BAŞKASINI YARGILARKEN İKİ KERE DÜŞÜNÜN-1

“Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur. Düşmem dersin düşersin, şaşmam dersin şaşarsın. Öldüm der durur yine de yaşarsın.” – Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Sevgili okuyucularım, bu hafta yargılama ile düşünceyi söylemek arasındaki farkı örneklerle anlatmaya çalışacağım. Fakat konuyu detaylı ele aldığım için bugün yalnızca yargılama üzerinde duracağım. Düşünceyi söylemek ile arasındaki farkı ise 18 Şubat Cuma günü sizinle paylaşacağım ikinci yazımda değineceğim.

İnsanlar hakkında karar verirken en kolay yöntem yargılamak ve suçlamaktır. Peki, neye dayanarak yargılama yapıyoruz? Yargılamanın altında hangi duygu var ki bunu yapıyoruz? Kendimizi çok mu mükemmel görüyoruz? Kendimizi çok mu beğeniyoruz? Kendimizde hiç hata yok mu? Karşımızdaki kişiye soru sorup öğrenmek yerine neden hemen yargılıyoruz?

Bir insan birini yargıladığında aslında yargılanan küçülmüyor, yargılayan kendini küçültmüş oluyor. Kendini sütten çıkmış ak kaşık zanneden ve mükemmel gören, içinde sevgi olmayan, empati yoksunu, Allah’a tam inancı olmayan insanlar yargılama yaparlar.

İnsan, aslında yargıladığı kişinin yaşadıklarını bir gün kendisinin de yaşayacağını bilse o yargılamayı asla yapmaz. Yargıladığı şeyin kendisine döneceğini bilmez. Başına geldiğinde bile yaptığını hatırlamaz, söyleseniz kabul etmez, yok ben öyle demek istemedim, yok sen yanlış anladın gibi geçiştirmeler yapar. Yargılama yapan insanın yüz ifadesine bakın, derler ya bıyık altında gülüyor, diye; yüzünde öyle alaycı bir gülümse olur. Ses tonu bile alaycı bir hâl alır.

Peki, yargılamanın altında yatan duygu nedir biliyor musunuz? “Kibir”…

Her insan kendi içinde değerlidir. Allah her insanı değerli olarak yaratmıştır. Allah’a olan inançlarından bahsederler sonra da başka bir insanın dili, dini, ırkı, eğitimi, fiziksel görüntüsü, zekâsı, kıyafeti, oturduğu semt, konuşması, ses tonu, yetiştirilme tarzı vb. hakkında yargılama yaparlar. Aslında bilseler ki o kişiyi yargılamıyorlar, Allah’ı yargılıyorlar!..

Düşünün, bir insanı görüyorlar, kilolu ise hemen ne kadar kilolu, diye yargılama yapıyorlar. Neden kilolu olduğunu öğrenme nezaketini göstermiyorlar. Belki hasta olduğu için kullandığı bir ilaç var ya da çok büyük bir üzüntü yaşamış, o duygusal travma sonucu kendini yemeye vermiş. Bunları bilmeden hemen, “Ne kadar kilolu, çirkin bir görüntüsü var,” diyorlar. Önce soru sormalı sonra düşünce söylenmeli. Aslına bakarsanız bazen soru da sorulmamalı. Çünkü sorduğunuz soruyla bile yargılamış ve hatta karşınızdaki kişiyi incitmiş olabilirsiniz.

Bazı insanlar vardır, iyi eğitim almışlardır, özel okullarda okumuşlardır. Devlet okullarında okuyanları ya da hiç eğitim almayan insanları yargılarlar. İyi eğitim aldıkları için her şeyi en iyi kendilerinin bildiğini zannederler. Bitirdikleri okullar nedeniyle kendilerini başka bir sınıfa koyarlar. Kendileri gibi eğitim almayan insanlar hakkında konuşulurken “O ne bilecek, cahil, benim kadar eğitim almamış ki” derler. Aslında bir gün kendilerinin de o cahil dedikleri insana muhtaç olabileceğini bilemezler. O eğitim alamamış insanın şartlarına bakmadan hemen cahil yargısını yapıştırırlar. Niçin eğitim alamamış ya da niçin devlet okullarında okumuş, onun koşullarını bir öğrenin ondan sonra ne söyleyecekseniz söyleyin.

Evinde hayvan beslemeyen insana hemen, “Sen hayvan sevmiyorsun” ya da “Sen hayvan besle, koşulsuz sevgiyi öğren,” diyen insanlar var. İşte size yargılama! Evinde hayvan beslemediği için o insanın hayvan sevgisi olmadığını, hayvanlara yardım etmediğini, koşulsuz sevgiyi bilmediğini kim söyleyebilir? Sadece hayvan besleyenlerin hayvansever olduğunu ve koşulsuz sevgiyi bildiğini kim iddia edebilir?

Bir insanın zekâsı, aklı ile veya ses tonu ile alay edenler bir gün kendi zekâ, akıl veya seslerinin bir saniyede gideceğini bilseler bu yargılamayı yapmazlar. Aynı şekilde bir insanın oturduğu semti küçümseyip “Aaa… Orada mı oturuyor? Nasıl oturulur orada?” diye yargılayanların, kendilerinin bir gün o semtte oturacakları ve daha kötü şartlarda yaşayacakları akıllarına gelmez.

Yaşadığım bir örnekten bahsedeyim. Arkadaşlarla bir araya gelmiş, yemek yiyip sohbet ediyorduk. Benim de tanıdığım bir arkadaşlarının yaşadığı üzücü bir olayı anlattılar. Bu sözünü ettikleri kişiyi bir arkadaşı üzmüş. Bunu anlatırken üzen kişi hakkında yaptıkları yorum dikkatimi çekti. İçlerinden biri diyor ki, “Dua etsin de arkadaşım o kadar yurt dışında okuduğu hâlde onun gibi bir kasiyerle yıllarca arkadaşlık yapmış.” Yani orada kasiyer diyerek bir insanı mesleğinden dolayı yargılıyor ve küçümsüyor. Kendi arkadaşlarını ve kendilerini başka bir sınıfa koyuyorlar. İşte bu kibir örneğidir. Oysa akıllarına gelmez, kendileri ister en iyi okulları bitirsinler, en iyi işlerde çalışsınlar, bir gün o yargıladıkları kişinin mesleğini yapmak için iş arayıp da bulamayabilirler bile. Bu nedenle nasıl bir yargılama yaptığına dikkat etmesi gerekir insanın.

Yargılama yapan kişinin niyetinin sevgi içerdiği ve öğretici olduğu söylenemez, orada direkt küçümseme ve alay vardır. Bir insanın diksiyonu bozuk olabilir, kelimeleri hatalı söyleyebilir. Onu küçük düşürücü yargılama yerine öğretici olacak biçimde yol gösterirseniz daha iyi olur. İşte o zaman sevgiden söz edilebilir. Zaten hem sevgiden bahsedip hem de yargılamak tutarlı değildir.

Düşünün, bir gün önce seni seviyorum, diyorsunuz, ertesi gün aynı kişiyi elinde bir torba, içine deniz kıyafetlerini koymuş denize giderken gördüğünüzde yargılayıp alaycı bir gülümseme ile “Plaj çantası yerine poşete koymuş,” diyorsunuz. Aslında niçin poşete koymuş olabileceğini düşünmeyi denemiyorsunuz. Belki arkadaşları çağırmış, “Denize gidiyoruz sen de gel,” diye ve o da gitmek istemiş ama plaj çantası yok ve alacak parası da yok ya da plaj çantasının sapı kopmuş ve aceleyle poşete koymak zorunda kalmış. Önce nedenini öğrenin sonra yorum yapın. Eğer bilmiyorsa bile o kişiye, “Bir dahaki gelişinde deniz kıyafetlerini böyle çantaya koyabilirsin,” diye fikir verin. Bunu gibi çok örnek verebilirim.

Eğer yargılamaya başlarsanız sevmeye zamanınız kalmaz. Zamanınızı ve ömrünüzü yargılamayla geçirirsiniz. Yargılamanın olduğu yerde çözüm yoktur sadece negatif enerji yüklemesi vardır. Biliyorsunuz hep söylüyorum, negatif enerjinin olduğu yerde de sevgi yoktur.

Sevgili okuyucularım, yukarıda da belirttiğim gibi bu konuya cuma günü devam edeceğiz ve düşünceyi söylemek ile yargılamak arasındaki farkı yine örneklerle anlatacağım.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

HER KAPIYI AÇAN ANAHTAR: TATLI DİL

Yine hayatlarınıza dokunacağını düşündüğüm keyifli bir bilgelik hikâyesiyle birlikteyiz. Birkaç paragraftan oluşan kısacık bir hikâye belki bu paylaşımım ama anlattıkları onlarca paragrafla ifade edilemeyecek derinlikte.

Her bilge hikâyede o kadar öğretici dersler var ki bunları okudukça her birimiz alacağımız dersi alıyoruz. Sadece okumak değil içindeki öğretiyi sindirmek, içselleştirmek çok önemli.

Sizlerle paylaşacağım bugünkü hikâye hakkında aslında çok şeyler yazılır. Fakat birkaç satır yazmakla yetinmeyi tercih ediyorum.

Hani deriz ya “Nasıl tatlı dilli, güler yüzlü insan, saatlerce sohbet etmek istedim,” diye, aslında o sözünü ettiğimiz kişiyi sevdiren, güler yüzlü ve tatlı dilli olmasıdır. İnsanı insan yapan tatlı dil ve güler yüz aynı zamanda sihirli bir değnektir, açılmayan kapıları açtırır, insanı sevgiye, mutluluğa ve huzura götürür.

Tatlı dilli ve güler yüzlü insan kendi bolluğunu ve bereketini getirir. Alışveriş için bir dükkâna gireriz, bize her şartta uygun olan bir ürünü, satıcının asık suratı ve ters cevap vermesi yüzünde almaktan vazgeçeriz. Bunu birçoğumuz yaşamıştır. Bazen de almayacağımız bir ürünü sırf satıcı ilgilendi diye alırız. Çünkü bizi etkileyen tatlı dili ve güler yüzü olmuştur.

Çoğu insan kendi sivri dili ve asık suratı yüzünden yalnızlığa mahkûm olur. Etrafa öyle negatif enerji yayarlar ki böyle insanlarla konuşmaktan herkes çekinir. Alacağı cevabı bildiğinden hiç kimse bir şey sormak istemez.

Hayatta bazen olumsuz şeyler de yaşayabiliriz ama bu olumsuzluklar tatlı dilli ve güler yüzlü olmamızı engellemesin.

EKŞİ YÜZLÜNÜN BALI

Tatlı dilli, güler yüzlü bir delikanlı bal satardı. Bu, öyle yakışıklı, öyle sevimli bir gençti ki gönüller onun şeker gülüşünden yanar tutuşurdu.

Genç satıcı, beli boğumlu bir şeker kamışını andırırdı. Sinekten çok, müşterisi vardı. Öyle ki hani zehir satsa, onun elinden diye herkes bal şerbeti gibi içerdi.

Bir gün kaba saba bir adam, bu delikanlının satışını gördü, kazancını kıskandı. Ertesi gün kendisi de başında bal, yüzünde sirke, şehri dolaşmaya başladı. Bağıra çağıra, bir o yana bir bu yana mahalle arasında geziniyor, malını satmaya çalışıyordu. Fakat ne hikmetse balına değil müşteri, tek sinek bile konmadı.

O gün eline hiç para geçmedi. Akşam olunca sıkıntı içinde evine döndü. Fena hâlde kızmıştı. Suratını cezadan korkan suçlular gibi asmış, kaşlarını bayramda zindanda kalan mahpuslar gibi çatmıştı.

Karısı ona şaka yollu şöyle söyledi: “Yüzü ekşi olanın balı acı olur!”

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

ÇOCUK HER ZAMAN HİSSEDER

Evet, geldik yine anılara… İlkokul üçüncü sınıftaki anılarıma kaldığım yerden devam ediyorum. Dokuz yaşındaki çocuk tekrar sandığın başına geçip kilidi açtı ve bir anıyı daha serbest bıraktı.

On beş gün önce yazdığım anımda halamın Almanya’dan gelişinden ve getirdiği hediyelerden, o hediyelerin bizim için ne kadar değerli olduğundan, onları nasıl itinalı kullandığımızdan bahsetmiştim.

O yıl halam bana pötikareli, kapüşonlu yağmurluk getirmişti. Okul yıllarında kapüşonlu giyecekleri çok severdim hele bir de pötikareliyse bayılırdım. Annem giyecek manto ve elbise alırken ya da diktiği zaman mutlaka kapüşonlu ve pötikareli olmasını isterdim. İşte bu yüzden halamın getirdiği yağmurluğu çok severek giyiniyordum ayrıca da özenle kullanıyordum.

Annem bize eşyalarımızın kıymetini bilmeyi öğretmişti, “Kolay kolay alınmıyor, temiz kullanın,” diyordu. Babam bu konuda cömert davranmıyordu. İçimizde, eşyalarına en çok sahip çıkan ve onları son derece temiz kullanan ablamdı. Bir şeyinin zarar görmesi ve kaybolması onu üzerdi. Ben de aynı şekilde çok sevdiğim bir şey kaybolursa ya da zarar görürse çok üzülürdüm. Onun yerine yenisi gelse bile o ilkinin verdiği mutluluk ve sevinci yaşayamazdım.

Bahar mevsimi gelmişti, aylardan nisandı. Halamın getirdiği yağmurluğu severek giyinip okula gidiyordum. O günü hiç unutamıyorum, son ders zili çaldı, eve döneceğiz, yağmurluğumu giyerken arka kısımda bir delik gördüm. Çok üzüldüm. Annem bizi almaya gelince suratımın asık olduğunu gördü, ne olduğunu sordu, yağmurluğumu gösterip “Delinmiş,” dedim. Annem, “Bir yere takmışsın, dikkat etmemişsin” dedi. Fakat ben bir yere takılmasına sebep olacak bir davranışta bulunmamıştım, sokakta oynarken öyle takılacak yerlerde durmamış, duvarlardan atlamamıştım. O anda içimden bir ses sınıfta bir kız arkadaşımın yaptığını söylüyordu. Çünkü sabah astığımda sapasağlamdı. Bunu anneme söyledim ama üzerinde durmadı, “Sen onu takmışsındır bir yere. Üzülme bir şekilde ben orayı kapatırım, giyersin,” dedi. Fakat ben başkasının yaptığından emindim.

Sınıftaki o kız arkadaşımdan şüphelenmemin nedeni ise onun bakışlarının, davranışlarının beni rahatsız etmesiydi. O zamanlar isimlendiremiyordum ama şimdi anlıyorum ki bakışlarında, tavırlarında kıskançlık vardı ve ben bundan hoşlanmıyordum. Bu arkadaşım bir gün resim yaparken benden birkaç renk pastel boya istedi ben de verdim. Geri verdiğinde hepsi kırıktı. Neden kırdığını sorunca, “Sen verdiğinde kırıktı,” dedi. O anda yalan söylediğini ve zarar vermek istediğini hissettim. Çünkü gülüyordu, yüzünde kasıtlı yaptığını belli eden bir ifade vardı. Bir gün de beden eğitimi dersine hazırlanırken spor ayakkabımı alıp kaçırdı, sınıfın penceresinden dışarıya attı. Ben sessiz kaldım, öğretmenime bir şey söylemeden gidip aldım ayakkabımı. “Niye böyle yapıyorsun?” dediğimde şaka yaptığını söyledi ama şaka değildi, zarar vermekti amacı. Anneme anlattım bunları ama gene üstünde durmadı.

Spor ayakkabısı olayı beni çok üzdü. O günden sonra o arkadaşıma karşı hep dikkatli oldum. Davranışlarını sürekli izliyordum, kime ne yapıyor, diye. Teneffüste oyun oynadığımızda gelip bizi yere itiyordu. “Niçin bunu yapıyorsun? Biz oyun oynarken birbirimizi itmiyoruz,” dediğimde “Ben itmiyorum, sizinle oynamak istiyorum,” diyordu. Onu bu konuda uyardım ama baktım ki hep zarar verme niyetinde. Bir gün de halamın getirdiği kar botlarını görüp, “Ne kadar güzel botların var,” diyerek üstündeki tüyleri çekmeye başladı. O kadar çok zarar vermişti ki bana, yağmurluğumu delen kişinin de o olduğunu düşünüyordum. Fakat bunu ispatlayamazdım. Annem bile inanmadı ama ben haklı olduğumdan emindim.

Artık o arkadaşımla konuşmuyor, oynamıyordum. Aradan birkaç hafta geçtikten sonra gidip kendisine “Yağmurluğumu sen kestin, biliyorum,” dedim. Beni öğretmene şikâyet edeceğini söyledi. Ben de “Söyle,” dedim, “O zaman ben de anlatırım. Sen yaramaz bir çocuksun, eşyalarıma zarar verdin.” Başka da bir şey söylemedim. “İyi olmuş,” dedi yağmurluğum için. Ben sesimi çıkarmadım ve kimseye bir şey söylemeden uzaklaştım.

Sonra annem yağmurluğumu tamir ederken gördük ki makas ile kesilmiş. İlk gördüğünde üstünde durmamıştı ama annem de anladı kesildiğini. Bizim resim derslerimizde kullandığımız küçük makasımız vardı, “Bu makas ile kesmiştir,” dedim. Annem, kesilen yeri güzelce onardı, ben tekrar giymeye başladım.

Şimdi anlıyorum ki arkadaşım kıskançtı ve bunu davranışlarıyla, bakışlarıyla belli ediyordu. Oysa biz öyle büyümemiştik. Biz kardeşler arasında hiçbir zaman ve hiçbir konuda kıskançlık olmadı. Hiç kimseyi de kıskanmadık. Babam hep söylerdi, her zaman birbirinize sahip çıkıp destekleyeceksiniz, aranızda kavga ve küslük olmayacak, diye. Çünkü babam kendi kardeşlerine bir baba gibi sahip çıkmıştı, bizim de aynen kendisi gibi olmamızı istiyordu. Ayrıca da başkalarının eşyasına veya kendi eşyamıza zarar vermemeyi öğrenmiştik.

Öncelikle her aile çocuklarını dinlemeli. Anne babaların bildiği her zaman doğru olmayabilir. Annem beni dinledi ama üstünde durmadı, kendi düşüncesine inandı. Ancak o yağmurluğu tamir için eline alıp dikkatli bakınca bana hak verdi. Baştan önyargılı olmadan çocuğu dinleyip karar verilmelidir. Çünkü çocuk her zaman hisseder.

Çocukluk zamanında başlayan kıskançlıklar şifalanmazsa ve dönüştürülmezse yetişkinlik döneminde de devam eder. Her kıskançlık aslında karşı tarafa zarar veriyor ama asıl insanın kendisine zarar veriyor. Kıskançlık dönüştürülemezse sevgi engellenmiş olur. Çünkü kıskançlık negatif bir duygudur ve negatif bir duyguda sevgi olmaz.

Ailelere burada büyük iş düşüyor. Küçük yaşta başlayan ve en çok da kardeşler arasında yaşanan kıskançlığı göz ardı etmemeleri gerekiyor. Çocuğun neden kıskançlık duygusu taşıdığını bilmeleri ve bu zararlı duygudan kurtulması için ellerinden geleni yapmaları gerekiyor. Ben şimdi çok açık görüyorum ki yetişkinlerde görülen kıskançlık çocukluk zamanına dayanıyor. O bilinçaltına yerleşiyor ve yaş büyüdükçe daha da çoğalmasına neden oluyor. Eğer bir insanda kıskançlık hissederseniz ondan uzaklaşın, o zehir kendisinde kalacaktır.

Kıskançlığı bir bakış ile bir davranış ile bir konuşma ile anlarsınız.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

DURU BİLİŞ

Sevgili okuyucularım, önceki aylardaki yazılarımda yedi çakrayı anlatmıştım. Her ay bir çakrayla ilgili bilgileri detaylı olarak paylaşmıştım.

Bugünden itibaren de her ay metafiziksel duyularla ilgili bilgiler paylaşacağım. Bilimin tanımladığı beş fiziksel duyuya ilaveten insanın sahip olduğu dört metafiziksel duyu daha vardır. Bunlar duru biliş, duru görü, duru sezgi ve duru işiti olarak adlandırılır. Bugünkü yazımda size bu duyulardan duru bilişi anlatacağım.

Allah insanoğlunu yeteneklerle yaratmıştır. Önemli olan bu yetenekleri fark etmektir. Bazı insanların yukarıda bahsettiğim duru biliş, duru sezi, duru görü, duru işiti yetenekleri gelişmiştir. Peki, bu yetenekler ne işe yarar? Şimdi bunu duru biliş üzerinden ele alalım.

Duru biliş tepe çakraya karşılık gelir. Tepe çarka, Allah ile aramızdaki bağı simgeler. Allah ile olan bağımız ne kadar güçlüyse bilişimiz o kadar güçlü çalışır. Diğer bir ifadeyle duru biliş için tepe çakrasının açık olması gerekir. Duru biliş, görmeden, yaşamadan herhangi bir durumu aniden bilme, hissetme ve o anda gelen doğru bilgidir. Kısacası ani alınan bilgilerdir. Aynı zamanda berrak biliş olarak adlandırılır.

Ego düşüncelerimiz olan endişe, kaygı, öfke, bencillik, kibir, korku gibi olumsuz düşünce ve duygulara sahipsek, sürekli endişe, korku, kaygı ile yaşıyorsak, mantık ile kararlar veriyorsak, hayatı maddi, dünyevi önceliklerle yaşıyorsak duru biliş olmaz. Yargılama varsa duru biliş olmaz. Nasıl, niçin, neden, acaba, hangisi vb. sorular olursa duru biliş olmaz.

Duru biliş için zihnin tamamen berrak olması gerekir. Mantık ile hareket etmemek, mantığı dinlememek gerekir. Örneğin, hiç tanımadığınız ve ilk kez gördüğünüz bir kişi hakkında aniden gelen bilgiler doğrudur. “Daha ilk görüşte anladım,” diye de ifade ettiğimiz şey aslında onun hakkında aniden bilmektir ve her zaman ilk bilgi doğrudur. İşte burada iyi veya kötü ayrımı yapmamızı sağlayan ilahi rehberliktir.

Bir örnek daha vereyim. Hava son derece açık, güneşli, yağmur yok, meteoroloji bültenlerinde yağmur uyarısı yok. Ama içinize aniden bir mesaj gelir, yanına şemsiye al, diye. O mesajı dinler ve yanınıza şemsiye alırsınız. Birkaç saat sona bir de bakarsınız ki yağmur yağıyor. İşte burada yanınıza şemsiye aldıran duru biliştir ve siz onu, “İçimden bir ses dedi ki” diye anlatırsınız. Benzer şekilde, diyelim ki bir eşyanız kayboldu, o eşyanızın nerede olduğunu bilip hiç aramadan elinizle koymuş gibi bulmaktır duru biliş.

Duru bilişi olan kişi, kendisine anlatılan olumsuz olaya ya da o olaya neden olan kişilere göre değerlendirme yapmaz. O anda gelen bilgiye göre olumsuzluğu yaşayan kişinin nasıl bir yol alacağına rehberlik eder. Duru bilişle rehberlikte kim haklı veya kim haksız muhakemesi yapılmaz. Gene söylüyorum mantık ile hareket edilmez. Çünkü mantık duru bilişi engeller.

Duru biliş yeteneği sayesinde bilgi içe doğma şeklinde gelebilir ve bu bilgiye her zaman kesinlik ve emin olma hissi eşlik eder. Duru biliş yüksek bilinç seviyesinde gerçekleşir. Bilinç ve enerji düzeyi yükseldikçe bilme hâli daha belirgin olur.

Kendi yaşadığım bir durumu örnek olarak anlatayım. 2016 yılının Aralık ayıydı. Hava soğuk ve karlıydı. Hiç neden yokken içimden gelen ses hafta sonu günübirlik olarak Konya’ya Mevlana’nın türbesine gitmemi söylüyordu. Ben hiçbir sorgulama yapmadan gittim. Gittiğim güne kadar bir hafta boyunca Konya’ya hava muhalefetinden dolayı hiçbir uçak kalmamış. Gittiğim gün uçak kalktı ama Konya’da yine kar vardı. Hava şartları hafta içine göre biraz daha iyi olsa da yerde 30 cm kadar kar vardı ve buzlanma sürüyordu. Kendi kendime, nasıl gideceğim, bu havada gidilir mi, bu havada gitsen ne anlayacaksın, ya orada zorluk ile karşılaşırsam ya akşama uçak kalmasa nasıl döneceğim gibi sorular sormadan o anda aniden içimden geleni dinledim ve rahatlıkla gittim. Konya’da her şey yolunda gitti ve akşam da sorunsuzca döndüm. Bu benim duru bilişle yaptığım bir şeydi. Hemen hatırlatmak isterim ki burada çok ince bir çizgi var. Gelen bilgi iç sesinize mi ait zihin sesinize mi? Bunu iyi ayırt etmeniz gerekiyor. Zihin sesini iç sesi ile karıştırıp “Bana da böyle olmuştu, kalkıp gittim ama sorun yaşadım, demek ki sezgiler pek de işe yaramıyor,” diyenler çıkabilir. Onlara söyleyebileceğim duyduklarının iç sesleri olmadığıdır. Çünkü duru biliş sahibi değilseniz, zihniniz sizi yanıltabilir ve olumsuz sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. O yüzden “İçimden geldi, ben de kalkıp gideyim,” demenizi önermem. Önce duru bilişi ortaya çıkarmalı, geliştirmelisiniz.

Duru biliş için en iyi yöntem meditasyonla egoyu susturup zihni berrak hâle getirmektir. Bu konu ilgili ile daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız sizlere Doreen Virtue’nün “İlahi Rehberlik” adlı kitabını tavsiye ederim.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

NE KADAR İYİMSERSİNİZ?

Sevgili okuyucularım, bugünkü yazımda iyimserlikten bahsedeceğim. İyimserliğin karşıtı olan kötümserlik konusuna bir başka yazıda değineceğim.

Dünyanın lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Ben hayatımın hiçbir anında karamsarlık nedir tanımadım,” sözünü anımsatarak neden iyimser olmak gerektiğine dikkat çekmek isterim.

Hayatımızda birçok olumsuz olay yaşarız ve üst üste gelen olumsuzluklar bakış açımızı değiştirir, bizi iyimserlikten uzaklaştırır. Artık karşılaştığımız her duruma olumsuz yaklaşmak içimizdeki ışığı söndürür. Çünkü kötümserlik insanın içindeki ışığı görmesini engeller.

Ben her zaman en olumsuz olayda bile iyimser olmanın o olayı olumluya dönüştüreceğini düşünürüm. Yaşadığımız süreçte kötümser ve iyimser olan insanlarla karşılaşmışsızdır. Düşünelim, bugüne kadar hayatımızdaki insanlardan iyimser olanlar bize ne kazandırdı, kötümserler ne kazandırdı? Kendimize şu soruları soralım: Hangi insanlarla birlikte olduğumuzda olaylara bakış açımız ya da düşüncelerimizde bir iyileşme oluyor? İyimser bir insana yaşadığımızı bir olayı anlatırken kendimizi nasıl hissediyoruz ya da bunun tam tersi? Şimdi bir de içimize dönelim ve kendimize dürüst olup soralım biz iyimser miyiz? Bir sorun yaşadığımızda bardağın hangi tarafını görüyoruz? Dolu mu, boş mu? Bu konu ile lütfen yüzleşelim, kendimizi tanıyalım.

İyimserlik her işi ve her düşünceyi iyi olarak değerlendiren kişilik özelliğidir. Bireyin yaşadığı her şeyin iyi yanını gören ve her durumda iyi bir çıkış yolu düşünen bir dünya görüşüdür.

Bu konuyla ilgili Avusturyalı psikiyatr ve nörolog Viktor Frankl’ın çok güzel bir sözü vardır: “Durumu değiştiremiyor musunuz? Size acı veren bir durumu değiştirmeye gücünüz olmasa bile bu acıyla yüzleşirken takınacağınız tavrı seçmek elinizdedir.”

İyimserler her zaman hayata olumlu bakan ve pozitif düşünen kimselerdir. İyimserlik bir işi başarmanın mutlaka bir yolu olduğuna inanmaktır ve bireyin yaşadığı başarısızlıkları veya olumsuz koşulları kolaya çevirir.

Diğer yandan iyimserlik Polyannacılık ile karıştırılmamalı. Burada çok ince bir çizgi var. Tabii ki gerçekler var, iyimser olan insanlar gerçekleri göz ardı etmiyorlar. Sadece negatif enerjiye teslim olmuyorlar. Kendilerine güveniyorlar. Eğer enerjiye inanıyorsanız evrene iyimser pozitif enerji mi yoksa kötümser negatif enerji mi vermek istersiniz, düşünmenizde fayda var.

Bundan üç ay önce yaşadığım bir olayı anlatayım. Kastamonu gezisinde grupla bir kanyona gidiyorduk fakat o kanyona gitmek kolay değil, tur aracı (otobüs) belli bir noktaya kadar gidiyor, sonrasını ise yürümemiz gerekiyor. Yürüyerek yola koyulduk. Bu arada tur kapsamında zaman sınırlı, kanyona gidip gelmek zaman kaybettirecek ve gezinin bir sonraki durağına gidişimizi etkileyecek. Ama grupta kimse kötümser değil, yürümeye devam ediyoruz. Derken bir kamyon geldi, hemen kamyonun kasasına bindik, iki kişi de şoför mahalline geçti. Neşe içinde, gülerek kanyona gidip döndük. Grupta herkes hâlinden memnun, “Hiç böyle güzellik yaşamadık,” dedi. Yola çıkarken hiçbirimiz kötümser düşünüp ne yapacağız, nasıl gideceğiz, niçin geldik buraya ya da diğer yere gidemeyeceğiz gibi sorularla zihnimizi meşgul etmedik. Bu iyimserlik sonucu kolaylıkla kanyona gidip geldik.

Sevgili okuyucularım, iyimserlik, dilde söylemekle olmuyor. Gelin şimdi hep beraber iyimserlik kavramının neler içerdiğine tek tek bakalım. Böylece kendi iyimserliğimize dair de ipuçları edinmiş oluruz.

İyimserlikte sevgi, kendi ile barışık olmak vardır. 

İyimserlikte akılcı, yapıcı ve kalıcı düşünceler vardır.

İyimserlikte umudu umut etmek vardır.

İyimserlikte yaşam da daha iyidir ve iyimserler her şeyden mutlu olurlar.

İyimser insanlar daha az hasta olur ve hastalıklardan daha çabuk kurtulur. Çünkü bireyin takındığı pozitif psikoloji sayesinde bağışıklık sistemi güçlüdür.

İyimserler, kendilerine ve etrafa pozitif enerji yararlar. Bu da sosyal, fiziksel ve psikolojik açıdan büyük avantaj sağlar.

İyimserlerin sosyal ilişkileri kuvvetlidir. Sağlıklı ilişkiler kurabilir insanların iyi yanlarını ortaya çıkarırlar. İyimser insanlar kalp kırmazlar. Düşüncelerini ve fikirlerini açık ve net olarak sevgi ile ifade ederler.

İyimser insanlar yargılamak ve eleştirmek yerine çözüme giderler.

İyimser insanlar neşelidir. O andaki olumsuz ortama hemen bir güzellik katarlar.

İyimser insanlar yaşadıkları olumsuzluklara ve hatalarına bakarlar, onlardan ders alarak yollarına devam ederler, başkalarını suçlamazlar. “Ah, vah!” ile günlerini geçirmezler. Kendilerini olumlu yönde değiştirip dönüştürürler. İyimserlikte hümanizm vardır.

İyimserlikte direnç yoktur, teslimiyet vardır.

İyimser insanda özgüven vardır.

Yüreğinizin ibresi hep iyimserlikten yana olsun.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

KÖTÜ HİSSETTİĞİMİZDE SÖYLEYECEĞİMİZ OLUMLAMALAR

Bu ayki olumlama yazısına geldi sıra. Sevgili okuyucularım, ayda bir kere cuma günleri paylaştığım olumlamaları faydalı bulduğunuz inancıyla her ay farklı bir konuya yönelik olarak yazmaya devam ediyorum.

Bu ayki konumuz kötü bir gün geçirdiğimizde yapacağımız olumlama ile ilgili. Hayat hep aynı biçimde gitmez. Bazen olumsuzluklarla karşılaşırız, motivasyonumuz düşer, karamsarlığa kapılırız ve o anda kendimizi çaresiz hissederiz. Güçlü olmadığımızı düşünürüz ve negatif enerji içinde günümüzü geçiririz. Yalnızca kendimizle sınırlı kalmaz, başkalarına da bu negatif enerjiyi yaymış oluruz.

İşte böyle günlerde kendimizi iyi hissetmemizi sağlayacak olan ve https://www.bilgierdemdir.com web sayfasından alıntıladığım olumlamaları aşağıda paylaşıyorum.

Her zaman söylediğim gibi olumlamalar düzenli yapıldığı zaman bilinçaltımızda olan negatif düşünceler pozitif düşüncelere dönüşür. Bu pozitif düşünce günlük hayatımıza etki eder. İsteklerimizi daha rahat kendimize çekeriz. Bazılarınız “Bu on beş maddelik olumlamanın ne faydasını göreceğim,” diye düşünebilir. Fakat önce inanmalısınız. Çünkü inanmadan yapılan olumlamalar, daha önce de belirttiğim gibi sadece sözde kalır ve fayda göremezsiniz. Hemen eklemek isterim ki olumlamayı yaptınız, beş dakika sonra sonuç almayı da beklemeyin. Israrla söylediğim gibi burada dikkat etmeniz gereken iki temel nokta var. Birincisi olumlamaları yürekten inanarak yapmalısınız. İkincisi düzenli olarak yapmalısınız. Sevgili okuyucularım, her yaptığınız olumlamaya inanın ve sabah akşam yapın. Çünkü zaman ister emeğinizin karşılığını almak… Olumlamanız şimdiden şifa olsun.

1- Her şey yolunda ve iyi durumdayım.

2- Her şeyi akışına bırakıyorum ve beni en güzel yere doğru götürüyor.

3- Güçlü ve cesurum. İçimde her şeyin iyi olacağına dair güçlü inancım var.

4- Gülümsüyorum ve mutluyum. Ben harika bir insanım

5- Yaşadıklarım beni güçlendiriyor ve güzel bir hayata yönlendiriyor.

6- Ben negatifin içindeki pozitif güce inanıyorum.

7- Yaşadıklarım bana yeni ve güzel kapılar açıyor.

8- En azıyla en çok mutluluğa ulaşıyorum.

9- Yaşadıklarımı kabul ediyor ve affediyorum.

10- Ben içimdeki güce ve yaşamın dengesine inanan bir insanım.

11- Zihnim tamamen özgür ve bağımsız.

12- Huzurlu ve sağlıklıyım.

13- Kimsenin üzerimde negatif bir gücü yok.

14- Beni bugün üzen her şey şu anda pozitife dönüyor.

15- Ben enerji dolu ve güzel ruhlu bir insanım.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

RUH BASKIYA GELMEZ

Zaman hızlı akıp gidiyor, nasıl geçtiğini anlamadan. Son anı yazımın üzerinden on beş gün geçmiş ve sevgili okuyucularımla yeni bir anı yazısında buluşma vakti gelmiş bile. Oysa daha dün yazmış gibiyim. Çocukluk anılarım da öyle, daha dün yaşanmış gibi. Bakalım dokuz yaşındaki o çocuk şimdi neler anlatacak? Yine sandığın başında ve anılardan bir tanesini çıkarıverip yazmaya başladı.

İlkbahar mevsimi gelmiş, kış geride kalmıştı. Bahar geldi mi her çocuk gibi ben de dışarıda daha çok oyun oynamak, evimizin yakınındaki çocuk parkına gidip salıncaklarda sallanmak, arkadaşlarla yakan top oynayıp ip atlamak için can atardım.

Bir de okulda hafta sonları düzenlenen okul piyeslerinde görev alırdım. Tabii o piyeslerde bana verilecek görevi heyecanla beklerken bir de rolümü başarılı şekilde oynayacak mıyım, diye tedirgin olurdum. Çünkü başarılı olamazsam komik duruma düşerim, bizi izlemeye gelen velilerin karşısında kendimi suçlu hissederim, diye düşünürdüm. Bu yüzden sahnelenecek piyeste görev verilince son derece disiplinli olarak çalışıyordum. Metni unutmamak için sürekli ezberliyor, anneme ve ablama ezberden okuyordum. Tabii bir de sahnede insanların karşısına çıkacağım için heyecanlanıyordum, sakin bir çocuk olmama rağmen topluluk önünde konuşmamı gerektiren böyle durumlarda ister istemez heyecanlanıyordum. Çünkü dediğim gibi başarılı olmak zorunda hissediyordum kendimi, bu da özellikle velimiz olan amcama karşı hissettiğim bir zorunluluktu. O her konuda çok başarılı olmamızı istiyordu. Hata yaptığımız da ya da derslerde biraz düşük not aldığımızda veya oyunlar oynuyorsak amcam derslerimizi çalışmadığımızı sanıyordu.

Hâlbuki bir çocuğun belli bir kapasitesi vardır, herkes aynı derece başarılı olacak diye bir şey yoktur. Çünkü her çocuk kendi yetenek ve ilgi alanına göre farklı dallarda başarılı olur, kimi sporda kimi resimde kimi müzikte kimi derslerde vb. Her şeyde başarılı olacak diye bir kural yoktur. Eğer çocuk bu şekilde şartlandırılırsa ister istemez baskı hisseder, sevmediği bir alanda başarılı olmak için kendini zorlar, bu sefer de daha çok hata yaparak başarısız olur. Ailelerin bu konuda hiçbir çocuğa baskı yapmaması gerekiyor.

Benim o yıllardaki durumuma geri dönersek, piyes sahnesinde yer almaktan tabii ki mutlu oluyordum fakat başarılı olmak baskısı bilincimi ister istemez hata yapmamaya itiyordu. Neticede hafta sonu düzenlenen piyeslerde üstlendiğim rolü gayret düzgün şekilde oynamıştım. Piyeslere evde tek başıma hazırlanıyordum çünkü arkadaşlarım olmasına rağmen tek başıma da oyun oynamayı seviyordum. Yanımda kimse olmayınca aramazdım, hâlâ da öyleyim, yalnız kalmamak için bir arayış içinde olmam, kendi kendime yetinmeyi bilirim. Ayrıca bir başka insanın, kim olursa olsun, beni yönetmesine ve ruhuma baskı yapmasına gelemem. Çocuklukta amcamın yönetmesi gibi… Söyleyip yol göstermesi başka ama kişinin ruhuna baskı yapması başka.

Bu arada benim bir de halam var, daha önceki anılarımda bahsetmiştim halamdan. O Almanya’da yaşıyordu. Kuzenlerimin okulu tatil olunca gelirlerdi ve geldiklerinde bizde kalırlardı. Halam bize burada olmayan yiyecek ve giyecekler getirirdi. Biz o hediyeleri görünce o kadar mutlu oluyordu ki. İçeriği ne olursa olsun hediyeler çocuklar için bambaşka bir sevinç ve mutluluk kaynağıdır. Hele bir de çok istediği ama yaşadığı yerde bulunmayan bir şeyse o hediye, hem onu getiren hem de getirdiği bir başka değerli oluyor. Halam da bize çikolata, şokola, muz ve tüylü kar botları getiriyordu. Sabahları şokolayı ekmeğe sürmek için sabırsızlanıyorduk. Kar botlarımızı düzgün şekilde kullanıyorduk. Çünkü hem halamın hem de getirdiği hediyelerin kıymetini biliyorduk. Kıymet bilmek aslında gene çocukluk döneminde başlıyor. Babam ve annem bize, kim ne hediye verirse versin önce teşekkür etmeyi ve sonra onları güzel kullanmamızı ayrıca da kıymet bilmeyi öğrettiler.

İnsan çocuklukta istediği her şeyi elde ettiği zaman değer bilmeyi öğrenemiyor. “Nasıl olsa istediğim her şeyi ailem alıyor, önüme getiriyor,” diyor çoğu çocuk. Böyle yetişen bir çocuk da büyünce istediği olmadığı zaman mutsuz oluyor, başkasının maddi ve manevi olarak yaptıklarının da değerini bilmiyor. Böyle insanlara ne hediye alırsanız alın mutlu edemezsiniz. O yüzden aslında burada denge kurmak çok önemli, çocuğa ne hep istediğini almak ne de onu mağdur durumda bırakmak gerekiyor.

Diğer yandan bazı aileler, çocuklarının maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekebilir. Bu çocuklar için diğer imkânı elverişli insanların bir şeyler yapması gerekiyor diye düşünürüm. Çünkü hayatta en güzel şeylerden bir tanesi çocuk sevindirmektir. O çocukları sevindirmek, onların mutluluğunu görmek, onların gözlerinde sevinci görmek muhteşem bir şeydir. Çocukken yaşananlar hep hatırlanır, çocukları sevindirelim, mutlu edelim.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

DÜŞÜNCE GÜCÜYLE TEDAVİ

Bu ayki kitap önerim, insanların düşünce gücü ile neler yapabileceğine dair olacak. Birçok hastalığın sebebinin psikolojik olduğunu anlatan, belki birçoğunuzun okuduğu veya kitabı bildiği hâlde okumaya fırsat bulamadığı Louise Lay’in “Düşünce Gücüyle Tedavi” adlı kitabından söz edeceğim size. Kitapta, düşüncelerin hayatı nasıl etkilediği, olumsuz düşüncelerin nasıl hastalanmaya yol açtığı ayrıntılı olarak ele alınmış.

Aslında insan olumlu düşünce yapısına sahipse başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Tabii ki olumlu düşünce yapısının altında sevgi yatıyor. Her şeyden önce kendimizi sevmemiz ve hayata da sevgi ile bakmamız, meselelere sevgi ile yaklaşmamız çok şeyi değiştirebilir, yeter ki buna yürekten inanalım.

Yaşadığımız olumsuzluklar karşısında genellikle başkalarını suçlar, kader, şans deyip kendi dışımızda sebep ararız. Oysa ilk yapmamız gereken kendi düşüncelerimize bakmaktır. Nasıl bir düşünce biçimimiz var, bu düşüncelerin altında neler yatıyor ve düşünce şeklimiz nelere neden oluyor çok iyi bilmek gerekiyor. Bu tespitleri yaptıktan sonra olumsuz düşünce yapımız varsa bunu dönüştürmek için kendi üzerimizde nasıl bir çalışma yapabileceğimizi öğrenmeliyiz. Olumsuz düşüncelere sahip insan hayal bile kuramazken, hayal kuran insanları da engeller. Hayaller umudun, hayata bağlılığın işaretidir. Hayaliniz yoksa umudunuz ve hayata dair iyi beklentileriniz de yoktur ve bu durum sizi gerçekten hasta edebilir.

İşte Lay’in “Düşünce Gücüyle Tedavi” adlı kitabı tam da bunu, birçok hastalığın temelinde olumsuz düşüncelerin yattığını, hangi hastalık için hangi olumlu öneriyi düşüncelerinizin besini olarak kullanacağınızı söylüyor. Çok faydalı olacağına inandığım bu kitabın birkaç satırı ile sizi baş başa bırakıyorum. Şifa olsun.

Değişmeye Karar Vermek

Bu noktada çoğu insan şöyle tepki gösterir: Yaşamlarındaki bir dolu sorun karşısında, kollarını çaresizlik içinde açarlar. Bazıları da hayata ya da kendilerine kızarlar ve vazgeçerler.

Vazgeçmekten kastettiğim şöyle bir karar vermektir. ” Her şey çok umutsuz. Değişim yapmak imkansız. Öyleyse niye uğraşayım?” Devamı da şöyle gelir: Sadece olduğun gibi kal. Nasılsa acıyla nasıl baş edebileceğini biliyorsun. Hoşlanmıyorsun ama bildiğin bir şey ve daha da kötüleşmemesi için dua et.”

Bana göre, sürekli kızgınlık, ahmaklık şapkasını kafaya geçirip bir köşede oturmaya benziyor. Bu, size tanıdık gelmiyor mu? Bir şey oluyor ve kızıyorsunuz. Başka bir şey oluyor, yine kızıyorsunuz. Başka bir şey daha oluyor, yine kızıyorsunuz. Bir başka şey daha oluyor ve yine kızgınsınız. Ama kızgınlığın ötesine bir türlü geçemiyorsunuz.

Bu, size ne yarar sağlıyor? Sadece kızgın olmak için zamanınızı harcamak, aptalca bir tepki. Aynı zamanda hayatı yeni ve farklı bir şekilde görmeyi reddediş oluyor.

Kendinize sizi kızdıran böylesine çok durumu nasıl olup da yarattığınızı sormak çok daha yararlı olacaktır.

Tüm bu öfkenize nelerin yol açtığına inanıyorsunuz?

Başkalarında sizi sinirlendirme isteğini uyandıracak ne yapıyorsunuz? Neden istediğinizi elde etmek için kızgın olmaya gereksinim duyduğunuza inanıyorsunuz?

Ne verirseniz, onu alırsınız. Ne kadar çok kızgın tepkiler verirseniz, sizi kızdıracak o kadar daha çok kolay yaratıyorsunuz demektir. Ahmaklık şapkasını giyip bir köşede oturarak yerinde saymak gibi. 

Bu satırlar sizi kızdırıyor mu? İyi! On ikiden vuruyoruz öyleyse. Bu, sizin değiştirmeye istekli olabileceğiniz şeydir.

Gerçekten ne kadar inatçı olduğunuzu bilmek istiyorsanız, değişmeye hazır olup olmadığınızı düşünün. Hepimiz hayatımızın değişmesini, daha kolay ve iyiye doğru gitmesini istiyoruz, ama yeter ki biz değişmek zorunda olmayalım. Onların değişmesini tercih ederiz. Bunun olması için, biz içimizde değişmeliyiz. Düşünme biçimimizi, konuşma biçimimizi, kendimizi ifade etme biçimimizi değiştirmeliyiz. Tüm bunlardan sonra ancak dış dünyamızdaki değişimler oluşacaktır.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

İYİLİĞİN GİZLİLİĞİ NE KADAR?

Yaşam döngüsü içinde bütün canlılar birbirlerinin yardımına ihtiyaç duyarlar. Bu zincirleme olarak devam eder. Günün birinde herkesin, birisinin kişisel iyiliğine veya toplumsal bir desteğe ihtiyacı olabilir. Hep duyarız, okuruz, “Dünyayı iyilik kurtaracak!” diye.

 Peki, iyilik deyince ne anlıyoruz? Dünyada yaşayan bütün canlılara, ihtiyaçlarını veya sorunlarını gidermeleri için karşılıksız yardım etmektir iyilik. İyilikte ırk, din, dil, sınıf ayrımı olmaz. Karşılık beklemeden iyilik yapmak insani bir davranıştır. Şimdi bazılarınız şunu diyecek: “Karşılık beklemeden o kadar çok iyilik yapıyorum ama çok suiistimal ediliyor, acaba yanlış kişilere mi iyilik yaptım ya da yapıyorum?” Bu konuyla ilgili yazımı zamanı gelince yazacağımı belirterek kaldığım yerden devam edeyim.

İki yıl önce internette bir konuyu araştırırken karşıma çok güzel bir söz çıktı, böyle sözleri bir kenara yazar zamanı gelince kullanırım, “İyiliğinize inanılmasını istiyorsanız ondan hiç söz etmeyin.” Evet, iyilik anlatılmaya başlayınca artık iyilik olmaktan çıkar ve kendini anlatmaya dönüşür, bir yandan da karşılık bekleme amacı içerir.

Meseleyi yukarıda bahsettiğim gibi toplumsal ve bireysel iyilikler olarak ele almak daha açıklayıcı olacak. Çünkü yapılan iyiliğin duyurulması açısından ikisi arasında çok ince bir çizgi var. Toplumsal iyilikleri sözlü, yazılı ya da görsel olarak çevremize anlatmak, her türlü iletişim kanalıyla duyurmak çok doğaldır. Çünkü burada amaç diğer insanlara örnek olmak ve iyiliği genişletmek, büyütmektir. Bir kar topu gibi düşünün, çoğalması için birlikte çabalamak gerekir. Genellikle sivil toplum kuruluşları veya kendi çabamızla kurduğumuz sosyal yardım toplulukları aracılığıyla yapılan yardımların büyüklüğü toplumdan destek alınmasına bağlıdır. Örneğin bir ülkenin halkına yiyecek, bir okuldaki öğrencilere kitap, kıyafet, hastanede yatan hastalara ilaç veya hastaneye bir cihaz alınması söz konusu olduğunda yapılan iyiliği duyurmak bir gereklilik hâlini alır. Bunu yapmanın hiçbir sakıncası yoktur. Aksine doğru ve sorumlu bir davranış biçimidir.

Bir de bireysel olarak yapılan iyilikler var. Bu tür iyilikleri sosyal medyada çarşaf çarşaf duyurmak şimdilerde moda oldu. Bana göre bu, iyiliğin amacının dışına çıkmaktır, gösteriş sevdasıdır. Oysa yapılan iyiliğin, yapana ün ve sevap kazandırması gibi çıkara dayalı bir amaç yerine iyilik görenin mutluluğunu hedeflemesi gerekir. Çünkü iyi bir insan olmanın yolu iyilik yapmaktır ki o da kimseye haber vermeden, duyurulmadan olur. Eskilerin söylediği bir söz vardır, sağ elin verdiği sol el bilmez, diye. Düşünün kendi sol eliniz bile bilmeyecek, nerede kaldı başka biri… Dolayısıyla doğru davranış biçimi, yapılan iyilik ve yardımların sadece Allah ile kul arasında kalmasıdır. Böylece iyiliğin amacını sadece onu yapanın kendisi ve Allah bilir.

Yalnız bir ince çizgiye daha dikkatinizi çekmek isterim. Örneğin birisinin maddi ve manevi yönden bir ihtiyacı var fakat sizin şartlarınız o ihtiyacı karşılamaya yeterli değil. Bu durumda gücü yeten kişilere anlatıp onların destek olmasını sağlayabilirsiniz. Yine benzer şekilde maddi ihtiyaç sahibi birine manevi katkınız olabilir; fikir vererek, yol göstererek gerekli kaynağa ulaşmasını sağlayabilirsiniz. Bu da bir iyilik biçimidir. Maddi veya manevi fark etmeksizin eğer hiçbir beklentiniz olmadan temiz bir kalp ve iyi niyetle iyilik yapmak amacı ile yola çıkmışsanız ihtiyaç sahiplerini Allah karşınıza çıkarıyor.

Yaptığınız iyiliğin büyüklüğü veya küçüklüğü de önemli değildir. Herkes kendi şartlarına göre iyilik yapabilir. Bugün evinizde çorba yapıp aç olan bir insana verirsiniz, yarın derdi olan bir insanı dinleyip ona yol gösterirsiniz, öbür gün bir kimsesiniz gönlünü alır şefkatinizle yüzünü güldürürsünüz, bir başka gün yaralı bir kediyi iyileştirir, kurumaya yüz tutmuş bir çiçeğe su verir canlandırırsınız. Yeter ki niyetiniz iyi olsun, yürekten gelsin.

Bir arkadaşım, iyilik yapmanın insanın kendi mutluluğu için de gerekli olduğunu söylemişti. Ben bu düşünceye hiç katılmam. Çünkü iyiliğinin karşısında dua almayı veya günün birinde kendisine gerekli olacağını düşünen kişinin niyetinin saflığından söz etmek mümkün değildir. Orada yalnızca ego ve menfaat vardır.

Şahit olduğum bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Bir gün bir kafede otururken, yan masadaki iki kişinin konuşmalarına istemeden kulak misafiri oldum. Bir köy okulundan bahsediyorlardı. Çocukların tablete ihtiyaçları varmış. İkisinden biri, iyilik yapmış ve çocuklara tablet göndermiş. Diğeri arkadaşına diyor ki “Tablet göndermişsin fakat inşallah senin değerini bilirler.” Burada önemli olan çocukların eğitimi için gerekli ihtiyacın giderilip giderilmediğidir. Değerbilirlik veya teşekkür beklemek değildir. Hatta kimin gönderdiği de değildir. Sanırım yardımı yapan da böyle düşünüyor ki göndermiş tableti.

Yaptığınız iyilikleri kimseye kanıtlamaya ihtiyacınız yok. Ne yaptığınız ve ne niyetle yaptığınız sizin ile Allah arasındadır. Kimsenin bilmesine gerek yok. Ne kimsenin iyiliklerini sorgulayın ne de kimsenin sizin yaptıklarınızı sorgulamasına, yargılamasına izin verin. Herkesin söylediği gibi dünyada iyiliklerin çoğalması dileğiyle…

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

AFFEDEREK ÖZGÜRLEŞMEK

Yeni senenin ilk bilge hikâyesi ile baş başayız. Hikâyeye geçmeden önce kendi düşüncelerimi yazmak istedim.

Hayatımız boyunca en çok zorlandığımız konular arasında önce kendimizi, sonra da bize karşı yapılan haksızlıkları affetmek yer alır. Affetmemek kadar insanın üzerine tonlarca yük yükleyen başka şey yoktur sanırım.

Çoğu insanın çelişkiye düştüğü tek konu haksızlığa uğradığı zaman zarar gördüğü kişiyi nasıl affedeceğidir? Affettiğinde o kişinin hayatının çok güzel olacağını, yanına kâr kalacağını, ona iyilik yapmış olacağını düşünür. Hâlbuki affetmek insanın kendisine yaptığı en büyük iyiliktir. Eğer sizi üzen, haksızlık yapan kişiden söz edildiğinde hiçbir tepki göstermiyorsanız ya da kendinizle baş başayken ne aklınıza ne kalbinize geliyorsa, sanki o insan hayatınıza hiç girmemiş, onu hiç tanımamış gibi davranıyorsanız o zaman affetmiş oluyorsunuz.

Affetmek de öyle sözle, affettim demekle olmuyor, yürekten bağışlamanız gerekiyor. Çünkü o kişinin nasıl yaşayacağı, nelerle karşılaşacağı sizin affetmenize bağlı değildir. Onun için de kimsenin yükünü taşımayın. Sadece alacağınız dersi alın ve sonra o kişiyi sevgi ile yoluna bırakın. Zaten o kişi iyi ya da kötü ne yapmışsa hayat önüne onu çıkaracaktır.

Affetmemek kin beslemektir, nefret etmektir, intikam almaktır. Bunlar da negatif duygular olup insanın kendini hasta etmesine neden olur. İçinde bu duyguları taşıyan kişi ne sevgiyi ne de ışığı seçebilir. Birçoğunuz diyeceksiniz ki öyle söylemekle olmuyor. Tabii ki olmuyor, herkes kendi yaşadığı haksızlıkları bilir. Şu bir gerçek ki bu negatif duygularla kendinize zarar veriyorsunuz. Belki birazdan okuyacağınız hikâye sizin için bir dönüm noktası olur ve affetmeye başlarsınız. Ruhunuzu özgür hissedersiniz.

Sevgili okuyucularım, sizleri aşağıdaki hikâye ile baş başa bırakıyorum.

Affetmenin Hafifliği

Bir lise öğretmeni derste öğrencilerine şöyle der:

“Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!”

Ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır.

Öğretmen:

“Şimdi, bugüne kadar affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun!”

Bazı öğrenciler torbalarına üçer beşer tane patates koyarken, bazılarını torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.

Öğretmen:

“Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okulda hep yanınızda olacaklar.”

Aradan bir hafta geçer. Öğretmen sınıfa girer girmez öğrenciler şikâyete başlarlar:

“Hocam, bu ağır torbayı her yere taşımak çok zor. Hocam, patatesler kokmaya başladı. İnsanlar tuhaf bakıyorlar, hem sıkıldık hem yorulduk…”Öğretmen:

“Görüyorsunuz ki affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi, ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkûm ediyoruz. Affetmeyi karşımızdakine bir iyilik olarak düşünüyoruz. Aslında affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.”

…

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN