormuş!
“Artık dönmezsin diey düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım,” demiş Canavar fısıltılı bir sesle.

“Ama ben seni seviyorum Canavar!” demiş Güzel. “Seninle evlenmek isityorum.”
O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar Canavar’a çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş.

“Ben Canavar’ı istiyorum,” diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış.
“Canavar benim,” demiş. “Kötü bir peri bana büyü yapmıştı. Beni yüzüne bakılamayacak kadar çirkin bir yaratığa dönüştürmüştü. Bana benimle evlenmek istediğini söylemeseydin, hayatımın sonuna kadar öyle kalacaktım.”

Prens Güzel’i şatoya götürmüş.  Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış.
“Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın” demiş iyi peri Güzel’e.

Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prens’in topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prens’i. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prenses’i olmuşlar…

Kaynak: Madame de Beaumont

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN