İnsan, “karanlık” kelimesiyle karşılaştığında içgüdüsel olarak kendini temize çıkarma ihtiyacı hisseder.
“Ben karanlıkta değilim,” der.
Oysa asıl soru şudur: İnsan kendi içine baktığında neyle karşılaşır?
Çoğu insan ruhsal konumunu sorguladığında kendini “aydınlıkta” görür. Ancak bu yargı, karanlığın ve gölgenin ne olduğuna dair derin bir bilinçsizlikten beslenir. Çünkü karanlık, yaygın sanının aksine kötülük değildir. Gölge, ahlaki bir suç değildir. Onlar bastırılmış gerçekliktir.
İnsan kendini genellikle iyilikle tanımlar:
Vicdanlı olmakla, merhametle, yardımseverlikle…
Fakat etik davranışlar, içsel bütünlüğün garantisi değildir.
Gölge, insanın kendi hakikatinden uzaklaştığı her anda ortaya çıkar.
Korkudan susulan her sözde, çıkar uğruna takılan her maskede, kaybetme endişesiyle sürdürülen her ilişkide…
İnsan, özünden koptuğu an başkasının beklentileriyle yaşamaya başlar. Bu, bilinçli bir tercih değil; çoğu zaman hayatta kalma refleksidir. Ancak refleksle sürdürülen bir hayat, varoluş değildir.
Korku, gölgenin en verimli toprağıdır.
Korkuyla alınan kararlar, korkuyla kurulan bağlar ve korkuyla sürdürülen kimlikler…
İnsan bu noktada artık “kendisi” değildir; uyum sağlamak için üretilmiş bir persona hâline gelir.
Ruhsal aydınlanma, bu nedenle romantik bir durum değildir.
Ne huzur vaat eder ne de konfor.
Geçmişin yükleriyle, geleceğin projeksiyonlarıyla yaşayan; zihni hiç susmayan; kontrol ihtiyacını özgürlük sanan; değeri dış dünyadan, statüden, onaydan ve maddeden devşiren bir bilinç nasıl özgür olabilir?
Aydınlanma, iyilik yapmakla karıştırılır.
Oysa iyilik, toplumsal bir davranıştır; aydınlanma ise ontolojik bir yüzleşme.
Ruhsal farkındalık, insanın kendine şu soruyu sormasıyla başlar:
“Ben hangi korkuyla kendim olmaktan vazgeçtim?”
Aydınlanmanın en ayırt edici özelliği, yaşanan her olayda sorumluluğu dışarıda değil, içeride aramaktır.
İnsan başına gelenleri değil, başına gelenlerle birlikte ortaya çıkan iç tepkilerini inceler.
Gölge tam olarak burada görünür.
İnat, çoğu zaman bir savunmadır.
Öfke, dönüştürülmemiş bir enerjidir.
Gösteriş, eksikliğin kamuflajıdır.
İnsan bunları başkasında kolayca görür; kendinde gördüğünde ise inkâr eder. Çünkü gölge, benliğin en savunmasız alanıdır. Ona bakmak cesaret ister.
Bu yüzden insan, kendisine ayna tutulduğunda saldırganlaşır.
Çünkü aynada gördüğü şey, kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi bozar.
Aydınlanma ilerledikçe insan aynı deneyimleri tekrar tekrar yaşamaz. Çünkü o deneyimlerin amacı öğretmektir; cezalandırmak değil. Gölge fark edildiğinde döngü tamamlanır.
Ruhsal aydınlanmanın özü içsel bütünlüktür.
İçsel bütünlük ise insanın kendisiyle çelişmeden yaşayabilmesidir.
Korkularla yüzleşebilmek…
Kontrol ihtiyacını fark edebilmek…
Yalnız kalabilmek…
Onaylanmadan da var olabilmek…
Bunlar aydınlanmanın sessiz ölçütleridir.
Menfaatin hâkim olduğu yerde hakikat barınmaz.
Menfaatin olduğu yerde adalet, eşitlik ve özgürlük yalnızca kavram olarak kalır.
Gerçek adalet, insanın en yakını haksızken bile gerçeğin yanında durabilmesidir.
Çünkü etik, aidiyetle değil, bilinçle ilgilidir.
Yüzüne gülüp arkandan konuşan insan, karanlıktadır.
Ama çoğu zaman kendini “aydınlanmış” sanır.
Bir arkadaşım arkamdan dedikodu yapıyordu. Yüzüme gülüyordu.
Ruhunu gördüm ve onunla yüzleştim.
Kendi karanlığıyla yüzleşemedi ve kaçtı.
Çünkü dedikoduyu seviyordu.
Yüzüne gülüp arkandan konuşmak karanlık enerjidir.
Ama kendisine sorarsan “aydınlık” der.
Zaten bir insan “Ben aydınlandım” diyorsa,
“Benim egom yok” diyorsa,
Henüz o eşiği geçmemiştir.
Çünkü aydınlanma bir iddia değil, süregelen bir farkındalık hâlidir.
Şems’in sözü bu nedenle hâlâ geçerlidir:
“Hâlâ kızıyorsan, kendinle olan kavgan bitmemiştir.
Hâlâ kırılıyorsan, gönül evin sağlam değildir.
Hâlâ kınıyorsan, bilincin berraklaşmamıştır.”
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN
Bu yazıyı tümü olmak şartıyla, değiştirilmeden, bedava olarak ve bu telif hakkı uyarısı ve internet bağlantısı (https://sevginin-isigi-sifa.com/) ile birlikte kopyalamaya ve dağıtmaya izin verilmiştir.