HAYAT YOLUNU KALBİNLE YÜRÜ

Sevgili okuyucularım,

Hayatınız boyunca şu cümleyi mutlaka duymuşsunuzdur: “Kalbinin sesini dinle.”
Bu söz bize hiç yabancı gelmez, değil mi? Birçok insan “Evet, kalbimin sesini dinliyorum.” der.

Peki gerçekten öyle mi?

İçinize dönüp baktığınızda, hayat yolunda yürürken aldığınız kararların hangisi kalbinizin sesiyle, hangisi zihninizin ya da mantığınızın yönlendirmesiyle oldu? Yaşam boyunca verdiğiniz kararlar gerçekten kalpten miydi, yoksa zihniniz sizi yordu mu?

Sabah uyandığınızda aynanın karşısına geçip kendinize hiç şunu sordunuz mu:
“Bugün kendim için ne yapacağım? Bugün alacağım kararları kalbimin sesiyle verecek miyim?”

İnsanlar “Kalbimle yürüyorum.” ya da “Kalbimin sesini dinliyorum.” dediğinde, aslında o cümlenin içinde yalnızca gerçek sevgi vardır. Kalpte korku yoktur, endişe yoktur, kaygı yoktur. Geçmişe dönüp pişmanlık ya da suçlama da yoktur. Kalp o anı yaşar, söyler ve yoluna devam eder. Bu yüzden kalple alınan kararlarda pişmanlık neredeyse hiç yoktur.

Fakat zihinle ya da yalnızca mantıkla alınan kararlarda çoğu zaman pişmanlık, şikâyet ve suçlama olur. Gelecek için alınan kararlarda ise korku, endişe ve kaygı devreye girer.

Çoğu insan kendisi için değil, başkaları için yaşar. Övülmek, sevilmek, takdir edilmek ve onay almak için kendi özünden uzaklaşır. Çünkü ihtiyaç duyduğu sevgiyi dışarıdan almak ister. Kendini sevebilmek için bile çoğu zaman kendinden fedakârlık eder. Onaylanmak için “evet” der, başkalarının ihtiyaçlarını karşılarken yine kendinden verir.

Burada kalbe sormak gerekir:
     Yaptıklarını gerçekten sevgiyle mi yaptın?
     Yoksa egonu okşamak, onay almak ya da korkularından dolayı mı?

Günümüzde insanlar kendileri için bir şey yapmaktan çok, başkalarının gözünde nasıl göründükleriyle ilgileniyor. Oysa insan kendini sevmedikten sonra çevrenin sevgisi yetmez. Önce insanın kendi kalbiyle barışması gerekir. Sevgi kendinde bulunmadıkça, onu başkasında aramak boşuna bir çabadır.

Sabah uyandığında, kimsenin sevgisine ihtiyaç duymadan huzurlu bir gün geçirebiliyor musun? Kimse seni aramadan ya da sen kimseyi aramadan o günü içsel bir dinginlikle yaşayabiliyor musun? Zihnin sustuğunda, sadece anın keyfini sürebiliyor musun?

Birçok insan sürekli gelecek planları yapar. Maddi hesaplar, yatırımlar, birikimler… Çocuklara, torunlara bırakılacak mallar… Zihin hiç susmaz. Oysa hayatın hiçbir garantisi yoktur. Geleceğin hesabını yaparken şimdiki anın tadı kaçırılır. İçilen bir çayın bile farkına varılmaz; çünkü zihin hep yarındadır.

Kalple bakıldığında ise gelecek zaten olması gerektiği gibi şekillenir. Çünkü kalpte tek bir duygu vardır: sevgi. Attığınız adımlar sevgiyle atıldığında hafiflik getirir. Ama işin içine korku ve kaygı girerse, sevgi geri çekilir.

İnsanların en büyük korkularından biri parasız kalma korkusudur. İşsiz kalma, güvencesiz kalma endişesi… Daha çok kazanma ve daha konforlu yaşama isteği… Fakat bu korkular zamanla insanın içinde bir yük olur. Yıllar sonra kişi ruhundaki ağırlığı fark eder.

Bazen bu korkular yüzünden insanlar cimrileşir, bencilleşir. Aileler arasında miras kavgaları yaşanır. Çocuklara gelecek hazırlama adına yıllarca stres ve kaygı taşınır. Bugün birçok insan işinde mutsuz, ilişkisinde mutsuz; ama bırakacak cesareti yoktur. Çünkü altında hep aynı soru vardır: “Ya geçinemezsem? Ya daha iyisini bulamazsam? Yalnız kalırsam?”

Oysa insan kalbiyle yol aldığında, hayatın beklenmedik kapılar açtığını görür. Çünkü kalpte gerçek sevgi vardır ve o sevgi insanı doğru yere götürür.

Derler ya: Evdeki hesap çarşıya uymaz.

Kalbinle yürüdüğünde hayatın hafifliğini fark edersin. Zihnini ne kadar gereksiz düşüncelerle yorduğunu görürsün. Sürekli hesap yapan bir zihnin nasıl ağırlaştığını anlarsın.

Bazen sadece camdan gökyüzüne bakmanın bile saatlerce süren bir huzur verdiğini keşfedersin. Kimse olmadan, sadece kendin olarak var olmanın keyfini yaşarsın. Onay beklemeden, takdir aramadan, sevgi dilenmeden…

Geçmişin ve geleceğin yükünü bıraktığında, anın içinde özgürleşirsin. Maskelerinden kurtulursun. Eşine, ailene, çevrene taktığın rolleri bir bir bırakırsın. Gerçek özgürlüğün ne olduğunu o zaman anlarsın.

Kalp yanılmaz. İçinde arınmış bir sevgi vardır.

Elbette kalple yaşamak bir anda olmaz. “Kalbimle yaşıyorum.” demek kolaydır; ama gerçekten kalple yürümek emek ister. Önce kendimizi şifalandırmamız gerekir. Korkularımızı fark edip bırakmamız gerekir.

Olmaz diye bir şey yoktur. Yeter ki isteyelim ve bir adım atalım.

Kalp görür, bilir ve yanıltmaz.

Sevgiyle sarılın.
     Yaşam biçiminiz sevgi olsun.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

 

BİLGELİK AĞACI’NIN SIRRI

Sevgili okuyucularım, bu ayki bilge hikâyemiz ile beraberiz.

Mira ormanda dolaşmayı çok severdi.
Bir gün ormanın en derin kısmında yaprakları neredeyse dökülmüş dev bir ağaç buldu.
Ağaç konuştu:

— “Ben Bilgelik Ağacı’yım. İnsanlar doğruluktan uzaklaştığı için zayıflıyorum.”

Mira şaşkındı ama kararlıydı.
— “Sana yardımcı olacağım.”

1.Görev – Doğruyu Söyleyen Gölet

Göletin suyu siyaha dönmüş, yansıma göstermiyordu.
Çünkü insanlar yanlış sözler söylemişti.

Mira suya dürüstçe konuştu:
— “Ben bazen korktuğum için doğruyu söylemekten kaçtım…”

Su berraklaştı.
Gölet yeniden parladı.

2.Görev – Sabır Taşları Yolu

Bu yol, acele edenlerin düştüğü yerdi.
Mira taşlara adım atarken her seferinde dengeli ve sabırlı olması gerekiyordu.

Acele ettiğinde taşlar oynuyor, sabırlı olduğunda aydınlanıyordu.
Sonunda yol tamamen ışıkla açıldı.

3.Görev – İyilik Rüzgârı Tepesi

Burada rüzgâr çok sertti çünkü insanlar birbirine karşı kırıcı olmuştu.
Mira küçük iyilikler yaptı: hayvanlara yardım etti, çiçekleri düzeltti, kuşlara su verdi.

Her iyilikte rüzgâr yumuşadı.
Sonunda tepe sessiz ve huzurluydu.

Bilgelik Ağacı yeniden ışık saçtı.
— “Mira… senin kalbin bana güç verdi.”

VERMEK İSTEDİĞİ MESAJ

Dürüstlük, sabır ve iyilik hayatın en güçlü değerleridir. Her çocuk bu değerlerle büyüdüğünde dünyayı güzelleştirir.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla!..
Nurgül AYABAKAN 

 

KARANLIK, GÖLGEYİ YANLIŞ TANIMLAMAK

İnsan, “karanlık” kelimesiyle karşılaştığında içgüdüsel olarak kendini temize çıkarma ihtiyacı hisseder.
    “Ben karanlıkta değilim,” der.
     Oysa asıl soru şudur: İnsan kendi içine baktığında neyle karşılaşır?

Çoğu insan ruhsal konumunu sorguladığında kendini “aydınlıkta” görür. Ancak bu yargı, karanlığın ve gölgenin ne olduğuna dair derin bir bilinçsizlikten beslenir. Çünkü karanlık, yaygın sanının aksine kötülük değildir. Gölge, ahlaki bir suç değildir. Onlar bastırılmış gerçekliktir.

İnsan kendini genellikle iyilikle tanımlar:
     Vicdanlı olmakla, merhametle, yardımseverlikle…
     Fakat etik davranışlar, içsel bütünlüğün garantisi değildir.

Gölge, insanın kendi hakikatinden uzaklaştığı her anda ortaya çıkar.
     Korkudan susulan her sözde, çıkar uğruna takılan her maskede, kaybetme endişesiyle sürdürülen her ilişkide…

İnsan, özünden koptuğu an başkasının beklentileriyle yaşamaya başlar. Bu, bilinçli bir tercih değil; çoğu zaman hayatta kalma refleksidir. Ancak refleksle sürdürülen bir hayat, varoluş değildir.

Korku, gölgenin en verimli toprağıdır.
     Korkuyla alınan kararlar, korkuyla kurulan bağlar ve korkuyla sürdürülen kimlikler…
     İnsan bu noktada artık “kendisi” değildir; uyum sağlamak için üretilmiş bir persona hâline gelir.

Ruhsal aydınlanma, bu nedenle romantik bir durum değildir.
     Ne huzur vaat eder ne de konfor.

Geçmişin yükleriyle, geleceğin projeksiyonlarıyla yaşayan; zihni hiç susmayan; kontrol ihtiyacını özgürlük sanan; değeri dış dünyadan, statüden, onaydan ve maddeden devşiren bir bilinç nasıl özgür olabilir?

Aydınlanma, iyilik yapmakla karıştırılır.
     Oysa iyilik, toplumsal bir davranıştır; aydınlanma ise ontolojik bir yüzleşme.

Ruhsal farkındalık, insanın kendine şu soruyu sormasıyla başlar:
     “Ben hangi korkuyla kendim olmaktan vazgeçtim?”

Aydınlanmanın en ayırt edici özelliği, yaşanan her olayda sorumluluğu dışarıda değil, içeride aramaktır.
     İnsan başına gelenleri değil, başına gelenlerle birlikte ortaya çıkan iç tepkilerini inceler.

Gölge tam olarak burada görünür.

İnat, çoğu zaman bir savunmadır.
    Öfke, dönüştürülmemiş bir enerjidir.
    Gösteriş, eksikliğin kamuflajıdır.

İnsan bunları başkasında kolayca görür; kendinde gördüğünde ise inkâr eder. Çünkü gölge, benliğin en savunmasız alanıdır. Ona bakmak cesaret ister.

Bu yüzden insan, kendisine ayna tutulduğunda saldırganlaşır.
    Çünkü aynada gördüğü şey, kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi bozar.

Aydınlanma ilerledikçe insan aynı deneyimleri tekrar tekrar yaşamaz. Çünkü o deneyimlerin amacı öğretmektir; cezalandırmak değil. Gölge fark edildiğinde döngü tamamlanır.

Ruhsal aydınlanmanın özü içsel bütünlüktür.

İçsel bütünlük ise insanın kendisiyle çelişmeden yaşayabilmesidir.

Korkularla yüzleşebilmek…
     Kontrol ihtiyacını fark edebilmek…
     Yalnız kalabilmek…
     Onaylanmadan da var olabilmek…

Bunlar aydınlanmanın sessiz ölçütleridir.

Menfaatin hâkim olduğu yerde hakikat barınmaz.
     Menfaatin olduğu yerde adalet, eşitlik ve özgürlük yalnızca kavram olarak kalır.

Gerçek adalet, insanın en yakını haksızken bile gerçeğin yanında durabilmesidir.
     Çünkü etik, aidiyetle değil, bilinçle ilgilidir.

Yüzüne gülüp arkandan konuşan insan, karanlıktadır.
     Ama çoğu zaman kendini “aydınlanmış” sanır.

Bir arkadaşım arkamdan dedikodu yapıyordu. Yüzüme gülüyordu.
     Ruhunu gördüm ve onunla yüzleştim.
     Kendi karanlığıyla yüzleşemedi ve kaçtı.
     Çünkü dedikoduyu seviyordu.

Yüzüne gülüp arkandan konuşmak karanlık enerjidir.
     Ama kendisine sorarsan “aydınlık” der.

Zaten bir insan “Ben aydınlandım” diyorsa,
     “Benim egom yok” diyorsa,
     Henüz o eşiği geçmemiştir.
     Çünkü aydınlanma bir iddia değil, süregelen bir farkındalık hâlidir.

Şems’in sözü bu nedenle hâlâ geçerlidir:

“Hâlâ kızıyorsan, kendinle olan kavgan bitmemiştir.
      Hâlâ kırılıyorsan, gönül evin sağlam değildir.
      Hâlâ kınıyorsan, bilincin berraklaşmamıştır.”

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN FARKINDALIĞI

Peki, ruhsal uyanış nedir? Her şeyden önce bir süreçtir; bir keşif ve açığa çıkma süreci; bir öğrenme ve büyüme, iyileşme ve arınma sürecidir. Varlığımızın tamamını kapsar ve fiziksel, duygusal ve psikolojik düzeylerin yanı sıra ruhsal düzeyde de işler.

– Catherine G. Lucas

Ruhsal uyanış başladığında, kalbin en gizli katmanlarından ilahi bir sessizlik yükselir. Bu sessizlik huzurdur; söze ihtiyaç duymaz. Bilincin perdeleri bir bir aralanır, zaman çizgisel olmaktan çıkar ve varlık, anın ebedi kutsallığında kök salar. Ruh, artık dünyaya gözle değil, kalple bakar; görünmeyeni sezer, duyulmayanı işitir, hakikati sezgisel bilgelikle tanır.

Bu uyanışla birlikte, ruhun titreşimi değişir. Manevi özüyle uyumlanmayan insanlar, ilişkiler ve durumlar kendiliğinden çözülür. Bu bir reddediş değil, doğal bir ayrışmadır. Ego yavaşça geri çekilir; maddi kaygılar anlamını yitirir. Yerine tüm canlılara yayılan derin bir anlayış ve koşulsuz şefkat doğar. Bu hâli yaşayanlar, fark edilmeden fark edilen bir varlık taşır; sessiz bir neşe, dingin bir ışık yayarlar.

Ancak ruhun derinliklerine iniş, yalnızca ışıkla karşılaşmak değildir. Yolculuk derinleştikçe, ruh kendi karanlığıyla yüzleşir. İşlenmemiş yaralar, atalardan taşınan kadim acılar, korkmuş iç çocuk ve gölge benliğin saklı yüzleri birer birer görünür olur. Bu evre, ruhun karanlık gecesidir. Kaçınılmazdır. Arınma bu karanlıkta gerçekleşir; çünkü ışık, ancak karanlık bütünüyle görülüp kabul edildiğinde doğar.

Karanlık gecenin ardından, bilinç yeni bir eşiğe ulaşır. Aydınlanma, bir hedef değil; bir hatırlayıştır. Bu aşamada ilahi sevgi, saf neşe ve her şeyle derin bir birlik hissi ortaya çıkar. Kişi, kendisini yaşamdan ayrı değil, yaşamın kendisi olarak deneyimler. Yeniden doğuş burada gerçekleşir: geçici bir farkındalık değil, varoluşun kökten dönüşümüdür. Ruh, eski kimliklerini bırakır ve özüne geri döner.

Entegrasyon sürecinde bazıları İlahi olanla uzun süreli birlik hâllerine girerken, bazıları daha sessiz fakat sarsılmaz bir huzurla yaşar. “Her şey olduğu gibi mükemmel” bilgisi zihinden değil, doğrudan varoluştan hissedilir. Bu hâl dramatik olmak zorunda değildir; çoğu zaman derinliği, sadeliğinde gizlidir.

Yine de bilinmelidir ki aydınlanma bir vaat değildir. Ona doğru yürünebilir, fakat kapı ancak yaşam tarafından açılır. Bu bir lütuf, bir armağandır. Açıldığında ise varlık sevgiyle dolup taşar; huzur, neşe ve teslimiyet doğal hâle gelir.

Bu aşamada ruh, edindiği bilgeliği saklamak istemez. Paylaşma arzusu, hizmet çağrısı olarak yükselir. Hayat artık “ben” etrafında dönmez; “biz” bilinciyle nefes alır. Kişi, insanlığa ve yaşama katkı sunmanın doğal bir parçası hâline gelir.

Enerji alanı genişler, algı bütünleşir. Yaşam parçalı değil, tek ve canlı bir bütün olarak deneyimlenir. En nihayetinde kişi, kendisiyle, dünya ile ve İlahi olanla derin bir uyum içinde yaşar. Sessizce bilir: Ayrılık hiç olmamıştır.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..

Nurgül AYABAKAN

AURA YÜKSEK NE DEMEKTİR?

Aurası güçlü veya güçsüz olan insanlar bulunmaktadır. Güçsüz olan kişiler çok basit hasta olabilmektedir. Negatif durumlardan fazla etkilenmektedirler. Aurası güçlü olan bir başka deyiş ile yüksek olan kişiler ise zor hasta olmaktadırlar ve negatif durumlara karşı olumlu bir şekilde tepki vermektedirler.

Aurası yüksek demek bireyin hayat enerjisinin de yüksek olması demektir. Dışarıdan gelmiş hastalıklara veya kötü enerjilere karşı tıpkı bir kalkan görevi üstlenmektedir. Duygusal ve ruhsal açıdan da kuvvetli bir rol oynamaktadır. Aura yüksek olması esasında kişi için pozitif bir durumdur.

Enerji hayatımızın hemen her alanında bulunan ve bizi etkileyen bir güç! Peki günlük yaşantımızda sıklıkla kulağımıza gelen “aura” sözcüğü ne ifade ediyor? Aslında doğrudan enerji ile bağlantılı olan aura kelimesi kişiliğimizi, yaşam şeklimizi, duygularımızı ve düşüncelerimizi yansıtıyor.

Aura bizlere bedensel ruhsal ve fiziksel sağlığımızla alakalı ihtiyacımız olan ipuçlarını gösteriyor. Manyetik bir alana yayılan ve enerjinize benzer kişileri hayatınıza çekmeyi sağlayan aura oldukça önemli bir kavram. Öte yandan çakralarımız da aura içindedir. Çakralar aynı zamanda enerjiyi vücudumuza çekmeye yararlar.

Pozitif ve olumlu enerjiyi kendimize çektiğimizde auramız adeta bir kalkan görevi görür ve bizi negatif enerjiden korur. Dört ayrı katmandan meydana gelen aura ile ilgili bilmeniz gerekenleri sizler için sıraladık.

Aura, bir kişinin veya bir nesnenin etrafını saran enerji alanıdır ve birçok kültürde ruhsal, zihinsel ve fiziksel durumları yansıtmakla ilişkilidir. Yüksek aura kavramı, bu enerji alanının kalitesinin ve gücünün arttığını ifade eder.

Aura, Latince “havadar” anlamına gelen bir kelimeden türetilmiştir ve bir kişinin etrafını saran enerjik bir alan olarak tanımlanır. Her bireyin aurasi farklı renklerde ve yoğunluklarda olabilir ve bu renkler kişinin ruhsal, duygusal ve fiziksel durumlarını yansıtabilir. Aura, geleneksel olarak birkaç katmandan oluşur: fiziksel, eterik, astral, mental ve ruhsal.

Yüksek aura, enerji alanının daha parlak, yoğun ve dengeli bir hale gelmesi durumunu ifade eder. Bu durum, bireyin ruhsal ve enerji seviyelerinin yüksek olduğunu ve genellikle olumlu bir zihinsel ve duygusal durum içinde bulunduğunu gösterir.

Yüksek aura, kişinin çevresine pozitif enerjiler yayması ve ruhsal olarak daha yüksek bir frekansta bulunmasıyla ilişkilidir. Yüksek aura oluşturabilmek mümkündür. Meditasyon, yoga ve diğer ruhsal uygulamalar, auranın yüksek ve dengeli olmasına katkıda bulunur. Bu uygulamalar, bireylerin içsel huzuru bulmasına ve enerji alanlarını temizlemesine yardımcı olabilir. Dengeli bir beslenme, düzenli egzersiz ve yeterli uyku, enerjiyi artırarak auranın güçlenmesine yardımcı olabilir. Pozitif düşünce yapısı ve duygusal denge, aura üzerinde doğrudan bir etkiye sahiptir. Negatif duygular ve stres, auranın zayıflamasına neden olabilirken, olumlu ve sevgi dolu düşünceler enerjiyi artırabilir.

Doğa ile zaman geçirmek ve temiz hava almak da auranın güçlenmesine katkıda bulunabilir. Doğada bulunmak, enerjik olarak yeniden şarj olmaya yardımcı olabilir. Yüksek auraya sahip olmanın faydaları bulunur. Yüksek auraya sahip kişiler, genellikle daha yüksek bir ruhsal bilinç ve anlayış seviyesine ulaşırlar. Bu durum, kişinin yaşam amacını daha iyi anlamasına yardımcı olabilir. Bu kişiler, çevresine olumlu enerji yayabilir ve başkalarına ilham verebilir. Pozitif enerjiler, sosyal ilişkilerde uyum ve mutluluk yaratabilir. Yüksek aura, genellikle sağlıklı bir beden ve zihin ile ilişkilidir. Bu, daha iyi bir genel sağlık durumu ve zihinsel netlik sağlayabilir.

Yüksek aura, bir kişinin enerji alanının yüksek ve dengeli olduğunu gösterir ve bu durum ruhsal, duygusal ve fiziksel sağlıkla doğrudan ilişkilidir. Meditasyon, sağlıklı yaşam tarzı ve olumlu düşünce gibi faktörler, auranın güçlenmesine katkıda bulunabilir. Yüksek auraya sahip olmak, kişinin kendini daha iyi hissetmesine ve çevresine pozitif etkiler yaymasına yardımcı olabilir. Kişisel gelişim ve ruhsal bilinç geliştirme yolunda, yüksek aura önemli bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sarı aura rengi ve özellikleri

Hiç ilk tanıştığınız anda içinizi neşe dolduran biriyle karşılaştınız mı? O kişinin sarı aura rengi sahibi olması çok yüksek ihtimallidir. Sarı aura rengi özelliklerinin başında kişinin içinde mutluluk olduğu ve dengeli birisi olduğu gelir. Göbek deliği ile göğüs kafesi arasındaki Solar Pleksus Çakrası ile ilişkilendirilir. Sarı aura rengi eğlenceli bir ruhu, yüksek kendine güveni, spiritüel uyanmayı, yüksek zekayı da temsil eder.

Yeşil aura rengi ve özellikleri

Yeşil aura rengi kişinin kendini sevmesi sonucunda görünür olur. Eğer auranın dominant rengi yeşil ise kişinin kendisini dengeleyen birine aşık olması kesin gibidir. Yeşil aura rengine sahip kişiler hayvanlara, bitkilere, ailelerine ve arkadaşlarına karşı nazik ve sevgi doludurlar.

Pembe aura rengi ve özellikleri

Pembe aura rengi sahipleri de yeşil aura rengine sahip kişiler gibi kendilerini ve çevrelerindekileri sevmekten gocunmazlar. Pembe auralı insanlar genelde romantik, içgüdüsel hareket eden tatlı kişiliklere sahiptirler. Pembe aura özellikleri arasında bu aura rengine sahip kişilerin hassas insanlar oldukları vardır.

Kırmızı aura rengi ve özellikleri

Bireysel varlığımızın kökü kabul edilen Kök Çakra ile birlikte anılan kırmızı aura rengi çarpıcı ve tutkulu bir auranın sinyallerini verir. Kök Çakra yaşamımızın ilk yedi yılında gelişir ve içgüdülerimizi, gücümüzü, güvenliğimizi temsil eder. Kırmızı aura rengi ile kök salar, cesaretinizi toplar ve harekete geçersiniz. Kırmızının tonları çoğunlukla herkesin aurasında karşımıza çıkar.

Mor aura rengi ve özellikleri

Mor, aura renkleri arasında en merak uyandıranlardan biridir. Günün herhangi bir saatinde ortaya çıkabilir ve aynı hızda da ortadan kaybolabilir. Çakra renklerinin en önemlisi olan mor, sezgileri kuvvetli insanların peşini bırakmaz. Çevresindekilerin potansiyellerini ortaya çıkarmaya yardımcı olan mor aura rengi sahibi insanlar genelde sanatsal yönden yeteneklilerdir.

Mavi aura rengi ve özellikleri

Mavi, aura renkleri arasında en fazla alt tona sahip olanlardandır. İfade ve iletişim becerileriyle bağdaştırılan mavi aura rengi Boğaz Çakrası tarafından temsil edilir. Mavi auraya sahip bir kişi genellikle sakindir, sevdiklerini korurlar ve ailelerinin güvenilir limanı olurlar.

Turuncu aura rengi ve özellikleri

Turuncular sürekli değişim peşinde koşarlar. Tek şartları her şeyin kendi istedikleri gibi olmasıdır. Turuncu aura rengi kişinin aileleri, arkadaşları ve yakın çevresiyle olan ilişkisindeki mutluluğu temsil eder. Bu kişiler çabuk arkadaş edinirler ve negatif ve pozitif duyguları genelde etraflarındaki kişilerin enerjisine göre şekillenir.

Kahverengi aura rengi ve özellikleri

Genelde maddiyatla ilişkilendirilen bir renktir. Özellikle işkolik insanların auralarında sıkça bulunmaktadır. Genelde fiziksel sağlık için olumlu olarak yorumlanmaz ve hastalıkların bir işareti kabul edilir. Cimri ve açgözlü insanlarında auralarında sıkça görülebilen bir renktir. Kestane rengi ise kişinin üstlendiği görevleri yerine getirebildiğini gösterir.

Siyah aura rengi ve özellikleri

En yanlış anlaşılan aura renklerinden biri olan siyah aura rengi sanıldığı gibi karanlık, depresif bir ruh haline işaret etmez. Gerçekten kapkara bir auraya rastlaya kişi sayısı çok az. Siyah aura rengi görüldüğünde, o kişinin öfke dolu olduğu veya yas tuttuğu söylenebilir. Hala kendisine yapılan bir kötülüğün hıncını yaşıyor olabilir. Siyah aura rengi depresif düşünceler yerine kötü sağlığa da işaret edebilir. 

Beyaz aura rengi ve özellikleri

En nadir görülen aura rengi olan beyaz aura tahmin edilebileceği gibi yüksek spiritüel duyguları, temizliği, gürlüğü temsil ediyor. Evrensel enerjiden beslendiğine inanılan beyaz aura rengi o kişinin masum, cömert, mütevazı olduğunu, ruhani duygularının yüksek olduğunu hatta şifacı bile olabileceğini gösterebilir. Doğum anında kişinin etrafını çevrelediği düşünülen beyaz aura rengi, masumiyet ile ilişkilendiriliyor. Kendisini pozitife yönlendiren ve ruh ve beden dengesini kurabilen insanları çevreleyen beyaz, kişinin aydınlanmış ve dünyevi egolarla başa çıkmış olduğunu da gösteriyor.

Gümüş aura rengi ve özellikleri

Metalik auralardan biri olan gümüş aura rengi de beyaz gibi çok nadir görülür. Gümüş aura rengine sahip insanlar yüksek zekaya sahiptir, bilgedirler ve ilahi güçlerle güçlü bağları vardır. Gümüş aura rengi büyüme, bolluk, gizem, güven ve kozmik güçler gibi terimlerle yan yana anılır.

Bronz aura rengi ve özellikleri

Dünyadan kopuk yaşayan, sessiz ve utangaç kişilerin bronz aura rengi sahibi olma olasılığı çok yüksektir. Topluma karışma veya sık iletişim kurma gibi bir dertleri yoktur. Ama zamanlarının ötesinde bir bilgeliğe de sahip olabilirler.

Kaynak: Kendi Gücünü Keşfet

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

BARIŞ BENİM İLE BAŞLAR – 23

Sevgili okuyucularım, bu ay ki “ho’oponopono” adı verilen bir arınma çalışmasını paylaşıyorum. Bu ay da farklı konular için aynı şekilde yapmanız gereken bu arınma çalışmasını dört madde hâlinde paylaşıyorum. Düzenli olarak yaptığınızda gerçekten kendinizde inanılmaz bir olumlu değişiklik göreceksiniz. Özellikle zihniniz, ne kadar berraklaşırsa o kadar huzurlu olur. En önemlisi berrak bir zihin her zaman doğru karar almanızı sağlar. Çünkü zihin olumsuzluklarla dolu olduğu zaman doğru karar bile alamıyorsunuz. Disiplin ve azimle yapılan çalışmalardan her zaman olumlu karşılık alınır. Çalışmaya geçmeden önce bununla ilgili kısa bir bilgi vermek istiyorum. Geçen ay bu bilgiyi paylaşmıştım fakat belki ilk defa okuyacak olanlar vardır. Onlar için yinelemekte fayda görüyorum.

Ho’oponopono yöntemi; karşımızdaki insanın yaşadığı bir sorunu duyduğumuz, öğrendiğimiz anda bizim sorunumuz olarak algılayıp kendi içimizde bundan arınarak karşımızdakini de arındırma yolunu öğretiyor. Sadece insanları değil her şeyi arındırıp temizlemenin yoludur bu. Olumsuz durumlardan kurtulmanın bir yöntemidir.

Ho’oponopono, Havai halkının kullandığı bir kendini arındırma yöntemidir. Bu yöntemi Joe Vitale’in kitabı “Zero Limit” aracılığı ile batı dünyasına tanıtan ve meşhur eden kişi Dr. Ihaleakala Hew Len oldu. Doktorasını Iowa Üniversitesi’nde yapmış olan Dr. Ihaleakala Hew Len, uzun yıllar Havai Devlet Hastanesi’nin suç işleyen akıl hastaları ile ilgilenen adli biriminde uzman psikolog olarak çalışmış. Hastalarıyla elde ettiği mucizevi sonuçlar çok ilgi çekmiş. Kullandığı yöntemler öyle etkiliymiş ki zamanla yatan hastaların tümü taburcu edilmiş, sonunda dört yıl içinde birim kapatılmış. Dr. Len’in kullandığı bu yöntem, 1982 Kasım’ından beri güncelleştirilmiş Ho’oponopono uygulaması yapan Hawaiili şaman Morrnah Nalamaku Simeona sayesinde ortaya çıkmış. Tüm dünyada bu yönteme ün kazandıran, öğrencisi Dr. Ihaleakala Hew Len ve Joe Vitale oldu.

Şimdi çalışmaya geçelim:

1) Kendimi bütünüyle affetmemi ve almam gereken dersleri aldıktan sonra tüm suçluluk duygularımdan özgürleşmemi engelleyen içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono”

Seni Seviyorum

Özür Dilerim

Lütfen Beni Affet

Teşekkür Ederim

Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.

2) İçimde zarar görmekten korkan bir parçam var. Bu parçamı şimdi görüyorum ve varlığımın bir parçası olarak sevgiyle kabul ediyorum. Zarar görmekten korkmama yol açan içimde her ne varsa her ne oluyorsa hepsini sevgi ve ışıkla şifalandırıyor, arındırıyor ve temizliyorum. Bu korkuyu içimde oluşturan her bir olayın, inancın, durumun, deneyimin, kodlamanın ve enerjinin sevgiyle ve ışığa dönüşmesini seçiyorum.

Seni Seviyorum

Özür Dilerim

Lütfen Beni Affet

Teşekkür Ederim

Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.

3) Başka insanların onaylarını almaya ihtiyaç duymama yol açan içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa hepsi bütün zamanlarda, bütün boyutlarda, bütün evrenlerde temizlenip arınıp şifalanıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono “

Seni Seviyorum

Özür Dilerim

Lütfen Beni Affet

Teşekkür Ederim

Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.

4) Kendimde onarmam gereken şeyleri görmemi, anlamamı ve cesaretle onarmamı engelleyen içimde bana aileme atalarıma ait her ne varsa her ne oluyorsa bütün zamanlarda bütün boyutlarda bütün evrenlerde temizlenip arınıp sıfır noktasına ulaşana kadar andan ana ho’oponopono

Seni Seviyorum

Özür Dilerim

Lütfen Beni Affet

Teşekkür Ederim

Niyeti bir kere 4 cümleyi istediğiniz kadar kendinizi rahatlamış hissedene kadar tekrar edebilirsiniz.

Kaynak: Dr.Ihaleakala Hew Len ve Berna Özcan

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

İNSAN İÇ DÜNYASINA GÖRE TERCİH

Sevgili okuyucularım,

Bir insanın etrafında çok sayıda arkadaşının olması, onun çok sevildiği ya da güçlü ilişkiler kurduğu anlamına gelir mi?
Bence hayır.

Asıl önemli olan şudur: Maskesiz, samimi ve hiçbir menfaat gözetmeden yanınızda duran kaç gerçek insanınız var?

Toplumda yaygın bir kanaat var. Etrafında çok arkadaşı olan insanlar “sosyal”, az arkadaşı olanlar ise “iletişimi zayıf” olarak etiketleniyor. Oysa bu bakış açısı oldukça yüzeysel. İnsan, başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kurmadan önce kendini tanımalı. Kendini tanımayan birey, yaşadığı her sorunda suçu kolayca karşı tarafa yükler. Halbuki sağlam ilişkilerin temeli, insanın kendi iç dünyasını tanımasıyla atılır.

Genelleme yapmak istemem ama birçok insan yalnız kalmamak adına kalabalıklar yaratır. Oysa az sayıda arkadaşa sahip olmak çoğu zaman tavizsiz bir samimiyetin ve kendine sadakatin göstergesidir. Filtre­siz ve maskesiz şekilde kendisi olabilen insan sayısı sanıldığından çok daha azdır. Çoğu insan, farkında bile olmadan başkalarını memnun etmeye, onay almaya ve toplumsal beklentilere uyum sağlamaya çalışır. Onaylanma arzusu, modern insanın en güçlü güdülerinden biri hâline gelmiştir.

Az arkadaşı olan insanlar genellikle kendi değerlerine sadıktır. Çoğunluğun gürültüsüne kapılmadan, kendi iç pusulalarının izinden giderler. Bu bir bağımsızlık hâlidir. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmiş insanlar, kararlarını başkalarının etkisiyle değil, kendi iç merkezlerinden alır. Buna karşılık bazı insanlar, arkadaşlarına bağımlı yaşar ve hayatlarını toplum baskısıyla şekillendirir.

Gerçek anlamda bağımsız olan insan, hayatının sorumluluğunu üstlenir. Özgürlüğü dış dünyada değil, kendi içinde bulur.

Yalnızlık ise çoğu zaman yanlış anlaşılır. “Bu kişinin arkadaşı yok” yargısı hemen yapıştırılır. Oysa yalnızlık bir eksiklik değildir; insanın kendi iç kaynaklarıyla yeniden bağ kurabilmesi için gerekli bir alandır. İnsan yalnız kaldığında kendini daha iyi tanımaya başlar.

Yalnızlık, etrafınızda kimse olmadığı için değil; içinizde size eşlik eden bir şey olmadığında acı verir. Çok sevdiğiniz bir kitabı okurken, negatif enerjisini bildiğiniz bir arkadaşınız sizi aradığında, sırf “hayır” diyememek ya da yalnız kalmamak korkusuyla kitabı bırakıp onunla buluşuyorsanız, burada zoraki bir ilişki vardır. Bu tür arkadaşlıklar insanın kendi özgürlüğünü sessizce kısıtlar.

Bazı insanlar arkadaş sayısıyla övünür. Oysa gerçek arkadaşlık, birlikte derin ve bilge bir merkezi keşfedebilmektir. Az arkadaşa sahip olmak çoğu zaman kibirle karıştırılır; halbuki bu, derin bir bilgelik olan seçiciliktir.

Seçici insanlar, yalnızlık korkusunu bastırmak için rastgele ilişkiler kurmaz. Ruhlarına, değerlerine ve yaşam yollarına gerçekten uyan insanları bilinçli olarak seçerler. Samimiyetsiz ilişkiler insanı beslemez, yalnızca yorar. Pek çok kişi sırf yalnız kalmamak için sığ ve hatta zehirli ilişkilerde yıllarca kalırken, seçici insanlar ne istediklerini bilir. Kimin enerjisinin iyi geldiğini sezgisel olarak fark ederler. Net değerleri, sağlam sınırları ve tavizsiz bir dürüstlük anlayışları vardır.

Carl Jung’un dediği gibi:
“Gösterişli bir topluluk, gerçek bir yoldaşlığın yerini asla tutamaz.”

Bu seçicilik, bir kibir değil; öz koruma biçimi ve içsel gücün en net göstergesidir.

Hayatınızda gürültü yapan yüzlerce insan yerine, sizi destekleyen ve ışık veren birkaç gerçek insanın olması çok daha değerlidir. Nasıl ki yemek yaparken çok sayıda kalitesiz malzeme yerine az ama en taze ve kaliteli ürünler tercih edilirse; az arkadaşı olan insan da sosyal ilişkilerine aynı özeni gösterir. Çevresi küçüktür ama içindekiler yerlerini gerçekten hak eder. Bu yüzeysellik değil, derinliktir.

Az arkadaş, derin bir iç gözlem yeteneğini de beraberinde getirir. Çoğu insan sürekli dışa odaklıdır: sosyal medya, alkışlar, trendler ve başkalarının hayatları… Oysa kendi içine bakabilen insan, içsel hazinelerini keşfetmeyi bilir.

Bu iç gözlem, insanın kendini acımasızca yargılaması için değil; anlaması ve büyümesi içindir. Kendi güdülerini, arzularını ve davranışlarını dürüstçe analiz edebilen insan olgunlaşır. Diğerleri hayatın vadisinde kalırken, bu insanlar sanki bir dağın tepesinden dünyaya bakar gibi daha geniş, daha net ve daha derin bir perspektife sahip olurlar.

Beğenilme arzusu ise çoğu zaman yanlış arkadaşlıklara kapı aralar. Bir noktadan sonra bazı insanlar, sosyal medyadaki takipçi ve beğeni sayılarıyla var olmaya başlar. İnsanları hayatımızda tutma sebebimiz gerçekten bağ kurmak mı, yoksa onaylanmak mı?

Gerçek arkadaşlık, gerçeği duyabilme cesaretinde saklıdır. Bir arkadaşınız sizi kendi hatalarınızla yüzleştirdiğinde verdiğiniz tepki çok şey anlatır. Eğer kişi gerçeği kabul edip sizinle yola devam edebiliyorsa, işte orada derin bir bağ oluşur. Ancak yalnızca övgü bekleyen ve yüzleşmeden kaçan ilişkiler, en baştan yüzeysel kalmaya mahkûmdur.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

HAYATLA BÜTÜNLEŞMEK

Sevgili okuyucularım, bu ayki kitap paylaşımın bir bölümünün paylaşıyorum.

“Düşünmek, bilincinizin ve kimliğinizin küçük bir parçası olmaktan öteye gitmez.

Mutsuzluğun başlıca sebebi asla durumun kendisi değil, onunla ilgili düşüncelerinizdir.

Düşündüklerinizin farkında olun. Kasıtsız, sadece olduğu, gibi olan durum ile o durum hakkındaki düşüncelerinizi daima birbirinden ayırın. İşte durum ya da gerçek ve işte benim onunla ilgili düşüncelerim. Hikayeler uydurmak yerine gerçeklerle bağlı kalın. Örneğin “Ben mahvoldum!” bir hikayedir. Sizi kısıtlar ve etkili bir eylem yapmanızı engeller. “Banka hesabımda elli sent kaldı, “ bir gerçektir. Gerçekle yüzleşmek sizi daima güçlendirir. Hislerinizi büyük bir ölçüde düşüncelerinizin yarattığının farkında olun. Duygu ve düşünceleriniz olmaktansa onların ötesindeki farkındalık olun.

Hiçbir durum tesadüfi değildir ve hiçbir durum ya da şey kendi başına var olmaz. Vücudunuzu oluşturan atomlar yıldızların içinde oluşmuştur ve en küçük bir durumun nedenleri bile aslında sonsuz ve birtakım anlaşılmaz yollarla bütünle bağlantılıdır.

Zihin, insan eli değmiş bir bahçede daha rahattır çünkü burası düşünce aracılığıyla planlanmıştır; organik olarak büyümemiştir. Burada zihnin anlayabileceği bir düzen vardır. Oysa ormanda zihne karmaşık gelen anlaşılmaz bir düzen bulunur. Bu düzen zihnimizde iyi ve kötü diye ayırdıklarımızın ötesindedir. Bunu düşünceyle anlayamazsınız. Düşünceyi bir kenara bırakıp dingin ama uyanık olursanız ve anlamaya ya da açıklamaya çalışmazsanız hissedebilirsiniz. Ancak o zaman ormanın kutsallığının farkında olabilirsiniz. O gizli ahengi, o kutsallığı hissettiğinizde ondan farklı olmadığınızı anlarsınız. Ve bunu anladığınızda onun içinde bilinçli bir katılımcı olursunuz. Böylece doğa sizin hayatın bütünlüğe yeniden bir olmanıza yardım eder.  

İyi olmaya çalışarak değil zaten içinizde var olan iyiliği bularak ve o iyiliğin su yüzüne çıkmasına, izin vererek iyi olabilirsiniz. Ama iyiliğiniz ancak bilinç durumunuzdaki temel değişikliklerle su yüzüne çıkar.

Uyanışın olmazsa olmaz bir parçası, uyanmamış sizi, yani düşünen, konuşan ve harekete geçiren egoyu tanımaktır. İçinizdeki bilinçsizliği tanıdığınızda bu tanıma, bilincin doğmasını sağlar ve dolayısıyla uyanış başlar. Nasıl karanlıkla savaşamazsanız egoyla da savaşıp kazanmazsınız. Tek ihtiyacınız olan bilincin ışığıdır. O ışık sizsiniz.”

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

İNSANIN RUHUNDA CİMRİLİK VARSA, ZENGİN YA DA FAKİR OLMASININ ÖNEMİ YOKTUR.

Sevgili okuyucularım,

Yaşamımızı sürdürebilmek ve ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için paraya ihtiyaç duyarız. Ancak parayı bir amaç değil, bir araç olarak gördüğümüzde paylaşma duygumuz artar. Çünkü biliriz ki paylaştıkça hem maddi hem de manevi olarak çoğalırız.

Hepimizin hayatında cimri insanlarla karşılaştığı olmuştur. Bu kişiler genellikle yalnızca kendilerini düşünür, bir hediye vermek akıllarına bile gelmez. Almaya son derece yatkındırlar. Siz verdikçe “yok” demezler; ancak kendileri maddi olarak rahat oldukları hâlde sürekli yokluk edebiyatı yaparlar. Bu durum, cimriliğin en açık göstergelerinden biridir.

Cimrilik aslında bir karakter özelliğidir. Kimi insanlar bir çayın hesabını yapar, kimi ise sizin durumunuz iyiyse sizden sürekli almaya çalışır ama size vermekten kaçınır. Bu tür insanlar, adeta karanlıkta kalmış ruhlar gibidir.

Şimdi sizlere yaşanmış bir örnek anlatmak istiyorum. Mahallemizde 24 yıldır simitçilik yapan bir insan var. Üç çocuğunu okutuyor, eşi çalışmıyor, evi kirada ve her gün bir saat yol gidip geliyor. Buna rağmen sattığı simidi insanlarla gönül rahatlığıyla paylaşabiliyor. Kendisine bir iyilik yaptığınızda sizi kullanmaya çalışan, emeğinizi hiçe sayan biri değil. Özel günlerde bir demet çiçekle kapınızı çalan, incelikli bir insan.

Bu kişi “Ben de üç çocuk okutuyorum, hayat pahalı, evim kirada” demiyor. Çünkü yaptığı iyiliği karşılık beklemeden yapıyor. Bedava simit verdiğine defalarca şahit oldum. İşte bu, gerçek gönül zenginliğidir.

Buna karşın, maddi durumu çok daha iyi olduğu hâlde sürekli karşı taraftan almaya çalışan, duygu sömürüsü yapan ve kurban rolünü ustalıkla oynayan insanlar da vardır.

Şimdi soruyorum: Bu simitçi için hayat pahalı değil mi? Elbette pahalı. Ancak önemli olan insanın içinden gelmesidir. Paranın çokluğu değil, niyet önemlidir. Bazen bir mendil bile gönül almaya yeter.

Cimri insanlar cimriliklerini kabul etmezler. Menfaatleri varsa verirler, yoksa hiçbir şey yapmazlar. Günlük hayatta sıkça duyduğumuz şu sözler buna örnektir:
“Ekonomi kötü, geçinemiyorum, kimseye bir şey veremiyorum.”

Oysa yukarıda bahsettiğim simitçi de geçim sıkıntısı çekiyor ama kimseye kendini acındırmıyor. Bir dilim ekmeği olsa bile paylaşabiliyor. İşte bu, zenginlikle değil gönül zenginliğiyle ilgilidir. Ben hep gönlü zengin insanların karşımıza çıkmasını dilerim.

Önemli olan gönül almak, hatır sormaktır. Emek verirsiniz; kimi emeğin karşılığını sorgular, kimi ise buna hiç değinmez. İnsan kendini davranışlarıyla gösterir.

Cimri insan sevgide de cimridir. Sevgiyi menfaat üzerinden değerlendirir ve bu durum çoğu zaman ilişkilerin bitmesine neden olur. Bazı insanlar kendilerine harcamakta cömerttir; ancak karşı tarafa harcamaya gelince ortadan kaybolurlar. Bir yemeğe gidilir, elleri cebine gitmez, bahaneler üretir ve hesabı size ödetirler.

Cimri insan size hediye almaz; sadece kendisine hediye verilmesini ister ve bundan mutlu olur. Karşı tarafı düşünmez.

Oysa insan kendisiyle yüzleştiğinde cimriliğin kaynağını da bulabilir. Cimrilik yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir durumdur. Geçmişte yaşanan parasızlıklar, gelecek kaygısı ve yoksulluk deneyimleri insanı harcamaktan alıkoyabilir. Ancak bunlar paylaşmamanın mazereti değildir.

Cimri bireylerin partnerleri, eşleri ve arkadaşları maddi ve manevi paylaşım eksikliği nedeniyle mutsuz olur. Bu durum çoğu zaman ilişki çatışmalarına ve ayrılıklara yol açar. Cimrilik, ekonomik değil psikolojik bir kısıtlama yarattığı için birey kendini de mahrum bırakır. Her harcamayı problem hâline getiren kişi, sürekli stres ve tedirginlik içinde yaşar.

Cimriliğin Nedenleri

  • Çocukluk travmaları
  • Güvensizlik
  • Kontrol ihtiyacı
  • Ekonomik kayıplar
  • Kişilik yapısı

Cimri İnsanlar Değişebilir mi?

Kesinlikle evet. Bilinçli farkındalık ve terapi desteğiyle değişim mümkündür. Cimrilik toplumda çoğu zaman tutumlulukla karıştırılır. Oysa tutumluluk israftan kaçınmaktır. Aşırı tutumluluk ise zamanla cimriliğe dönüşebilir.

Cimrilik, insanın ruhunu ve bedenini esir alan; tedavi ve farkındalık gerektiren bir durumdur. Hastalık olarak sınıflandırılmasa da bazı ruhsal bozuklukların belirtisi olabilir ve bireyin hayatını ciddi şekilde etkileyebilir.

Unutmayalım:
Zenginlik cebimizde değil, gönlümüzdedir.

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN

GÜNÜN FARKINDALIĞI

Daha İyisi Nerede?

Gerçekten de insan hayatında adalet duygusundan, dürüstlükten, kendine hakim olmaktan ve cesaretten (kısacası doğru mantık çerçevesinde hareket etmeni ve senin iraden dışında kaderin senin karşına çıkardıklarını kabul etmeni sağlayan aklın yeterliliğinden daha iyi olan bir şey bulabilirsen tüm kalbin ve ruhunla ona sarıl ve keşfettiğin bu yüce iyiliğin tüm nimetlerinden faydalan.

Hepimiz önemli olduğunu düşündüğümüz şeylerin peşinde koştuk. Bir noktada hepimiz paranın her şeyin cevabı olduğunu, başarının en büyük ödül olduğunu ve sonunda içimizi ısıtacak şeyin, güzel biriyle yaşayacağımız ölümsüz aşk olduğunu düşündük. Peki ya bu kutsal amaçlara ulaştığımızda ne bulduk? Bunların boş ve anlamsız şeyler olduğunu söylemiyoruz (tabii elde etmeden önce böyle düşünmüyorsanız) ama elde ettiğimiz şeylerin bize yetmediğini fark ettik.

Para sorun yaratır. Bir dağa tırmanmak, başka bir zirveyi görmene sebep olur. Ölümsüz aşk diye bir şey yoktur.

Bunlardan daha iyi olan bir şey var: gerçek erdem. O kendi kendinin ödülüdür. Erdem beklenilenden daha fazlası olduğu ortaya çıkan tek iyi şeydir ve ona sahip olmanın dereceleri yoktur. Ya erdemlisindir ya da değilsindir. İşte bu yüzden (adalet duygusu, dürüstlük, disiplin ve cesaretten oluşan) erdem, uğruna çabalanmaya değer tek şeydir. 

Kaynak: Stoacıların Günlüğü 

Her şey gönlünüzce olsun!
Sevgi ve ışıkla kalın!..
Nurgül AYABAKAN