ÖKÜZÜN SUÇU NE

 

Sevgili okuyucularım, bu ayki bilge hikâyemiz ile beraberiz.

Bir zamanlar, ülkenin birinde arpa, mısır, saman alışverişi yapan zengin bir tüccar varmış. Zenginmiş ama har vurup harman savurmayı da sevmezmiş. Tutumlu bir kişiymiş. Karısı, bir gün demiş ki,

– Çocuğun ayakkabısı eskidi. Yeni ayakkabı almak gerek…

Adam, karısına kızmış:

– Bu nasıl iştir? Annem bana iki üç yılda bir ayakkabı alırdı da babam yine kızardı. Bizim zamanımızda bir ayakkabı beş on yıl giderdi. İnsanlarda namus kalmamış, her şeyi çürük çarık yapıyorlar derdi. Şimdi bizim oğlumuz iki ayda bir ayakkabı paralıyor. Sende hiç mi insaf kalmadı?

Kadın, Suç benim değil, demiş, ayakkabıyı eskiten ben değilim. Kadın bu kızgınlıkla oğluna çıkışmış:

– Sen ne biçim çocuksun… Baban da, ben de bir ayakkabıyı iki yıl giyerdik. Şimdiki zamanın çocuklarında hiç insaf kalmamış. İki ayda bir ayakkabı eskitilir mi?

Oğlan;

– Suç benim değil, siz de biliyorsunuz, ben eskiden bir ayakkabıyı bir yıl giyerdim. Sonra ancak altı ay giyebildim. Şimdi her şey bozuldu yeryüzünde… Bir ayakkabı iki ayda paramparça oluyorsa ben ne yapayım? Satıcılarda ahlak kalmamış. Çürük ayakkabı satıyorlar.

Anne ile oğul, her zaman ayakkabı aldıkları satıcıya gitmişler. Neden çürük ayakkabı yaptığını sormuşlar. Satıcı,

– Bunun suçu benim değil, demiş. Ayakkabıların çürüklüğünden şikâyetçi olan bir siz değilsiniz. Herkes de sizin gibi. Ben de bu çürük ayakkabıları beğenmiyorum. Ama ne yapayım ki, şimdi zaman değişti. İnsanlarda ahlak kalmadı. Kunduracılar, hep böyle çürük kundura yapıyorlar.

Kunduraların çürüklüğünden o denli çok yakınmış ki, satıcı da, kunduracıya gidip, neden sağlam kundura yapmadığını sormuş. Kunduracı,

– Bunda benim suçum yok, demiş. Ben kundura yapmak için aldığım gereçlere, eskisinden daha çok para veriyorum. Ama ne kadar çok para versem işe yaramıyor. Eski insanlar daha namusluydu. Sağlam gereç satarlardı. Şimdiki köseleler, deriler çürük dayanıksız. Bunda benim hiç suçum yok.

Kunduracı sinir içinde, deri kösele aldığı tüccara gitmiş. Neden dayanıksız, çürük deriler, köseleler sattığını sormuş. Derici,

– Benim hiç suçum yok, demiş. Ben dayanıksız deri, kösele satıp da, alıcılarımı kaçırmak ister miyim? Ama zaman değişti kardeşim. Şimdi insanlarda ahlak, namus kalmadı. Kaç deri fabrikası değiştirdim. Hepsi de kötü, dayanıksız deri yapıyor.

Derici, işi bu kadarla bırakmamış. Alışveriş ettiği fabrikanın sahibine gitmiş.

– Sizin çürük derileriniz, köseleleriniz yüzünden ben utanılacak duruma düşüyorum…

Fabrikanın sahibi de,

– Ne desen doğru, kardeşim, demiş. Ama benim hiç suçum yok… Eski zamanlarda fabrikamızda işlemek için aldığımız ham deriler sağlam çıkardı. Şimdi insanlarda hiç ahlak kalmamış. Hem eskisinden pahalı, hem de çürük deri satıyorlar…

Fabrikanın sahibi, kendisine ham deri satan tüccara, gelen şikâyetleri anlatmış. Deri tüccarı,

– Çok doğru, demiş, şimdiki deriler eski deriler gibi sağlam çıkmıyor. Ama derilerin sağlam olmaması benim yüzümden değil. Biz bu derileri mezbahaya kasaplık hayvan getiren sürü sahiplerinden alıyoruz. Eskiden, insanların ahlakı gibi, aldığımız deriler de sağlamdı.

Deri tüccarı da, kendisine öküz derileri satan sürü sahibine çıkmış. Sürü sahibi,

– Bunda benim suçum yok, demiş. Şimdi zaman değişti. Yalnız insanların ahlakı değil, öküzlerin derisi de bozuldu. Ben size kendi derimi satsam, neden çürük deri satıyorsun diye bana kızmaya hakkınız var. Ama ben size kendi derimi değil, öküzün derisini satıyorum. İnanır mısınız, öküzlerde bile namus kalmadı. Suç benim değil, öküzün.

Sürü sahibi, sürekli şikâyetler karşısında, mezbahaya götüreceği öküzlerden birini yakalamış. Ona şöyle söylemiş:

– Beni tüccara karşı utandırmaktan hiç sıkılmıyor musun? Senin yüzünden bana çıkışıyorlar. Siz öküz milletinin derileri eskiden daha sağlam olurdu. Şimdi deriniz bile bozuldu.

Öküz, boynunu bükmüş, şöyle söylemiş:

– Bunda biz öküzlerin en küçük suçumuz yok. İşte, beni ele alın. Ben, bütün gücümle, etimle, boynuzumla, gübremle, derimle sahibime yararlı olmaya çalışıyorum. Nasıl olsa insanlar beni kesip derimi yüzecekler. Hiç insanlara daha sağlam, daha kalın deri vermek istemez miyim? Ama ne yapayım ki zaman değişti şimdi. Bizim derilerimiz, babalarımızın derileri gibi sağlam, dayanıklı olmuyor. Ama buna ben ne yapabilirim? Derimi kalınlaştırmak, sağlamlaştırmak elimde değil… Önüme arpa diye koydukları şeyin yarısı toprak, kum… Saman diye çürümüş ot veriyorlar. Hem de eskiden verdiklerinin yarısı kadar bile değil… Bu kadar yemle işte bu kadar deri olur.

Öküz, derisinin aşağılanmasından çok üzülmüş. O üzüntüyle, sahibine gitmiş:

– Neden bana iyi bakmıyorsun? Demiş, hem az, hem de karışık, bozuk yem veriyorsun. Kemiklerim irileşmiyor, derim kalınlaşmıyor. Senin yüzünden suçu öküzlere yüklüyorlar.

Öküzün sahibi şöyle demiş:

– Doğru söylüyorsun ama suç benim değil. Biliyorsun, benim küçük tarlamdan çıkan arpayla saman hayvanlarıma yetmiyor. Ben de gidip, arpa, saman tüccarından sizin için saman, arpa alıyorum. Bay Öküz, şimdi dünya değişti. Namuslu kişi kalmadı. Arpa tüccarı, hem fiyatları artırdı, hem de karışık, katkılı mal satıyor. Ben de sana eskisi kadar bol ve iyi yem veremiyorum.

Adam, Öküzün sözlerine öylesine alınmıştı ki, hemen arpa tüccarına gitmiş. Neden hayvan yemlerini karışık, bozuk, pahalı sattığını sormuş.

Tüccar;

– Çok doğru söylüyorsun, demiş. Ama benim bunda hiç suçum yok. İnsanlarda ahlak kalmadı. Zamanlar çok değişti. Eskiden oğluma aldığım bir ayakkabı bir yıl giderdi. Şimdikiler iki ay zor dayanıyor. Hem daha pahalı, hem de çürük…

Yalnız ayakkabı mı?.. Elbise de, giyecek de, yiyecek de, her şey buna göre… Çoluk çocuğumun geçimini sağlayabilmek için, başkaları bana ne yapıyorsa, ben de onlara öyle yapmak zorunda kalıyorum. Ama bunu istemeden yaptığıma inan…

Benim hiçbir suçum yok.

Arpa Tüccarı, o kızgınlıkla kunduracıya gitmiş. Kunduracı, fabrikaya, fabrikanın sahibi ham dericiye, ham derici sürü sahibine, sürü sahibi Öküze, Öküz kendi sahibine, Öküzün sahibi arpa tüccarına gitmiş. Herkes diğerinde suçu aramış.

Şimdi zamanlar değişti. İnsanlarda namus, ahlak diye bir şey kalmadı…
Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN MESAJI

Bir insan tek başına oturuyormuş. Hüzne gark olmuş. Bütün hayvanlar ona yaklaşıp şöyle demişler, “Seni böyle hüzünlü görmek, hoşumuza gitmiyor. Ne istiyorsan onu (sana) getireceğiz.” İnsan, “İyi görebilmek istiyorum.” demiş. Akbaba, “Benim yeteneğimi alabilirsin.” demiş. İnsan, “Güçlü olmak istiyorum” demiş, “Güçlü olmak istiyorum…”. Jaguar şöyle cevap vermiş, “Benim gibi güçlü olacaksın.”. Daha sonra insan, “Dünya’nın gizemlerini öğrenmek istiyorum.” demiş. Yılan, “Sana onları göstereceğim.” demiş. Öbür hayvanlarla da bu böyle devam etmiş. İnsan, onların verebileceği bütün hediyelere sahip olduktan sonra oradan uzaklaşmış. Ondan sonra, Baykuş öbür hayvanlara şunu söylemiş, “İnsan artık bir çok şeyi biliyor ve bir çok şeyi yapabilecek kabiliyette…”.

Geyik şöyle konuşmuş, “İnsan, ihtiyaç duyduğu her şeye sahip. Şimdi hüznü son bulacaktır.”. Baykuş, “hayır” demiş. “İnsanın içinde bir delik gördüm, asla doyuramayacağı bir açlık kadar derin… Bu onu hüzne ve istemeye yöneltmektedir. Almaya ve toplamaya devam edecektir. Günün birinde Dünya, şunu söyleyene kadar, “Tükendim, sana verecek hiç bir şeyim kalmadı!…”

Kızılderili-Siyu Kabilesi

Bencilik insanın sonunu hazırlar.
Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla!..
Nurgül AYABAKAN

 

BARIŞ BENİM İLE BAŞLAR – 18

Sevgili okuyucularım, bu ay ki “ho’oponopono” adı verilen bir arınma çalışmasını paylaşıyorum. Bu ay da farklı konular için aynı şekilde yapmanız gereken bu arınma çalışmasını dört madde hâlinde paylaşıyorum. Düzenli olarak yaptığınızda gerçekten kendinizde inanılmaz bir olumlu değişiklik göreceksiniz. Özellikle zihniniz, ne kadar berraklaşırsa o kadar huzurlu olur. En önemlisi berrak bir zihin her zaman doğru karar almanızı sağlar. Çünkü zihin olumsuzluklarla dolu olduğu zaman doğru karar bile alamıyorsunuz. Disiplin ve azimle yapılan çalışmalardan her zaman olumlu karşılık alınır. Çalışmaya geçmeden önce bununla ilgili kısa bir bilgi vermek istiyorum. Geçen ay bu bilgiyi paylaşmıştım fakat belki ilk defa okuyacak olanlar vardır. Onlar için yinelemekte fayda görüyorum.

Ho’oponopono yöntemi; karşımızdaki insanın yaşadığı bir sorunu duyduğumuz, öğrendiğimiz anda bizim sorunumuz olarak algılayıp kendi içimizde bundan arınarak karşımızdakini de arındırma yolunu öğretiyor. Sadece insanları değil her şeyi arındırıp temizlemenin yoludur bu. Olumsuz durumlardan kurtulmanın bir yöntemidir.

Ho’oponopono, Havai halkının kullandığı bir kendini arındırma yöntemidir. Bu yöntemi Joe Vitale’in kitabı “Zero Limit” aracılığı ile batı dünyasına tanıtan ve meşhur eden kişi Dr. Ihaleakala Hew Len oldu. Doktorasını Iowa Üniversitesi’nde yapmış olan Dr. Ihaleakala Hew Len, uzun yıllar Havai Devlet Hastanesi’nin suç işleyen akıl hastaları ile ilgilenen adli biriminde uzman psikolog olarak çalışmış. Hastalarıyla elde ettiği mucizevi sonuçlar çok ilgi çekmiş. Kullandığı yöntemler öyle etkiliymiş ki zamanla yatan hastaların tümü taburcu edilmiş, sonunda dört yıl içinde birim kapatılmış. Dr. Len’in kullandığı bu yöntem, 1982 Kasım’ından beri güncelleştirilmiş Ho’oponopono uygulaması yapan Hawaiili şaman Morrnah Nalamaku Simeona sayesinde ortaya çıkmış. Tüm dünyada bu yönteme ün kazandıran, öğrencisi Dr. Ihaleakala Hew Len ve Joe Vitale oldu.

Şimdi çalışmaya geçelim:

1) Kendi ihtiyaçlarım yerine başkalarının ihtiyaçlarını önemsememe ve kendime öncelik vermeme yol açan içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono “

Seni seviyorum

Özür dilerim

Lütfen beni affet

Teşekkür ederim.

Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.

2) Fiziksel, duygusal, zihinsel ve ruhsal olarak özgürleşmemi engelleyen içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono”

Seni Seviyorum

Özür Dilerim

Lütfen Beni Affet

Teşekkür Ederim

Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.

3) Hayatımda gerekli olan değişimleri görmemi ve bu değişimleri kolaylıkla yapmamı engelleyen içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono”

Seni Seviyorum

Özür Dilerim

Lütfen Beni Affet

Teşekkür Ederim

Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.

4) Kendime, insanlara ve hayata karşı öfkeli olmama yol açan içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono “

Seni seviyorum

Özür dilerim

Lütfen beni affet

Teşekkür ederim.

Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.

Kaynak: Dr.Ihaleakala Hew Len ve Berna Özcan

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla!..
Nurgül AYABAKAN

 

YENİLİK

Sevgili okuyucularım, iki hafta aradan sonra tekrar anılarla beraberiz. Sandıktan çıkarılan her anı, insanı eskilere götürüp o günleri yeniden yaşatıyor. İşte, daha sandığın kapağını açarken ortaokuldaki ergen kız oluyorum yeniden.

Yaz dönemi artık bitmişti. Yeni eve taşınma, yerleşme, halam ve kuzenlerimin her yıl olduğu gibi Almanya’dan gelip bizde bir ay kalması derken artık eylül ayı gelmiş, okullar açılmıştı.

O yıl erkek kardeşim ortaöğretime başladı. Kendisi Fenerbahçe Lisesine gitmek istiyordu. Bunun için birden fazla nedeni vardı. Fenerbahçe takımını tutuyordu, ilkokuldan bazı arkadaşları da aynı okula gidecekti, üstelik okul, bize 15 dakikalık yürüme mesafesindeydi. En önemlisi de hem ortaöğretim hem de lisesi olduğundan liseyi de orada okuyabilecekti. Böylelikle Fenerbahçe Lisesine kaydı yapıldı.

Ağabeyim mesela, bu konuda sıkıntı yaşamıştı. Ortaöğretimde gittiği Göztepe Ortaokulunun lise kısmı olmadığı için ticaret lisesinde okumaya başlamıştı. O yıl ağabeyim için de önemliydi. Lise son sınıfa geçmişti. Üniversiteye hazırlık için iyi bir kursa yazılmak istedi ve yazıldı. Beşiktaş’ta Fen Bilimlerine gidiyordu. Hafta sonları kursa devam ettiği için artık cumartesi günleri babamın yanına gitmiyordu. Hafta içi öğleden sonra, okul dönüşü gidiyordu. Ağabeyim üniversitede mühendislik eğitimi almak istiyordu kendisi fen dalında başarılıydı.

Bu arada ablam da üniversiteyi bitirmiş ve iş aramaya başlamıştı. Ortanca yengem kendisine “Niye bu kadar acele ediyorsun? Biraz dinlen, tadını çıkar,” diyordu fakat ablam o niyette değildi, bir an önce çalışma hayatına atılmak, mesleğini yapmak istiyordu. Ablamın karakteri evde oturmaya yatkın değildi, o daha çok dışarıda olmaktan, gezmekten, çalışmaktan mutlu oluyordu.

Ben, ortaokul üçüncü sınıfa başladım o yıl. Bütün yazı, hangi öğretmenlerle devam edeceğimizin merakı içinde geçirmiştim. Önceki sene gelen öğretmenlerden yine gelmesini arzu ettiklerim vardı. Çünkü hem memnun olduğum hem de alıştığım öğretmenlerin değişmesini istemiyordum. Ders işleme, not verme ve sınav biçimini bildiğiniz bir öğretmenin yerine başka bir öğretmen geldiğinde insan ister istemez önyargılı davranıyor. Belki o anda farkında olmuyor o önyargılı davranışının fakat zaman ilerleyip farkındalıklar artınca görüyor bunu.

Öğretmenlerimde değişiklik olunca ilk baktığım öğrencilere yaklaşımı olurdu. Hani derler ya, gelen gideni aratır, bu söz her zaman için geçerli değil. Ben bunu okul yıllarında yeni gelen bazı öğretmenlerimde yaşadım. Ders anlatım biçimlerinin, öğrenciye yaklaşımlarının ne kadar iyi olduğunu gördüm ve önyargılı davranmamak gerektiğini kavradım. Çünkü sonra insan söylediği sözden pişman olabiliyor. Tabii ki bazı öğretmenlerin ve arkadaşların yeri doldurulmaz. Bu da o insanın davranışıyla; davranışlarının sevgi dolu olması ve değer vermesiyle ilgili.

O dönemlerde beni üzen hiçbir arkadaşım yoktu çünkü kendim seçiyordum. Beni üzmeyecek kişilerle arkadaşlık yapıyordum. Fakat tabii ki öğretmenlerimi seçemiyordum. Gelen öğretmeni sert bulmuşsam, öğrencilere nasıl davrandığını anneme anlatırken o zaman ego ne demek bilmediğim için “Çok ters ve sinirli,” diyordum. Annem, “Sınıfta bir şey yapıyorsunuz ki sinirleniyor,” deyince “Hayır,” diyordum, “kimse bir şey yapmasa da öğretmenin yüzünden sinirli olduğu görünüyor.”

Gerçekten öyledir, bazı öğretmenler daha sınıfa girer girmez yüzlerinde sert bir ifade belirir. Sanki kavgacı bir yapısı var gibi görünür. Burada yine önyargılı davranmış olsam da genelde o görüntü gerçek oluyordu. Çünkü gerçekten insanın içindeki kargaşa yüzüne vuruyor. Sakin olan öğretmenler daha farklı davranıyor ve ders anlatıyordu. Benim hayatımda bazı öğretmenler ve arkadaşlar iz bırakmıştır. Özellikle tarih öğretmenim Süreyya Hanım ve edebiyat hocam Bengisu Hanım.

Okulumuzun iki binası vardı, eski olan tarihi binada sınıflar büyük, koridorlar uzun ve tavanlar yüksekti. Diğer bina daha yakın tarihlerde yapılmıştı. Ortaokul üçüncü sınıfta eski binaya geçtik. Buna çok sevindim çünkü bu binayı seviyordum. Koridorların uzun olması, sınıf kapılarının üst kısmının cam oluşu, kapıda uzanıp camdan içeri bakınca hangi sınıfta hangi öğretmenin olduğunu görmek, sınıf pencerelerinin hem daha yüksek olması hem de bahçeye bakması hoşuma giden şeylerdi. Soğuk havalarda dışarı çıkamadığımızda arkadaşlarımla o uzun koridoru baştan başa yürüyerek sohbet ederdik.

Sınıfımıza yeni arkadaşlar da gelmişti. Ayrıca ikmali veremeyip sınıfta kalan arkadaşlarım da olmuştu. İçlerinden birkaçına üzülmüştüm. Çünkü ders bakımdan tembel olabilirlerdi ama karakter olarak anlaşıyordum.

Kardeşim yeni okuluna hemen adapte oldu. Arkadaşlık konusunda sıkıntı çekmezdi çünkü herkesle konuşur öyle çok fazla gözlemlemezdi. Onun amacı arkadaşlarıyla oyun oynamak ve eğlenmekti; eğlenceyi seviyordu. Derslerini ihmal etmezdi ama ders çalışmaya ağabeyim gibi düşkün de değildi. Arkadaşlarına ise çok bağlıydı özellikle anlaştığı arkadaşlarını kolay kolay bırakmıyordu.

Bu arada apartmanda boş olan daireler yavaş yavaş doluyordu. Bazıları ev almış bazıları kiracı olarak gelmişti. Yeni komşularımız olmaya başlamıştı ama annem hemen öyle giderim ve tanışırım, diyen bir yapıda değildi. Zaten buna pek vakti de yoktu. Evi işlerinden ve sürekli hem oturmaya hem de yatıya gelen akraba ve tanıdıklardan fırsat olmuyordu. Kapının zilini çalan geliyordu, bize önceden sormak yoktu. Bu kalabalık yaşantının içinde en çok hoşuma giden ise annemin misafirler için yaptığı çeşit çeşit kurabiyelerdi.

Ablamın iş arayışı sürüyordu. Bir gün bir arkadaşı babamın işyerine gidip bir şirketin eleman ihtiyacı olduğunu, ablamın da mutlaka başvurmasını söylemiş. O sırada ortanca amcam da orada olduğu için haberi duyunca çok ilgilenmiş. Ortanca amcam bizim her türlü sorunumuzla ilgileniyordu. Babam akşam gelip söyleyince ablam sanki yeniden üniversiteyi kazanmış gibi çok sevindi. Ertesi gün gidip hemen başvuracaktı.

Evde konuşulan, ablamın işe girmesinin, bu işte sadece tecrübe kazanması ve işi öğrenmesinin önemli olduğuydu. Amcam, “Maaş önemli değil. Az da verseler kabul et, iş tecrübesi edinmek daha önemli,” dedi. Ertesi gün ablam, Altunizade’ye gidip Sezai Türkeş ve Fevzi Akkaya’nın şirketine mimar olarak başvurdu ve kabul edildi. Ne zaman başlayabileceğini sorduklarında ablam hemen başlayacağını söylemiş. Ortanca amcam çok mutlu olmuştu çünkü o da ablamın çalışmasını ve mesleğinde ilerlemesini çok istiyordu.

Ablam da heyecanlıydı çünkü hayatının yeni bir dönemi başlıyordu; iş hayatına atılıyordu hem de mesleğini yapacaktır.

Ablamı böyle heyecanlı görmek, iş hayatına girmesi beni de çok heyecanlandırdı ve heveslendirdi. Hemen büyümek ve okulları bitirip iş hayatına girme isteği uyandı içimde. Ama daha orta son sınıftaydım. Hangi alana yöneleceğimizi lisede belirleyebiliyorduk. Bunun için fen ve edebiyat dallarından birini seçme hakkımız vardı fakat fen sınıflarında okuyabilmek için ortaokuldayken fen ile ilgili derslerin yüksek olması gerekiyordu. Ben edebiyat sınıfını tercih etmeye daha ortaokuldayken karar vermiştim. Çünkü edebiyat ile ilgili dersler daha çok ilgimi çekiyordu ve seviyordum. Sosyal alanında okumayı düşünüyordum.

İnsan kendini tanıdığı zaman daha öğrenciyken bile hangi alanda başarılı olacağını bilir. Sözel bölümlerden birinde okursam daha mutlu olacaktım. Ayrıca sporu da çok sevdiğim için spor dalında başarılı olacağımı da biliyordum.
Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla!..
Nurgül AYABAKAN

MANEVİYAT ENERJİSİ RUHU ÖZGÜRLEŞTİRİR

Sevgili okuyucularım, 14 Haziran 2022 tarihli “İlahi Adalete İnancı Olanlar Yapmaları Gerekeni Bilirler” başlıklı yazımda zamanı geldiğinde maneviyat enerjisinden bahsedeceğimi söylemiştim. Aradan iki buçuk yıl geçti ve artık bu konudan söz etmenin zamanı geldi.

“Tıpkı bir mumun ateş olmadan ışık veremeyeceği gibi, bir insanın da maneviyat taşımadan aydınlanabilmesi mümkün değildir.” (Buddha)

Maneviyat enerjisini herkes bakış açısına göre farklı tanımlar ve yaşamında uygular. Bu yazımda kendi düşüncelerimi belirteceğim.

Bana göre maneviyat enerjisi tam olarak insanın iç huzuru ve mutluğunu yakalamış olmasının bir sonucudur.

Bu iç huzuru ve mutluğunun kaynağı ise ruhunun dinginliğe kavuşmasıdır. Tabii buna ulaşmak için insanın önce kendi ile ilgili sorunlarını çözmüş, kendisi ile barışmış olması gerekiyor.

Maneviyat enerjisine sahip olan insanlar birçok zorluğun üstesinden gelir çünkü devreye inanç girer. Gerçek anlamda inancı olan insanın içindeki sevgi güce dönüşür ve her türlü zorluğun aşılmasını sağlar. Manevi enerjinin iki temel taşı sevgi ve gerçek anlamda, tamamen inançlı olmaktır.

Kabul edelim ki hayat her zaman güzellikler sunmuyor, kendimizi değiştirmemize neden olan sınavlar da getiriyor. Eğer tamamen inanmışsak içimizde büyüttüğümüz sevgi, sınavları geçmemizin anahtarı olur. Gerçek anlamda inançlı olmaktan kastım tam teslimiyettir.

Tabii herkesin inancı kendine göredir. Elden hiçbir şeyin gelmediği, çaresiz kalınan zor durumlar karşısında kimi Allah’a dua eder kimi meditasyon yapar kimi namaz kılar. Önemli olan ne yaptığından çok nasıl yaptığıdır. Tamamen inanarak ve tamamen teslimiyetle yapılan her şey sevgiyi ve maneviyat enerjisini çoğaltır. Yoksa ihtiyaç duyduğunda inanıp sonra inanmamakla olmaz.

Bir başka nokta da şu: Birçok insan “Maneviyat enerjisi var bende,” diyor ve dua ettiğinden, namaz kıldığından ya da meditasyon yaptığından söz ediyor ama olumsuzluklar yaşadığı zaman o korkular, endişeler, kaygılar öfkeler yeniden devreye giriyor. Daha doğrusu yine zihni başlıyor çalışmaya ve o ruhunun dinginliği kayboluyor çünkü kontrolü kendisi tekrar eline alıp o olumsuzluktan çıkmaya çalışıyor. Bu durumda sevgiden, inanç ve teslimiyetten, sonunda da maneviyat enerjisinden uzaklaşmış oluyor.

Diğer taraftan bazı insanların hayatında maddiyat önceliklidir. Sevgiye,  mutluluğa ve huzura maddiyat ile kavuşacağını, sorunların çözüleceğini sanır. Aslında insanın gerçek anlamda iç mutluluğunu bulması için o öz sevgiyi yakalaması gerekiyor.

Bir başka önemli nokta ise insanların şu büyük ön yargısıyla ilgili: “Bir kimse dua ediyor, namaz kılıyor, oruç tutuyor ise maneviyat enerjisi yüksektir, o kimseye zarar vermez.” Hâlbuki maneviyat enerjisi sadece bunları yapmak demek değil ya da bunları yapan kişi gerçek anlamda ahlaklı bir davranış gösterecek demek değil.

Maneviyat enerjisine sahip olmak gerçek anlamda (evrensel) sevgi enerjisine sahip olmaktır. Evrensel sevgi, Allah’ın yarattığı bütün canlılara konuşmadan, görüşmeden de o sevgiyi akıtmaktır.

Seyahatlerimde, özellikle de Güney Asya ülkeleri Laos ve Sri Lanka’da bu maneviyat enerjisini çok hissettim. İnsanlar öyle doğal ki tanışıp konuşmadan, yolda yürürken bile o sevgi enerjisini hissediyorsunuz. Yüzlerine baktığımda iç mutluluğu bulduklarını rahatlıkla gördüm. Maddeden uzak bir anlayıştalar, hayatlarında birinci sıraya maneviyatı koymuşlar. Kaldığım otellerde odalara ücretsiz yiyecek ve içecek bırakıyorlar.

Şimdi o insanların durumuna bakıp hiçbir sorunlarının olmadığını, hiç parasızlık yaşamadıklarını söyleyebilir miyiz? O insanlar sadece sevgiyi hayatlarına geçirmiş. Çoğu insan sevgi ya da maneviyat enerjisini dilinden düşürmeyip yaşantılarında başka türlü davranırken bu insanlar sizi olduğunuz gibi kabul ediyor.

Maneviyat enerjisine sahip olan insan etrafına güzellik verir. Herhangi bir cimrilik yapmaz. Gelecek ile ilgili korkusu olmaz. O sadece ruhunun aydınlanmasını sağlamak, güzel bir ruh olmak ister. O ruh ile önce kendine sonra etrafına faydalı olur.

Maneviyat enerjisine sahip olanlar insanları kategorilere ayırmaz; mevkisine, ününe, malına mülküne bakmaz; sadece insanlığına bakar. Herhangi bir menfaat için yanaşmaz. Dürüstçe söyler. Beddua etmez, kötü sözler söylemez. Kötü düşüncelere kapılmaz çünkü maneviyat enerjisi ile kendi içsel yolculuğu esnasında karşılaştığı bütün zorlukların üstesinden geleceğini bilir.

Bundan iki sene önce bir arkadaşım telefonla arayarak bir zorluk yaşayan çok yakın arkadaşının şifalanması konusunda benden yardım istedi. Ben de kabul ettim. O konuşmamızda arkadaşının maneviyat enerjisinin çok yüksek olduğunu da söyledi. Bir yorum yapmadım ama o anda içime gelen hisle arkadaşımın söylediğine inanmadım çünkü ona göre öyledir.

Sonra söz ettiği o arkadaşıyla yaptığımız telefon görüşmesinde bir baktım ki maneviyat enerjisinden eser yok. Konuşmamız boyunca sevgi enerjisini hissetmedim. Sürekli dünyevi şeyleri almaktan söz etti. Elinde iki tane ev varsa üçüncüsünü almak istiyor, çok kazanmak istiyor, mutluluğu dışarıdaki imkânlarla bulmak istiyor. Maddi istekleri neredeyse sonsuz…

Onu bana yönlendiren arkadaşımla bir sonraki görüşmemizde “Maneviyatı yüksek dediğin arkadaşın sürekli mal mülk yapmak istiyor. Bu nasıl maneviyat enerjisi? Elindekine hiç şükretmek yok, hep istemek peşinde,” dedim. Arkadaşım hayal kırıklığı içinde “Konuşurken öyle değildi,” dedi. İşte insanların en büyük yanılgıya düştüğü ya da ön yargılı davrandığı nokta da bu! Maneviyat enerjisine sahip olduğunu söyleyen ya da ağzına Allah kelimesini alan herkes tam olarak inançlı veya maneviyat enerjisi sahip demek değil.

Maneviyat enerjisinde sevgi olduğu için ona sahip olanlar elindekilere şükreder, aç gözlülük yapmaz, kimsenin hakkına girmez. Kendisine zarar veren kişilere herhangi bir olumsuzluk düşünmeden, kimsenin kötülüğünü istemeden hayatını tam olarak sevgi içinde, iç huzuru ve iç mutluluğunu bulmuş olarak yaşar.

Güney Asya ülkelerinde yaşayanlar için Lotus çiçeği çok önemli. Bataklıkta yetişen Lotus çiçeği saf kalabilmeyi temsil ediyor. İnsanların da her türlü kötülüğe rağmen bir Lotus çiçeği gibi özünde saf kalabilmesi için ruhun aydınlanması gerektiğine inanılıyor.

Peki, maneviyat enerjisinin varlığı nasıl anlaşılır? Maneviyat, belirli bir iç huzuruna eriştiğinde kişinin içinde uyanır. İnsan, bedeni, zihni ve ruhu ile bir olur. Hiçbir şey onu korkutmaz. Her zaman huzuru kendinde aradığı için mutlu olur. Açık bir kalp ve zihin ile tüm zorlukların üstesinden gelir. Madde olan hiçbir şeyi sevmez. Hayatını sadeleştirmiştir, sade ve doğal yaşar. Her türlü gösterişten uzaktır. Manevi enerjiye sahip olan insan için sadece ruhen özgür olmak önemlidir.

Maneviyat enerjisine sahip insan Allah’a tamamen teslim olur, teslimiyetinin derecesi koşullara göre değişmez. Korkulardan vazgeçip (yalnızlık, reddedilme, terk edilme, başarısızlık, parasızlık vb.) mutlu taraflarını yakalamaya odaklanan insanın maneviyat duygusu çok güçlü olur. Manevi enerjiye sahip insan sürekli para konuşmaz, dedikodu yapmaz, olumsuz duygular ve düşünceler barındırmaz.

Dünyayı daha iyi hâle getirmek için olumlu düşünceler, duygular besler. Sözlerinde nezaket vardır. Her zaman yardım eli uzatmanın yollarını arar.

İbadetlerini yerine getirdikten sonra olumsuzluk yapan insanın maneviyat enerjisinden söz edilemez çünkü ibadet ile sadece görevlerini yerine getirmiştir. Oysa maneviyat enerjisinde dürüst olup hiç kimsenin maddi ve manevi hakkını yememek, dünyanın malından mülkünden uzak olup ruhu zenginleştirmek vardır.

Ruhu zenginleştirmek için o ruhu aydınlatmak çok önemlidir. Birçok insan manevi enerjiye sahip olduğunu düşünür ama ruhunun özgürleşmediği görülür. Ben manevi enerjiyi ruhun özgürleşmesi ve aydınlanması olarak, Allah’a teslimiyet olarak görürüm. İbadet edenin manevi enerjisi vardır ama yüzeyseldir, derinlik yoktur. Maneviyat enerjisine sahip olan karma almaz.

Yaşadığım bir örneği anlatayım. Akraba, tanıdık, arkadaş; etrafımdakilere bakıyorum oruç tutup dua ediyorlar ve namaz kılıyorlar ama sonra dedikodu yapıyorlar, bizzat şahit oldum. Sizin de etrafınızda vardır. Bir arkadaşa  “Önce kalbini temiz tut,” deyince “Kalbim temiz değil mi?” diye sormuştu. Ben de “Yüzüme söyleyemediğin şeyi arkamdan konuşup sonra yüzüme gülüyorsun. İşinin görülmesi için yaptığın gülücükler ve sevgiler sahte,” demiştim. Bu insan da oruç tutup namaz kılıyordu. Hep söylediğim gibi, insan önce ruhunu arındırmalı. Ben burada kimsenin ibadetini yargılamıyorum, eleştirmiyorum. Sadece manevi enerjiye ben böyle bakıyorum.

Egolar, korkular ve dünyanın malına tapmakla maneviyat enerjisi olmaz.

Manevi enerji ne kadar yüksek ise ruh o kadar aydınlanıyor.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve Işıkla!..
Nurgül AYABAKAN

 

DIŞA BAKAN RÜYA GÖRÜR, İÇE BAKAN UYANIR

Sevgili okuyucularım, bu ayki kitap paylaşımım ismi “Dışa Bakan Rüya Görür, İçe Bakan Uyanır”

Bu kitabın yazarı olan; Carl Gustav Jung, 20. Yüzyılın en önemli filozof-psikiyatrlarındandır. O bir ruh çözümlemecisidir. Freud’dan ayrıldıktan sonra kurduğu analitik psikoloji ekolüyle bir devrim yaratan Jung, günümüz psikolojisinde de halen kullanılan psikoloji tipler, kolektif bilinçdışı, kompleksler ve çağrışım testi gibi kavramların sahibidir. Jung hepimize bir bireyleşme süreci vaat eder, bunun rotasını da insanın içine baktığı bir deneyim yolu olarak çizer. Deneyim yolu gereklidir çünkü “kendi içine bakmaya cesareti olmayan herkesin yaşamı bulanıktır”, dahası bu bulanıklık dünyayı da bulandırır.

Şimdi kitaptan bir bölümü sizlerle paylaşıyorum.

“…

İnsan kendine körken, tüm uğraşılarında bilinçsiz bir karanlığı taşırken, yolunu düzgün bir şekilde nasıl görebilir? Bastırılan her şey varlığını başka bir yerde sürdürür, hiçbir yere kaybolmaz ve ayrı bir kişilik sistemi oluşturur.

Bir çocuğu gözlemlediğinizde ondaki tutkuyu, benmerkezciliği, kavgacı tutumu rahatlıkla görürsünüz. Yetişkinlikte ise tüm bu davranışlar geri plana itilir, anne babalar, eğitimciler ve toplum kabul edilemeyen bu davranışların geri plana atılması gerekliliğini salık vererek yetiştirir çünkü bizi. İçten gelen bu eğilimlerin unutulduğunu sanan yetişkinlerse kendini bazı roller kaptırır. Kendisinin muazzam renkte ve güzellikte çiçeklerin olduğu bir bahçede yaşadığını düşünür. Ancak bahçede “göremediği” yabani otlar vardır.

Bu yabani otlardan biri “persona”dır.

İnsanın dış dünyayla uzlaşma çabası üzerine taktığı bir maskedir persona.

Persona kolektif bilinçdışına ait bir parça olmakla birlikte aynı zamanda kişiliğimizin dış dünyaya ait olan bölümüdür. Aslında ne olmadığımızdır. Adının antikçağda aktörlerin oynadığı rolü belirtmek için yüzlerine taktığı maskeden alır.

Bilinçli ya da bilinçsizce taktığımız bu maske ile kendimize bir vitrin oluştururuz ve bu vitrine yapay parçalar ekleriz. Dış dünyadaki ilişkilerimizi bu maskeyle düzenleriz. Toplum da bizden bunu ister, böylece neysek o oluruz. Bir öğretmen öğretmen gibi davranır, bir rahip ise rahip gibi. Herkes vitrinine göre davranır.

Persona insan için iki tehlike barındırır. Gelişimi önemsemediğinde dünyada konumunu belirlemekte sıkıntı yaşayan huzursuz insan ortaya çıkar. Fazla benimsendiğindeyse kişi kendisini rolüne fazla kaptırır ve kendine yabancılaşır. Bir nevi VR gözlüğüyle oynadığı oyunda kaybolmak gibi…

Oysa gerçek kişilik, maskenin altında gizlidir.   

Bahçenin yabani otlarından bir diğeri “gölge”dir. Çocukluğumuzdan itibaren şekillenmeye başlayan personada aile ya da toplum tarafından onaylanmayan, kabul görmeyen şeyleri bastırma, benimsenenleriyse parlatma ihtiyacında oluruz. Bastırılanlar kişisel bilinç dışına itildiğinde ortaya gölgemiz çıkar.

Tıpkı bedenimize vuran gün ışığının yerde gölge yaratmasına benzer şekilde egomuz da bilincimizin ışığında bir gölge oluşturur.

Gölge, içimizde engellenenleri yapmak isteyen, olamadığımız her şeydir.  

”
Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

AKRABA KISKANÇLIĞI

Sevgili okuyucularım, bir ay aradan sonra yine anılarla birlikteyiz. Artık sandıktan çıkan anılarda ortaokul üçüncü sınıfa geçen öğrencinin ergenlik döneminin getirdiği daha fazla farkındalık var. Şimdi bunlardan birini serbest bırakıyorum.

Bir önceki anımda bahsettiğim gibi aynı semtte yeni ev alıp taşınma telaşı ve yerleşmemiz biraz zaman aldı. Bu zaman içinde apartmanda sadece biz vardık, daha kimse daire almamıştı. Fakat boş dairelere gelip bakanlar oluyordu.

Apartman yeni olduğu için ismi yoktu. Müteahhitler babama sormuş, “Apartman ismi ne oldun?” diye. Babam “Gül” olsun demiş. Kabul etmişler. Bu defa aile içinde bana “Baban seni daha çok seviyor. Bak senin adını apartmana verdi,” demeye başladılar. Çünkü nüfus kayıtlarında adım Nurgül olduğu ve sosyal hayatta böyle hitap edildiği hâlde aile içinde kısaca Gül, diyordu herkes bana.

Aslında annem ve babam hiçbir zaman evlatlarını ayırt etmediler, birimizi diğerimizden üstün tutmadılar. Belki sürekli sarılıp öpmezlerdi ama biz dört kardeşe eşit ve adil bir şekilde sevgilerini hep hissettirirlerdi. Annemin bize sarılması, öpmesi babama göre fazlaydı ama ikisinin de sevgisinden emindik, bunu hissediyorduk.

Tabii apartman yeni olduğu için yeni ihtiyaçları vardı. Bunlardan biri de apartman görevlisi ihtiyacıydı. Apartmanın ismi belli olduktan sonra bu sefer apartman görevlisi arayışı başladı. Müteahhitler yine babama sormuş, “Siz bu semtte eskiden beri oturuyorsunuz, önerebileceğiz biri var mı?” diye çünkü müteahhitler beş kardeşti ve ikisi bizim oturduğumuz apartmanda oturacaktı. Babam, konuyu anneme söyleyince o da oturduğumuz eski apartmanın görevlisini önerdi. Çünkü gerçekten son derece dürüsttü ve işini çok iyi yapıyordu. Üstelik onlar da ailece o apartmandan ayrılmak istiyorlardı, oturdukları daire hiç güneş görmüyordu, penceresi yoktu.

Annemle babamın bu önerisini beş müteahhit kardeşten dördü onaylarken biri onay vermedi. Oysa kardeşlerden, bizimle aynı apartmanda oturacak olan ikisi hemen kabul etmişti. Buna rağmen dört kardeş itiraz eden kardeşin isteğini kabul edince babamın önerdiği kişi gelmedi. Başkasının önerdiği bir görevli geldi. Tabii yeni gelen görevli biraz zor durumda olduğu için tercih edilmişti, o yüzden kimsenin itirazı olmadı.

Burada beni şaşırtan şu olmuştu: Kendi aileme bakarken babamın hep amcalarımın sözünü dinlediğini görür ve bunun yalnızca bizim aileye özgü olduğunu sanırdım. Oysa şimdi başka ailelerde de bunların yaşandığına şahitlik ediyordum. Müteahhitlerin beş kardeş olması, ortak iş yapmaları ve birinin istemediğine diğerlerinin uyması; benzer durumlardı.

Bu olayda beni rahatsız eden, kimin apartman görevlisi olacağına apartmanda oturacak kardeşlerin değil oturmayacak kişinin karar vermesiydi. Üstelik tanımadığı bir insan hakkında olumsuz görüş bildirmişti. O kişiyi bilip de karşı çıksa yine anlarım ama böyle peşin hükümlü davranması beni rahatsız etmişti.

Aile içinde birbirinin alacağı kararlara, özgürlüğe karışılmasına biraz farklı bakıyorum. İnsan tabii ki ailesine danışır, bir mesele varsa etraflı konuşulur, herkes fikrini söyle ama karar vermek bireyin kendisine kalmıştır. “İlle de bunu yapacaksın!” diye ısrar etmemelidir. İnsanın ruhu sıkılıyor ısrarda.

Evi alınca annemin ve babamın akrabalarından duyanların bazıları telefonla arayıp hayırlı olsun, dileğinde bulundular bazıları eve geldiler. Benim dikkatimi çeken, eve hayırlı olsun diye gelen akrabalardan bazılarının çok yakın olmamıza rağmen herhangi bir hediye getirmemeleriydi. Oysa maddi durumları hediye getirecek kadar iyiydi.

Mesela eski apartmandan annemin komşuları hayırlı olsuna geldiklerinde hepsi de birer hediye getirmişti. Bizim akrabaların bazıları “Biz alışmadık,” diyorlardı ama başkalarına götürüyorlardı. Dolayısıyla alışmakla ilgili değildi bu davranışları, sadece dürüst davranmıyorlardı; aslında anneme ve babama değer vermiyorlardı. Nasıl olsa sessizler, bir şey demezler, diye kendilerini bu şekilde savunuyorlardı.

Babam bize çocukluğumuzdan itibaren hediye almayı öğretmişti. Hediye almanın bir görgü kuralı olduğunu söylerdi, annem de öyle. Eğer birisi doğum yapmış, evlenmiş, ev almış veya hasta ise babam da annem de bir şey almadan gitmezdi. Aileden bunu görünce insan kendi hayatında da uyguluyor. Uygulamayanı ise o yaşta bile garip karşılıyordum. Tabii eğer insanın içinden gelmiyorsa zorla hediye alması da beklenemez.

Ben içten ve kalpten gelerek alınan hediye ne olursa olsun her zaman kabul ederim. Hediye almak kadar vermesini de severim. Yakın arkadaşlarıma doğum günü ve yılbaşı hediyesini alırdım. Babam bize, “Hediyenin büyüğü küçüğü olmaz, herkes bütçesine göre hediye almalıdır. Önemli olan niyetlerin iyi olmasıdır,” derdi.

İşte bu yüzden evimize hayırlı olsuna gelenlerin küçük de olsa hediye getirmemesini yadırgıyordum. Aslında bırakın hediyeyi bazılarının ağzından söylediğini kalbiyle söylemediği,  kıskançlık duyduğu maalesef hissediliyordu. Bunu anneme söylediğimde “Boş ver,” diyordu. Kıskanç insanların enerjisinin iyi gelmediğini hep söylüyordum anneme. Onu o yaşta görmüştüm; kimlerin ruhunun kıskanç olduğunu. Babam bir şey aldığı zaman sürekli kıskanç imalarda bulunurlardı, içten ve kalpten konuşmazlardı. Fakat maalesef annem ve babam onları eve kabul ettiği için saygıdan dolayı yanlarına çıkmak zorunda kalıyorduk. Eğer ayrı yaşamış olsaydım o akrabalarla görüşmezdim.

Tabii bu akrabalar eve geldiğinde veya telefon açtığında annemi soru yağmuruna tutuyordu. Evi kaça aldığımız, ne kadar verdiğimiz, başka ev alıp almayacağımız, amcalarımın nereden ev alacağı gibi soruların ardı arkası kesilmiyordu. Annem fazla uzatmak istemezdi. Niyetlerini bilir ama yüzlerine bir şey söylemezdi. Bazı akrabaların ve tanıdıkların arkamızdan yaptığı dedikoduları duyunca onlardan iyice soğuyordum. Yine de annem ve babam onlarla görüşmeyi sürdürdüğü için evimize geldiklerinde ben de aynı evde yaşadığım için mecburen ve saygıdan dolayı konuşmak zorunda kalıyordum.

Babam ve annem, bize çocukken “Bir başkasının evine gittiğinizde hiçbir yeri karıştırmayın, izinsiz buzdolabını açmayın,” diyerek büyütmüşlerdi. Bu yüzden benim o yaşta en çok şaşırdığım şeylerden biri evimize gelen bazı tanıdıkların bizden izinsiz buzdolabımızı açıp bakmasıydı. Hatta içlerinden biri dolapta ne olduğuyla ilgili başka bir akraba ile dedikodu yapmış ve annem bunları başka yerden duymuş yine de bir şey söylememişti.

Ben olsam “Neden dedikodumu yapıyorsunuz?” diye yüzlerine söylerim çünkü çocukluğumdan beri bana hitap etmeyen tek şey, bu akrabalar arasında olsun, komşularda ve diğer sosyal alanda olsun; dedikodu yapılmasıdır. Hem yüzüme gülecek hem de arkandan dedikodu yapacaklar; bunu kabul edemem.

Annem maalesef böyleydi, insanlara sesini çıkarmıyordu. Tabii bazı akrabalar ve tanıdıklar da onu sessiz bulunca “Nasıl olsa hataları söylemez,” diye düşünüyordu. Aslında annem her şeyin farkındaydı ama söylemiyordu, sessiz kalmayı tercih ediyordu. Babam da öyleydi, kimsenin hatasını söylemezdi. Bu sessizliğinden faydalan akrabalar ve tanıdıklar bu durumu çok iyi kullanıyordu.

Mesela babamla küçük amcamın iş ile ilgili tartışma sebeplerinden biri de babamın araba parçası alımlarında ve arabaya yapılan tamirde akrabalardan para almamasıydı. Baba tarafından uzak bir akraba parça aldığı zaman parasını vermediği için küçük amcam sinirlenir arabasını bakıma getirdiğinde yapmak istemezdi. O zamanlar akraba olarak bakıyorduk ve bu davranışı için küçük amcamı eleştiriyorduk fakat ileri yaşlarda onun haklı olduğunu gördüm. Çünkü bazı akrabalar bunu suiistimal ediyordu. “Nasıl olsa akrabayız para alınır mı?” ya da “Akrabadır, tabii ki yapacak!” diyorlardı.

Evet, akrabalar arasında bunu fark etmiştim, kendileri için bir şeyler bekliyor ama onlar bizim için hiçbir şey yapmıyordu. Onun için akraba her zaman yanında olur veya hakkını verir, sana karşı olumsuzluk düşünmez ve yapmaz diye düşünmek yanlıştır. İnsan ruhu akrabaya veya tanıdığa bakmıyor. 

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

EKMEK ÇALAN ÇOCUĞUN HİKAYESİ

Sevgili okuyucularım, bu ayki bilge hikâyemiz ile beraberiz.

Son zamanlarda dilden dile dolaşan ve sosyal medyada en beğenilen hikayeler arasında yer edinen, ekmek çalan çocuğa hakimin verdiği ibretlik karar, okuyanı duygulandıracaktır.

Söz konusu hikaye Amerika’da yaşayan küçük bir çocuğun marketten ekmek çalarken yakalanarak, yargıya teslim edilmesiyle başlamaktadır.

Daha yeni 15 yaşına girmiş olan bir çocuk, marketten ekmek çaldığı esnada dengesini yitirerek bir yere zarar verince market sahibi tarafından yakalanır.

Ekmek çalan çocuğun yargılandığı davayı yürüten hakim, dava sonunda verdiği kararla ekmek çalan çocuğun yerine mahkemede bulunanları cezalandırması tüm ülkede büyük yankı uyandırmıştır. 

Market çalışanlarının polise şikayet etmesi üzerine yakalanan çocuk, ertesi gün hakim karşısına çıkarılır. Hakim, karar vermeden önce çocuğa bakarak “Niçin Çaldın?” diye sormuş.

Çocuk : Açtım, ekmeğe ihtiyacım vardı.

Hakim : O ekmeği çalacağına bir ekmek alamadın mı?

Çocuk : Hayır çünkü bir ekmek satın alacak param yoktu.

Hakim : Ailenden bir ekmek parası isteyebilirdin

Çocuk : Annem ile beraber yaşıyoruz. Annem hem hasta hemde işsiz. Evde yiyecek kalmadığından biraz ekmek ve peynir çalmaya kalkıştım.

Hakim : Peki sen çalışıyor musun?

Çocuk : Yıkamacıda çalışıyordum. Ama annem hastalanınca ona bakacak kimse olmadığından ona hizmet etmek için izin istedim. Bu yüzden işten kovuldum

Hakim : Peki size yardım edecek akrabanız yok mu?

Çocuk : Her sabah evden çıkıp iş arıyorum. Eleman arayan işyerleri ile iletişime geçtim ama iş veren olmadı. En sonunda bende hırsızlık yapmaya karar verdim.

Çocuğun savunmasının ardından salondaki herkes hakimin vereceği kararı bekler. Hakim, meraklı bakışlar arasında orada bulunan herkesi şaşırtan kararını açıklamaya başlar. “Hırsızlık, özelliklede bir ekmek çalmak gerçekten utanç verici bir suçtur. İşte bu salonda bulunan ve bulunmayan herkes bu çocuğun suçundan sorumluyuz. Biz dahil…”

Salonda bulunanlar daha da şaşırmıştı. Hakim sözlerine devam etti. “O zaman mahkeme heyetini 10 Dolar ile cezalandırıyorum. Herkes bu çocuğa 10 dolar verecek.”

Market Sahibine Bakan Hakim. “Çocuğa ihtiyacı kadar ekmek vermeyen markete çocuğa verilmek üzere 1000 dolar para cezası verir.”

Karar sonrası gözyaşları içinde ağlayan çocukla beraber şu sözleri söyleyen hakim gözyaşları içerisinde salonu terk eder: “Bir birey sadece karnını doyurmak için ekmek çalarken yakalanıyorsa, bu durumdan hem toplum hem de devlet utanmalıdır.”

Hakimin, gerekçeli kararda belirttiği, “Çalmak, özellikle de temel ihtiyaç olan ekmeği çalmak çok ama çok utanç verici bir suçtur. Bu suçtan hepimiz sorumluyuz” ifadeleri şimdi bile okuyanları ağlatmaya yetiyor.

Kaynak: Masallar Oku

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

NE OLDUĞUNU ANLAMAK İSTİYORSAN NE OLMADIĞINA BAK.

Sevgili okuyucularım, bu ayki kitap paylaşımım ismi “Ne Olduğunu Anlamak İstiyorsan Ne Olmadığına Bak”

Bu kitabın yazarı olan; Patanjali, yogayı anlatan en eski kitap kabul edilen Yoga Sutralar’ın yazarıdır. Anlattığı sekiz basamaklı yolla, ruhani özgürlüğe ulaşmanın tekniğini sunar. Patanjali’nin felsefesine göre hayatın amacı insanın kendi özünü görmesidir. Özü görmenin yolu, üzerine düşünmek değil, pratik yapmaktır. Onun sunduğu pratikler, kişinin kendini tanıyıp öğrendiği bir kullanım kılavuzudur adeta. Böylece beden ve zihnin kontrolü, arzuların kaynağı, cehaletin sebebi, madde ve maddenin nitelikleri gibi pek çok konunun derinliklerine inilir.

Şimdi kitaptan bir bölümü sizlerle paylaşıyorum.

“…

Bozulmamı, ayırt edici bilgi, bu birliktelikten özgür kalmanın yoludur. Sonsuzun, gerçek özgürlüğün saflaşmamış bir zihin ile algılanması söz konusu değildir. Sonsuz, zihinle ya da duyu organları ile anlaşılan, öğrenilen değil tam tersi; pratiklerin, deneyimlerin sonucunda idrak edilen bir şeydir. Bu noktaya ancak ayırt edici bilgiyi kullandığın, yani sürekli gerçek ne, gerçek olmayan ne ayırt ederek gerçekleştirdiğin deneyimlerin sonucunda gelirsin. Sen gerçeğin peşinde oldukça, gerçek yavaş yavaş kendisini sana göstermeye başlar. Zihnin gittikçe daha saf bir hale gelerek görünenin ötesindekini görmeye başlar.

Patanjali’nin netliğine ve sadeliğine hayran olmamak mümkün değildir. Binlerce yıldır insanların peşinden koştuğu soruların cevaplarını, çoğu zaman tek bir cümlede anlatır. Bir insanın bu kadar komplike konuyu bu kadar yalın anlatabilmesi için aslında o konunun kendisine dönüşmüş olması gerekir. Deriz ya “Avucumun içi gibi bilirim” diye, ama aslında insan kendi avucunu bile Patanjali’nin yaşamı bildiği gibi bilmez. “Elim acıyor!” dersin fakat çoğu zaman elinin neden acıdığını bilmezsin. Patanjalı bize bütün bunları sonsuzun kendisinden aktarır. Onun bu bilgiyi verme şekli bir bilme halinden değil, olma halinden kaynaklanır.

Patanjali’nin ışığını her gördüğünde kararlılıkla, güçle dolarsın. Bu öyle bir güç, öyle bir inançtır ki, yolda duracak gibi olsan da yine seni devam ettirir. Sen aydınlanmanın peşinde değilsindir çünkü o noktada aydınlanmak kavramının ne olduğunu algılayamazsın. Tek bildiğin içinde bir ateş vardır ve özgürleşmek istersin. Her adımda, bıraktığın her modifiğkasyonda sanki yeniden nefes almaya başlarsın. Meğer daha önce nefes almıyormuşsun, onu anlarsın. Bazen acı verse de kendini görmenin sonucunda yavaş yavaş ortaya çıkan özgürlüğü hissedersin. Ve bunun sonucunda da pratik senin elin kolun olur. Dört elle sarılırsın pratiğine. Seni o yolda tutacak en önemli şeylerden biri inançtır. Daha başında inancını kaybedersen, zaten bu kadar adanmışlık gereken bir yolu yürümen mümkün olmaz.

”
Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

AÇGÖZLÜ ADAM HİKAYESİ

 

Sevgili okuyucularım, bu ayki bilge hikâyemiz ile beraberiz.

Evvel zaman içinde kimi zaman aç, kimi zaman tok olan Halil isminde fakir bir adam yaşarmış.

Bu adam geçimini çöpçülük yaparak sağlar, yeteri kadar kazanamadığından açlık ile tokluk arasında bir hayat sürermiş.

En büyük sıkıntısı ailesinin geçimini sağlayabilecek miktarda para kazanamıyor oluşuydu. Onun için öncelikle çoluk çocuğunun karnını doyururmuş.

Adam şehre sırf daha çok para kazanarak ailesini daha iyi şartlarda geçindirmek için gelmişti. İlk başlarda sadece karınlarını doyuracak kadar para kazanabiliyormuş.

Günler bu şekilde geçip giderken daha çok çalışan fakir adam, en sonunda birkaç kuruş biriktirebilmiş.

Birkaç kuruşu olduğu için mutlu olan adam, büyük şehirde olduğundan hırsızların birikimlerini çalmaları korkusu yüzünden de sürekli tedirginmiş.

Günlerden bir gün onun bu haline üzülen arkadaşlarından bir tanesi dayanamayarak “Halil kardeş sürekli üzgün ve tedirgin bir halin var ne oldu.”

Halil “Ah dostum! Dediğin gibi bir derdim var. Derler ya mal canın yongasıymış. Benimde yıllardır gece gündüz demeden çalışarak biriktirmiş olduğum birkaç kuruşum var. Hırsızlar onları benden çalacak diye geceleri gözüme uyku bile girmemektedir. Bunun tedirginliği içerisinde mutsuzum.”

Arkadaşı” Aslında derdinin bir çözümü var. Benim adını çokça işittiğim tüccar Hasan isminde bir tüccar var. İstersen gidip onla konuşalım senin parayı da kendi kasasında saklaması için ondan ricacı olalım ne dersin.” demiş.

Halil “Aslında çok güzel bir fikir hemen gidelim.” demiş

İkisi beraber tüccar Hasan’ın evine gitmişler. Onun evde olmadığını ama öğleden sonra eve geleceğini öğrenen Halil ve arkadaşı işlerine dönerek öğleni beklemeye başlamışlar.

Halil için artık saatler günler gibi geçmeye başlamıştı. Halil günlerdir çekmiş olduğu sıkıntıdan kurtulma zamanı geldiğini düşündükçe mutlu oluyordu.

Şu iş, bu iş derken birden öğle ezanı okuyunca arkadaşının yanına giderek onunla arka mahalledeki Tüccar Hasan’ın köşküne gitmişler.

Kapıyı çaldıklarında, kapıyı açan tüccar “Oooo hoş geldiniz içeri buyurun.” diyerek onları içeri almış.

Halil ve arkadaşına kahve ikram eden tüccar, bu arada da kendi kendine bu çöpçüler benden ne ister diye düşünüyormuş.

Halil’in arkadaşı: “Tüccar efendi, sizin bir kasanız olduğunu işittik.” sonrada Halil’i işaret ederek “arkadaşın biraz birikmiş parası var rica etsek bizler için onu kasanızda saklar mısınız?” demiş.

Tüccar gülümsedikten sonra “Beni herkes bilir övünmek gibi olmasın çok güvenilir olduğumdan birçok kişi evime gelerek parasını kasama koyar. Senin paranıda saklarım.” demiş.

Ertesi sabah tüm parasını tüccar Hasan’a teslim eden Halil epey bir rahatlamıştı. “Ah Hasan amca bana ne kadar büyük bir iyilik yaptığınızı bir bilsen, yıllardır çalışıp biriktirdiğim üç beş kuruşun çalınma korkusu beni huzursuz ediyordu.” demiş ve tüccardan müsaade isteyerek oradan ayrılmış.

Gel zaman git zaman derken bir gün köyüne gitmek isteyen çöpçü elinde para kalmadığından ne edeyim derken en son tüccar Hasan efendinin kasasına koymuş olduğu parayı alarak köyüne gitmeye karar vermiş.

Şehrin sayılı zenginleri arasında bulunan ve neredeyse malının hesabını bilmeyen tüccar her gün daha çok para kazanırmış. Ancak bu zenginliğini düzenbazlık yaparak elde etmişti. Daima fakir fukarayı kandırarak onların paralarına el koyarmış.

Zavallı çöpçü Halil’inde paralarını da bu şekilde kullanmıştı. Hiçbir şeyden haberi olmayan Halil, pek rahatmış çünkü tüm parasını düzenbaz birine teslim ettiğini bilmiyormuş.

Halil’in karısı sormuş; “Ne zaman köye gideceğiz?”

Halil “Bugün iyi kalpli olan tüccarın kasasında bulunan paramızı alalım yarın yola koyuluruz.” demiş.

Sabah olunca çöpçü Halil tüccarın köşküne giderek kapısını çalmış, lakin kapıyı açan yokmuş, evde olmadığını düşünerek geri dönmek üzereymiş ki içeriden gelen bir ses işitmiş.

Kendi kendine adamı uykudan uyandırdım herhalde diye düşünmüş ve sonrada kapının önünde beklemiş ama kapıyı açan olmamış.

Çöpçü sonra kendi kendine; “Herhalde bana öyle geldi.” diyerek köşkten ayrılmış.

Tüccar kapıyı çalanın kim olduğuna bakıyor ona göre kapıyı açıyormuş. Günde 3 veya 4 defa köşke gelip kapıyı çaldığı halde pembe köşkün kapısını açan olmamış.

Gün geçtikçe çöpçü endişelenmeye başlamış. “Ya tüccar kaçtıysa onu bir daha bulamazsan ben ne yaparım.” diye düşünüyormuş.

O günden sonra köşkün çevrelerinde temizlik yapan Halil, tüccarın eve girdiğini görünce sevinçten elindeki süpürgeyi indirerek arkasından seslenmiş. “Hasan amca, Hasan amca.” diye bağırmış. Ona doğru giderken “Bende ne kadar kötüymüşüm adam hakkında ne kadar kötü düşünmüşüm.” diye söylenmiş.

Ona yakalandığını anlayan düzenbaz tüccar mecburen beklemiş. Yanına varan Halil “Tüccar Efendi! Senin kasana koymuş olduğum paralarımı geri alabilir miyim.” demiş.

Tüccar çöpçüyü önce bir süzmüş sonrada kaba bir sesle “Sen kimsin ne hakla benden para istiyorsun?” Demiş

Halil’in işittikleri onda şok etkisi oluşturmuştu. “Ben yıllardır biriktirmiş olduğum tüm parayı kasanda saklaman için getirip sana veren fakir bir çöpçüyüm tanımadınız mı beni?”

Düzenbaz tüccar: “Hayır, ben seni hiç görmedim ve tanımıyorum.” demiş

Zavallı çöpçü perişan bir vaziyette: “Sen ne kadar aç gözlüsün o kadar mal varlığın var yine de benim gibi fakir birinin üç kuruşuna göz dikiyorsun.” demiş ve Başını öne eğerek dalgın dalgın sokakları süpürmeye devam etmiş.

Aradan birkaç gün geçmişti. Bir sabah yaşlı bir teyze, Halil’in dalgın halini görünce “Evladım kaç gündür seni görüyorum daha geçen güne kadar mutluydun. Canını sıkan bir şey mi oldu?” diye sormuş.

Zavallı adam yaşlı teyzeye olup, biteni gözyaşları içerisinde anlatmış. Üzülen yaşlı kadın “Ben o düzenbazı iyi tanırım. Fakirlerin malını çalarak zengin oldu. Ama sen üzülme evladım. Her şeyin bir çaresi mutlaka vardır.” demiş.

Zavallı adam kısık bir sesle “Nasıl bir çare olabilir ki?”

Yaşlı kadın: “Sen öğle vakti düzenbaz tüccarın evine git ve hiçbir şey olmamış gibi paranı iste. Bende orada olacağım, mücevherlerimi onun kasasına koymak için götüreceğim. Benim mücevherlerimi gördüğü vakit mücevherleri almak için senin paranı geri verir.” demiş.

Halil’in başka bir çaresi yokmuş o gece düşünceler içerisinde yatamamış bile, öğleye doğru tüccarın evinin orasını temizlemeye başlamış.

Yaşlı Kadın hizmetçisiyle neler yapacaklarını kararlaştırdıktan sonra tüccarın evine gitmişler.

Pencereden gizlice bakan tüccar gelenin alacaklı biri olmadığını görünce hemen kapıyı açarak “Bir isteğiniz mi var hanımefendi.” diye sormuş

Yaşlı kadın: “Hasan bey! Eşim başka ülkeye iş için gitti. Bende oraya belli bir süre gitmeye karar verdim. Bu kadar mücevheri yolculukta yanımda taşımam riskli olabilir. İşittim ki sizin bir kasanız varmış. Rica etsem o mücevherlerimi ben dönene kadar kasanızda saklayabilir misiniz?”

Mücevherleri gören tüccar öyle bir mutlu olmuş ki büyük bir neşe ile “Tabii ki efendim.” der demez, çöpçü kapının önüne gelivermiş.

Tüccarın yanına ilk kez geliyormuş gibi davranan Halil “Hasan amca hatırlarsanız kısa bir süre önce size saklamanız için bir miktar para vermiştim. Rica etsem o paramı geri verebilir misiniz?” Demiş

Tüccar birkaç gün önce kapısından kovmuş olduğu Halil’e bu sefere çok farklı davranıyormuş. Kendisinin güvenilir biri olduğu imajını vermek için ikisini de içeri buyur ederek ikramlarda bulunmuş ve çöpçünün bütün parasını kasadan çıkartarak ona uzatmış. “Senin paranın hepsi burada ben bu şehrin en güvenilir tüccarlarından biriyim. Birazdan hanımefendinin de mücevherlerini bu kasada saklayacağım.” demiş.

Parasını geri almanın sevinciyle yerinde duramayan çöpçü “Müsaadeniz olursa eve gitmem gerekiyor.” demiş ve tam kalkacakken köşkün kapısı çalınmış.

Gelen kişi yaşlı kadının hizmetçisiymiş. Kapıyı açan tüccar hizmetçiyi içeri almış. Yaşlı kadının yanına gelen hizmetçi nefes nefese kalmıştı.

Yaşlı kadın: “Ne oldu kızım? Senin bu acelen ne?” diye sormuş,

Hizmetçi: “Hanımefendi, eşiniz seyahatten döndü ve hemen sizi görmek istiyor.” demiş

Bunun üzerine tüm keyfi kaçan tüccara dönen yaşlı kadın “Eşim dönmüşse mücevherlerimi saklamama gerek kalmadı.” dedikten sonra müsaade isteyerek ayağa kalkmış.

Tüccar ise büyük bir şaşkınlık içerisinde olup biteni anlamaya çalışıyordu ama kendine oynanan oyunu anlamamıştı.

Bu durumu çevresindeki herkese anlatan yaşlı kadın ve çöpçü başka insanlarında değerli eşya ve paralarını ona teslim etmemeleri için ellerinden gelen her türlü gayreti göstererek nasıl biri olduğunu tüm insanlara anlatmışlar.

Artık çevrede itibarı kalmayan ve kimse tarafından güvenilmeyen tüccar paralarını alamayanların birleşerek paralarını geri almaları sonucu yavaş yavaş tüm malını kaybetmiş ve beş parasız olarak ortada kalmış.

Kaynak: Masallar Oku

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN