Sevgili Okuyucularım,
İnsan hayatı boyunca biriktirir. Eşyalar biriktirir, anılar biriktirir, düşünceler biriktirir, hatta kendisine ait olmayan yükleri bile biriktirir. Oysa yaşamın en büyük bilgeliği bazen sahip olmakta değil, bırakabilmektedir.
Sadelik, eksilmek değil özüne dönmektir.
Modern dünyanın insanı sürekli daha fazlasına çağırdığı bir çağda yaşıyoruz. Daha fazla kazanmak, daha fazla tüketmek, daha fazla görünmek ve daha fazla sahip olmak… Ancak insanın sahip oldukları arttıkça huzurunun da aynı ölçüde arttığını söylemek mümkün değildir. Çünkü ruh, maddi birikimlerle değil; anlamla beslenir.
Filozof Platon’un söylediği gibi:
“Önemli olan hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır.”
Belki de gerçek özgürlük, ihtiyaçlarımızın azalmasıyla başlar.
Çoğu insan hayatını gereksiz yüklerle doldurur. Kırgınlıklar, öfkeler, korkular, kaygılar, beklentiler ve geçmişin gölgeleri… Zamanla bunlar ruhun omuzlarına görünmez taşlar gibi yerleşir. İnsan yürüdüğünü sanır; oysa taşıdığı yükler nedeniyle yerinde saymaktadır.
Sadelik, ruhun üzerindeki bu ağırlıkları fark etmeye başlamasıdır.
Çünkü insanın en büyük kalabalığı bazen yaşadığı şehirlerde değil, zihninin içinde saklıdır.
Sessizleşebilen insan bunu fark eder. Kalabalıklardan uzaklaştığında, sürekli konuşan zihnini dinlemeye başladığında, içinde yıllardır cevabını bekleyen sorularla karşılaşır. Kim olduğunu, neyi gerçekten istediğini ve neden bu kadar yorulduğunu sorgulamaya başlar.
İşte sadeleşme tam da burada başlar.
Sadeleşmek yalnızca evdeki fazla eşyalardan kurtulmak değildir. Asıl sadeleşme, insanın kendi iç dünyasında gerçekleşir. Çünkü bir evin dağınıklığını toplamak kolaydır; zor olan zihnin karmaşasını düzenlemektir.
İnsan çoğu zaman sahip olduklarının sahibi olduğunu düşünür. Oysa bazı şeyler vardır ki farkında olmadan insana sahip olur. Kibir, gösteriş, onaylanma ihtiyacı ve başkalarının gözündeki değerini ispat etme çabası bunların başında gelir.
Gösteriş, insanı özünden uzaklaştıran en sessiz tuzaklardan biridir. Çünkü gösterişin amacı sahip olmak değil, görünmektir. Oysa hakikat görünmeye değil, olmaya ihtiyaç duyar.
Bilge insanlar bu yüzden sadeliği seçmiştir.
Çünkü onlar bilir ki derin nehirler sessiz akar.
Sadeleşen insan zamanla şunu fark eder: Herkesle aynı yolda yürümek zorunda değildir. Her kalabalık dostluk değildir. Her konuşma iletişim değildir. Her yakınlık da gerçek bağ anlamına gelmez.
Bu farkındalık insanı yalnızlaştırmaz; aksine kendisiyle tanıştırır.
Çünkü insan bazen kalabalıkların içinde kaybolur, bazen de yalnızlığın içinde kendini bulur.
Ruhu olgunlaşan kişi artık yüzeysel ilişkilerden beslenemez. Dedikodular, yapay sohbetler ve çıkar üzerine kurulu ilişkiler ona ağır gelmeye başlar. Kalbi, samimiyeti ve derinliği arar.
Sadelik aynı zamanda cesarettir.
Kendine ait olmayan kimlikleri bırakabilme cesareti…
Başkalarının beklentileriyle yaşamayı reddetme cesareti…
Maskeleri çıkarıp olduğu gibi görünme cesareti…
Çünkü insanın en büyük özgürlüğü kendisi olabilmesidir.
Minimalist yaşamın öncülerinden Joshua Fields Millburn ve Ryan Nicodemus’un ifade ettiği gibi:
“Biz eşyalarımız değiliz. Sahip olduklarımızdan daha fazlasıyız. Hatıralarımız eşyalarımızda değil, içimizdedir.”
Gerçekten de insanı değerli kılan sahip oldukları değil, fark ettikleridir.
Sade bir çalışma masası, sade bir ev veya sade bir gardırop yalnızca başlangıçtır. Asıl mesele; sade bir zihin, sade bir kalp ve sade bir ruha ulaşabilmektir.
Çünkü zihin yaşadığı çevreden etkilenir. Dış dünyadaki karmaşa çoğu zaman iç dünyamızın da yansımasıdır. Etrafımız sadeleştikçe düşüncelerimiz de berraklaşır. Sessizlik çoğaldıkça iç sesimizi daha net duyarız.
Sadeleşmenin insana kazandırdığı en büyük şey huzurdur.
Huzur ise satın alınabilen, kazanılabilen ya da başkalarından alınabilen bir şey değildir. Huzur, insanın kendi özüyle yeniden buluşmasının ödülüdür.
Sonunda insan şunu anlar:
Hayat, daha fazlasına sahip olma yarışı değildir.
Hayat, gerçekten ihtiyaç duyduğumuz şeyleri fark edebilme sanatıdır.
Ve belki de sadelik; ruhun, dünyaya ait fazlalıklardan sıyrılarak kendi hakikatine doğru yaptığı sessiz yolculuğun adıdır.
Çünkü insan sadeleştikçe hafifler, hafifledikçe özgürleşir, özgürleştikçe kendine yaklaşır.
Unutmayalım ki sadelik, vazgeçmek değil özgürleşmektir.
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN
Bu yazıyı tümü olmak şartıyla, değiştirilmeden, bedava olarak ve bu telif hakkı uyarısı ve internet bağlantısı (https://sevginin-isigi-sifa.com/) ile birlikte kopyalamaya ve dağıtmaya izin verilmiştir.