RUHUN BÜYÜMESİ İÇİN HAYATIN BİZE SUNDUĞU SESSİZ DERSLER

Sevgili Okuyucularım,

Hayatımızda hepimizin inişli çıkışlı dönemleri olmuştur. Özellikle hayatın zorlandığımız, kayıplar yaşadığımız ve hiçbir şeyin istediğimiz gibi gitmediği dönemlerinde kendimizi güçsüz hissedebiliriz.

Bazen “Neden bunlar benim başıma geliyor?”, “Hayat neden yüzüme gülmüyor?”, “Ben bunu hak edecek ne yaptım?” diye sorarız. Yaşadığımız zorlukları bir ceza gibi görür, hayatı, kaderi veya karşımıza çıkan insanları suçlamaya başlayabiliriz.

Oysa belki de asıl soru başka bir yerde saklıdır:

“Hayatın bana sunduğu bu deneyim, ruhumun büyümesi için bana ne öğretiyor?”

İşte insan kendine bu soruyu sormaya başladığında, ruhsal dönüşüm de yavaş yavaş başlar.

Çünkü hayat her zaman bize istediğimizi vermek için değil, bazen ihtiyacımız olanı göstermek için de karşımıza olaylar çıkarır.

Bir düşünün…

Çok güzel giden bir evliliğiniz vardır. Bir ilişkiniz, işiniz, sağlığınız, maddi imkânlarınız yerindedir. Kendinizi güvende hissedersiniz. Sonra bir gün hiç beklemediğiniz bir olay gerçekleşir. Evliliğiniz sona erer, ilişkiniz biter, işinizi kaybedersiniz, sağlığınızla ilgili bir sorun yaşarsınız ya da ailenizle maddi ve manevi sıkıntılarla karşılaşırsınız.

Bir anda hayatınızda güven duyduğunuz şeylerin değiştiğini görürsünüz.

İşte tam da böyle zamanlarda kendimize şu soruyu sormak önemlidir:

“Ben bu yaşadığım acının içinde neyi göremiyorum?”

Çünkü her acı bir ceza değildir.

Bazen acı, bize kendimizi gösteren bir aynadır.

İyi İnsan Olmak, Her Şeye Katlanmak Değildir

İyi bir insan olursunuz. İnsanlara yardım eder, onların mutlu olması için çaba gösterir, değer verir, elinizden geleni yaparsınız. Fakat karşılığında hayal kırıklığı yaşarsınız.

Size değer vermeyen, yalnızca işi düştüğünde sizi hatırlayan, kendi ihtiyaçlarını her şeyin önünde tutan insanlarla karşılaşabilirsiniz.

Böyle zamanlarda “İyi insanların yüzü gülmez.”, “İyi insan olmak insana zarar verir.” gibi düşüncelere kapılabiliriz.

Fakat burada da önemli bir ayrım vardır:

İyi olmak ile kendini yok saymak aynı şey değildir.

Ruhun büyümesi, herkese sınırsız şekilde vermek değildir. Bazen ruhun büyümesi, sınır koymayı öğrenmektir.

Size değer vermeyen bir insana karşı içinizde nefret ve öfke biriktirmeden, fakat onun davranışını da kabul etmeden yolunuza devam edebilmektir.

Eskiden çok değer verdiğiniz bir insana artık farklı bir gözle bakabilmektir.

Onu değiştirmeye çalışmak yerine, kendi davranışınızı değiştirmektir.

Çünkü ruhsal olgunluk, herkesi hayatımızda tutmak değil; kiminle nasıl bir sınır içinde ilişki kuracağımızı bilmektir.

Olumsuzluklar Bizi Kendimize Yaklaştırabilir

Hayatımızda yaşadığımız bazı olumsuzluklar bizi kendimizden uzaklaştırmak yerine, tam tersine kendimize yaklaştırabilir.

Kalbimiz kırılır.

Hayal kırıklığı yaşarız.

Verdiğimiz emeklerin bir anda yok olduğunu düşünürüz.

Ve çoğu zaman öfkemizi hayata yöneltiriz:

“Hayat neden bana bunu yaptı?”

“Karşıma neden hep kötü insanlar çıkıyor?”

“Ben bunu hak edecek ne yaptım?”

Oysa yaşadığımız olayın kendisinden çok, o olay karşısındaki tavrımız ruhsal gelişimimizi belirler.

Hayat bize bazen sessiz bir ders verir.

Bu ders yüksek sesle gelmez. Bize “Şunu öğrenmelisin.” demez.

Sadece bir olay yaşanır.

Ve o olayın içinde bize kendimizi görme fırsatı sunulur.

Belki sınır koymayı öğrenmemiz gerekir.

Belki kendi değerimizi başkalarının sevgisine bağlamaktan vazgeçmemiz gerekir.

Belki her şeyi kontrol edemeyeceğimizi kabul etmemiz gerekir.

Belki de egomuzla, korkularımızla, öfkemizle veya bağımlılıklarımızla yüzleşmemiz gerekir.

Ruhumuzun Büyümesini Engelleyen Nedir?

Kendimize şu soruları sormak önemlidir:

“Ruhumun büyümesine ne engel oluyor?”

“Neyi bırakmakta zorlanıyorum?”

“Neden hâlâ bu olaya, bu insana veya bu kayba tutunuyorum?”

Bu soruları sormadan sürekli hayatı, kaderi ve insanları suçladığımızda, yaşadığımız deneyimin bize göstermek istediği şeyi kaçırabiliriz.

Örneğin çevrenizde sürekli bencil insanların olduğunu düşünüyorsanız ve insanlar yalnızca işleri düştüğünde sizi hatırlıyorsa, belki hayat size “Sen neden kendini bu kadar geri plana atıyorsun?” diye soruyordur.

Belki de vermeyi biliyorsunuz ama sınır koymayı bilmiyorsunuzdur.

Belki sevilmek uğruna kendinizden fazla ödün veriyorsunuzdur.

Belki kendi değerinizi, başkalarının size verdiği değer üzerinden ölçüyorsunuzdur.

İşte farkındalık tam burada başlar.

Kendimizi suçlamak için değil, kendimizi anlamak için içimize dönmemiz gerekir.

Maddi Kayıpların Sessiz Dersi

Bazen hayatımızda maddi kayıplar yaşarız.

Para, mal, mülk veya yıllarca emek vererek oluşturduğumuz bir düzen elimizden gidebilir.

Böyle zamanlarda yalnızca kaybettiğimiz şeye bakarsak, yaşadığımız acının içinde sıkışıp kalabiliriz.

Fakat bir an durup kendimize sorabiliriz:

“Ben gücümü neye bağlıyordum?”

“Parayı yalnızca bir araç olarak mı görüyordum, yoksa güvenliğimin ve değerimin kaynağı hâline mi getirmiştim?”

Çünkü insan bazen sahip olduklarıyla kendisini güvende hisseder.

Parası vardır, güçlüdür.

Maddi imkânları vardır, kendisini değerli hisseder.

Her istediğine ulaşabiliyordur, hayatını kontrol ettiğini düşünür.

Fakat hayatın şartları değiştiğinde ve sahip oldukları azaldığında, kendisini de güçsüz hissetmeye başlayabilir.

İşte burada hayatın sessiz dersi şudur:

“Sen sahip oldukların mısın, yoksa sahip olduklarından bağımsız olarak da kendi gücünü bulabilir misin?”

Belki daha önce hiç çalışmamış, hayatı boyunca hazır gelen imkânlarla yaşamış bir insan, bir gün kendi ayakları üzerinde durmak zorunda kalabilir.

Bu durum yalnızca bir kayıp değildir.

Aynı zamanda emek vermeyi, sabretmeyi, üretmeyi, sorumluluk almayı ve sahip olduklarının değerini bilmeyi öğrenme fırsatı da olabilir.

Burada amaç yaşanan kaybı romantikleştirmek değildir. Maddi kayıplar gerçekten zordur ve insanın hayatını derinden etkileyebilir.

Ancak yaşadığımız zorluğun içinde kendimizi yeniden inşa etme gücünü bulabiliriz.

Ego ile Yüzleşmek

Ruhun büyümesinin önündeki en büyük engellerden biri, insanın kendi içindeki karanlığı görmek istememesidir.

Kibir, öfke, kin, nefret, aşırı kontrol isteği, sürekli haklı olma arzusu, başkalarını suçlama ve kendini başkalarının üzerinde veya altında görme hâli…

Bunlarla yüzleşmek kolay değildir.

Çünkü insan başkasının hatasını görmekte, kendi hatasını görmekten daha başarılı olabilir.

Bir başkasının kibirli olduğunu kolayca fark ederiz.

Ama kendi kibrimizi görmek istemeyebiliriz.

Bir başkasının bencil olduğunu söyleriz.

Fakat kendi ihtiyaçlarımızı sürekli öne koyduğumuzu fark etmeyebiliriz.

Bir başkasının bizi kırdığını anlatırız.

Fakat o kırgınlığın içinde yıllardır taşıdığımız öfkeyi fark etmeyebiliriz.

Ruhun büyümesi işte tam burada başlar:

Kendimizi yargılamadan kendimize dürüst olabildiğimiz yerde.

Çünkü içimizdeki karanlığı görmek, karanlık olmak değildir.

Tam tersine, onu fark etmek aydınlanmanın başlangıcıdır.

Sabır Sadece Beklemek Değildir

Bazı insanlar “Çok sabrettim.” der.

Fakat sabrın içinde sürekli isyan, suçlama, öfke ve “Neden hâlâ olmadı?” düşüncesi varsa, bu gerçekten sabır mıdır?

Sabır yalnızca beklemek değildir.

Sabır; beklerken içimizde olanlarla da yüzleşebilmektir.

Sakin kalabilmektir.

Her şeyi hemen çözmek zorunda olmadığımızı kabul edebilmektir.

Kontrolümüz dışında olan şeyleri zorla değiştirmeye çalışmaktan vazgeçebilmektir.

Ve bazen teslimiyet gösterebilmektir.

Teslimiyet, hiçbir şey yapmamak değildir.

Elimizden geleni yaptıktan sonra, elimizde olmayanı zorlamamaktır.

İşte bu hâl, ruhun olgunlaşmasına yardımcı olur.

Hayat Bazen Bizi Kendimize Getirir

Bazen kendi değerimizi bilmeyip başka insanları hayatımızın merkezine koyarız.

Sevilmek isteriz.

Yalnız kalmaktan korkarız.

Etrafımızda çok insan olsun isteriz.

Bu nedenle kendimizden sürekli ödün veririz.

Maddi ve manevi olarak hep veririz.

Herkesin ihtiyacını düşünür, kendi ihtiyacımızı erteleriz.

Sonra bir gün yalnız kalırız.

Ve hayat bize sessizce şunu gösterir:

“Kendinle nasıl bir ilişkin var?”

Belki de o yalnızlık bir ceza değildir.

Kendimizle tanışabilmemiz için açılan bir alandır.

Bazen hayatın koşturmacası içinde sahip olduğumuz şeylerin değerini unuturuz.

Yediğimiz yemeğin, içtiğimiz suyun, aldığımız nefesin, sağlığımızın, sevdiklerimizin ve sıradan sandığımız küçük mutlulukların farkına varmayız.

Ta ki bir şey eksilene kadar…

O zaman daha önce fark etmediğimiz bir şeyin değerini anlamaya başlarız.

Belki de hayatın sessiz derslerinden biri budur:

Kaybetmeden önce sahip olduklarımızın kıymetini öğrenmek.

Ruhun Büyümesi Bir Bakış Açısı Değişimidir

Bundan bir yıl önce yaşadığınız bir olayı düşünün.

O zaman o olaya nasıl bakıyordunuz?

Bugün aynı olaya baktığınızda düşünceleriniz değişmiş olabilir.

Çünkü aradan geçen zaman size sabrı öğretmiş olabilir.

Kabullenmeyi öğrenmiş olabilirsiniz.

Daha sakin olabilirsiniz.

Eskiden öfkelendiğiniz bir şeye artık daha anlayışlı yaklaşabilirsiniz.

Bir zamanlar yargıladığınız insanları bugün daha farklı değerlendirebilirsiniz.

Eskiden eleştirdiğiniz bir davranışı bugün anlamaya çalışabilirsiniz.

Haklarınıza giren bir insana karşı bile öfkeyle değil, daha sakin ve net bir şekilde sınır koyabilirsiniz.

İşte bunlar ruhsal büyümenin işaretleridir.

Ruhun büyümesi, hiç acı çekmemek değildir.

Aynı acının içinde artık aynı insan olmamaktır.

Aynı olay geldiğinde aynı tepkiyi vermemektir.

Daha önce sizi yıkan bir şeyin karşısında artık kendinizi tanıyabilmektir.

Herkes Aynı Dersi Aynı Şekilde Öğrenmez

Elbette her insan yaşadığı olaydan aynı dersi çıkarmaz.

Bazı insanlar yaşadıkları deneyimden sonra kendilerine döner.

Bazıları ise sürekli başkalarını suçlar.

Bazıları yaşadığı kaybın içinde kendisini yeniden keşfeder.

Bazıları ise aynı öfkeyi, aynı kırgınlığı ve aynı davranışları başka ilişkilerine taşır.

Hayat bazen aynı dersi farklı şekillerde karşımıza çıkarabilir.

Çünkü mesele yalnızca yaşadığımız olay değildir.

Mesele, o olaydan sonra neye dönüştüğümüzdür.

Bir kayıp bizi daha mütevazı yapabilir.

Bir yalnızlık bizi kendimize yaklaştırabilir.

Bir hayal kırıklığı sınırlarımızı öğretilebilir.

Bir maddi kayıp emeğin değerini gösterebilir.

Bir hastalık hayatın ve sağlığın kıymetini fark ettirebilir.

Bir ayrılık, kendimizi başkasında kaybetmemeyi öğretebilir.

Bunların hiçbiri yaşanan acının kolay olduğu anlamına gelmez.

Sadece acının içinde bir anlam bulabileceğimizi gösterir.

Son Söz

Hayatımız boyunca karşımıza çıkan her insanın, her olayın ve her kaybın bize bir şey gösterebileceğini unutmamalıyız.

Bazen hayat bize istediğimizi vermez.

Bazen elimizdekileri alır.

Bazen bizi yalnız bırakır.

Bazen çok güvendiğimiz insanlarla sınar.

Bazen maddi olarak zorlar.

Bazen kalbimizi kırar.

Fakat bütün bunların içinde kendimize dönme fırsatı da vardır.

Bu yüzden yaşadığımız her olumsuzlukta hemen bir suçlu aramak yerine kendimize şu soruyu sorabiliriz:

“Bu yaşadığım olay ruhuma ne öğretiyor?”

Belki sınır koymayı…

Belki sabretmeyi…

Belki affetmeyi…

Belki bırakmayı…

Belki kendimizi sevmeyi…

Belki sahip olduklarımızın kıymetini bilmeyi…

Belki egomuzla yüzleşmeyi…

Belki de hayatı her zaman kontrol edemeyeceğimizi kabul etmeyi…

Unutmayalım:

Hayatın bize sunduğu her zorluk bir ceza değildir.

Bazıları, ruhumuzun büyümesi için önümüze bırakılmış sessiz derslerdir.

Ve belki de ruhun gerçek büyümesi; hayatın hiç zorlaşmaması değil, hayat zorlaştığında bizim içimizde daha sakin, daha bilinçli, daha merhametli ve daha olgun bir insanın ortaya çıkmasıdır.

Çünkü bazen hayat bizi değiştirmek için yüksek sesle konuşmaz.

Sessizce bir ders verir.

Bizim görevimiz ise o sessizliği duyabilmektir.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN
Telif Hakkı©2021 Sevginin Işığı “Şifa”. Tüm Hakları Saklıdır.
Bu yazıyı tümü olmak şartıyla, değiştirilmeden, bedava olarak ve bu telif hakkı uyarısı ve internet bağlantısı (https://sevginin-isigi-sifa.com/) ile birlikte kopyalamaya ve dağıtmaya izin verilmiştir.
 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir